Haberler logo Nisan '14 Arşivi

20 Nisan - 3 Mayıs 2014

TARİHİ MEZARI PATLATTILAR

 

 

Mersin’deki Olba antik kentinde bulunan 12 bin yıllık tapınak kabartmalı kaya mezarı define avcıları tarafından dinamitle patlatıldı.

 

Mersin’in Silifke İlçesi'nde define avcıları 12 bin yıllık tapınak kabartmalı tarihi kaya mezarını dinamitle patlattı...


5 Mart 2011’de öğrencileriyle birlikte Olba Antik Kent’e düzenlediği gezide Olba Su Kemeri’nin yaklaşık 50 metre güneyinde bulunan 12 bin yıllık tapınak kabartmalı kaya mezarında patlatılmak üzere hazırlanmış dinamit düzeneği bulan Olba arkeolojik Kazı Başkan Yardımcısı Murat Özyıldırım jandarmaya bilgi vermesinin ardından gelen ekipler patlayıcı düzeneği kaldırmıştı.

Define avcıları 3 yıl önce yapamadığını 26 Nisan’da yaptı ve tarihi mezarı dinamitle patlattı.

‘Affedilmez bir hata’
Patlamada mezarın büyük bir bölümü hasar gördü. Gazi Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Olba Arkeolojik Kazı Başkanı Prof. Dr. Emel Erten, “Olba’nın en değerli eserlerinden biri çok büyük bir tahribata uğratıldı” diye konuştu.


Olba Arkeolojik Kazı Başkan Yardımcısı Murat Özyıldırım, patlamanın, bölgenin arkeolojik korumacılığı açısından affedilmez bir hata olduğunu söyledi. Özyıldırım, “Korktuğumuz başımıza geldi” şeklinde konuştu.

Milliyet, Haber: Mustafa Ercan, 03.05.2014

MİMARLAR, AKM İÇİN SUÇ DUYURUSUNDA BULUNDU

 

 

Mimarlar Odası, sanat ve kültür mekanı olarak kullanılması ve korunması gereken Atatürk Kültür Merkezi'nin atıl durumda bulunmasına tepki gösterdi ve suç duyurusunda bulundu.

 

Mimarlar Odası tarafından suç duyurusuna ilişkin yapılan açıklama şöyle:

Kültür ve Turizm Bakanlığı İstanbul I Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Kurulu'nun 07.07.1993 gün ve 4720 sayılı kararı ile kentsel sit alanı olarak tanımlanan Beyoğlu Kentsel Sit Alanı içerisinde bulunan Atatürk Kültür Merkezi'nin, yine İstanbul 1 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun 06.01.1999 gün ve 10521 karar sayılı kararı ile "kültür merkezi işlevi de göz önünde bulundurularak" korunması gerekli kültür varlığı olarak tesciline ve söz konusu kültür varlığının "Taksim Cumhuriyet Alanı'ndan soyutlanarak koruma alanı belirlenmesi mümkün olmadığından" Sultan 1. Mahmut dönemi yapılarından Maksem, İstanbul'un en önemli yeşil alanlarından biri Taksim Gezisi'nin ve bunların oluşturduğu aksta bulunan Atatürk Kültür Merkezi'nin bir bütün olduğu yönüyle anılan bu anıtların tümünün korunmasına karar verilmiştir.

İstanbul'un en önemli kültür ve sanat mekanı niteliğinde olan Atatürk Kültür Merkezi'ni, kurul kararlarına rağmen hiçe sayan girişimler kabul edilmemiş ve rölöve projelerine uygun olarak hazırlanan tamirat ve tadilat projesinin gerçekleştirilmesine ilişkin hususlar 20.12.2009 günü TMMOB Mimarlar Odası ve Kültür ve Turizm Bakanlığı yetkililerinin de katılımıyla karara bağlanıp tutanak altına alınmış; ayrıca Mimarlar Odası'nın 29.11.2011 gün ve 2011.06.25934 sayılı "Atatürk Kültür Merkezi gibi önemli bir yapının yaşatılması ve kullanılarak gelecek kuşaklara aktarılabilmesi" ile ilgili yazısına cevaben T.C Kültür ve Turizm Bakanlığı Yatırım ve İşletmeler Genel Müdürlüğü'nün 21.12.2011 gün ve B.16.0.YİG.0.11.01.00/303.99/ 259200 sayılı yazısında yukarıda andığımız 20.12.2009 günlü tutanakta belirtilen hususlara işaret edilerek "...Bahse konu tutanakta mutabakata varılan hususlar dikkate alınarak gerekli hazırlıklar yapılmış, 2012 yılı içerisinde, işin ihalesinin yapılarak İstanbul Atatürk Kültür Merkezi'nin tamirat ve tadilatının tamamlanmasının..." planlandığının belirtilmesinin üzerinde üç buçuk yıl; anılan yazıda ihaleye çıkılacağı belirtilen tarihin (2012) üzerinden ise iki yıllık bir süre geçmesine karşın tescilli kültür varlığının bozulmasına, tahrip olmasına ve kamu zararına neden olmakta ısrar edilmektedir.

Şüpheliler, bilerek ve isteyerek tescilli bir kültür varlığının rutin bakımının dahi gerçekleştirilmesine engel olmakta ve yapının doğal etmenlere karşı korunması gerekliliğine ilişkin önlemlerin alınmasına engel olmalarının da ötesinde binanın polis karakolu olarak kullanılmasına karşın yapıya tarafımızca kimliği bilinmeyen kişiler tarafından zarar verilmesi karşısında önlem de almamaktadırlar.

 

Açıklanan nedenlerle, tescilli bir kültür varlığını bozulmasına ve tahrip olmasına neden olmaları nedeni ile 2863 sayılı Kültür Varlıklarını Koruma Kanunu'nun 65 inci maddesine ve kamu zararına neden olmaları nedeni ile de 5237 sayılı Türk Ceza Kanunun 257 inci maddesine aykırı davranan şüpheliler hakkında yapılacak soruşturma sonucunda kamu davası açılması istemi ile 30.04.2014 tarihinde TMMOB Mimarlar Odası tarafından suç duyurusunda bulunulmuştur.

Yapı, 02.05.2014

 

 

Burdur bağımsız milletvekili Hilmi Yıldırım, Ayasofya’nın “Ayasofya Camii” adıyla camii olarak yeniden ibadete açılması için kanun teklifi verdi.

 

Hilmi Yıldırım’ın verdiği kanun teklifinin gerekçe bölümünde; “Ayasofya Camii, etrafındaki eserleriyle, külliyesiyle beraber bir vakıftır; Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesidir ve hukuken el konulmuş durumdadır, vakıf bırakılma maksadına aykırı biçimde kullanılmaktadır. Ayasofya’nın hala vakfedilme amacı dışında kullanılması böyle bir yasağın devamı, bugünün dünyasında hukuk ve insan hakları ihlalidir. Bugüne kadar ülkemizde vakıflarla ilgili pek çok olumlu adımlar atılmışken maalesef bu ayıp ortadan kaldırılamamıştır. Bugün Ayasofya’nın vakfedilme gayesi dışında kullanılması, hem hukuken, hem örfen, hem de ahlaken yanlıştır, kabul edilemez” ifadeleri kullanıldı.

 

Gerekçede şu ifadeler yer aldı:

“Ayasofya Camii Türk milletinin tarihi kimliğinin bir parçası, ayrılmaz hatta asli unsurlarından biridir. Ne var ki, bu hala ibadete kapalı tutulmakta, resmi kayıtlarla müze olarak görülmekte ve fiilen de müze olarak kullanılmaktadır.

 

Ayasofya Camii 1934 yılında bir restorasyon vesilesiyle ve aradan geçen 80 yıla rağmen hala tartışmalı kabul edilen bir kararnameyle müzeye dönüştürülmüştür. Bu kararın 1930’larda ülkemizin ve dünyanın içinde bulunduğu şartlar çerçevesinde alındığı anlaşılmaktadır. Tarihe, geçmişle hesaplaşmak için değil, yaşananlardan ders çıkarmak için bakmak lazımdır. Kararın doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak her zaman mümkündür. Ancak bu siyasetçilerden ziyade bilim adamlarının, tarihçilerin işidir; zira tarihi olayları kendi bağlamından kopararak, sadece bugün dünyasından bakarak yargılamak çoğu zaman yanıltıcıdır adil değildir.

 

Ancak söz konusu kararın bugün halen muhafaza ediliyor olması, izah edilebilir bir durum değildir.

Ayasofya Camii, etrafındaki eserleriyle, külliyesiyle beraber bir vakıftır; Fatih Sultan Mehmet’in vakfiyesidir, ve hukuken el konulmuş durumdadır, vakıf bırakılma maksadına aykırı biçimde kullanılmaktadır. Ayasofya’nın hala vakfedilme amacı dışında kullanılması böyle bir yasağın devamı, bugünün dünyasında hukuk ve insan hakları ihlalidir. Bugüne kadar ülkemizde vakıflarla ilgili pek çok olumlu adımlar atılmışken maalesef bu ayıp ortadan kaldırılamamıştır.

 

Bugün Ayasofya’nın vakfedilme gayesi dışında kullanılması, hem hukuken, hem örfen, hem de ahlaken yanlıştır, kabul edilemez.

 

Ayasofya’nın vakfedilme gayesine uygun hale getirilmesi hem hukuki, hem ahlaki, hem de vicdani bir sorumluluktur, görevdir. Bu sorumluluk ve görevden kaçınanlar Türk milleti, tarih ve gelecek kuşaklar önünde mesuldür, mesul olacaktır”

 

AKP’DEN İSTİFA ETMİŞTİ

Burdur bağımsız milletvekili Hilmi Yıldırım, 17 Aralık Yolsuzluk ve Rüşvet operasyonundan sonra AKP’den istifa etmişti.

 

Yıldırım hakkında Cemaat’e yakın olduğu iddiaları ortaya atılmıştı.

 

Kimilerine göre Yıldırım bu teklifiyle muhafazakar camiada Ayasofya özlemini giderme konusunda AKP’nin bir adım önüne geçti; kimilerine göre ise Cemaat’e yakın Yıldırım bu teklifi reddetmesi beklenen AKP’yi zora sokacak.

Oda Tv, 02.05.2014

'TAKOZ' DİYE KULLANDIĞI
ANTİK SÜS EŞYASI ÇIKTI

 

İngiltere'de bir kadının 40 yıl boyunca, kapının çarpmasını engelemek için takoz gibi kullandığı Çin malı süs eşyası açık artırmada 527 bin TL'ye satıldı.

50 yaşındaki kadının yeni bir otomobil alabilmek için 14 bin dolardan satmak istediği süs eşyasının nadir bulunan bir ahşaptan yapıldığı ve üzerindeki işlemelerde "100 Erkek Çocuk" isimli bir Çin halk hikayesinin betimlendiği öğrenildi.


Sabah, 02.05.2014

İSTANBUL'UN TARİHİ MAKYAJLARI

 

 

‘Aziz İstanbul’un hemen dibindeki varoşlardan geçtiniz mi hiç? İhtişamlı Süleymaniye’nin, Sultanahmet’in arka sokaklarını adımladınız mı? Büyük paralarla restore edilen tarihi eserlerin layıkıyla bir çevre düzenlemesi olmaması kötü bir tablo ortaya çıkarıyor.

 

Sadece Sultanahmet Camii’ni günde ortalama 15-20 bin kişi ziyaret ediyor. Bu rakam, yılda 4-5 milyonu buluyor. Teknik bilgiye devam edersek; İstanbul’a gelen turistlerin yüzde 65-70’i Ayasofya Camii ile Topkapı Müzesi’ne, yüzde 95’i de Sultanahmet Camii’ne gidiyor. Bu durum, bilinen hadisenin sayısal teyidi aslında. Turizm pastasında en büyük pay İstanbul’un, buna da herhangi bir itiraz yok. Gelgelelim siyasiler lafa başladı mı ‘Aziz İstanbul’u öve öve bitiremiyor. İşte burada biraz nefeslenmek gerek. İstanbul’un azizlik bir tarafı kaldı mı hala? Her gün hoyratça katledilen bir şehir var artık haritada, ucube, pis ve bakımsız… Bunun en bariz misali de Haliç, İstanbul Boğazı ve Marmara Denizi ile çevrili tarihi yarımadada kol geziyor, hem de mafyavari. Şu güzelliğiyle tefahür ettiğimiz, Osmanlı’nın son başşehri günbegün eriyor! Malum, gerek Vakıflar Genel Müdürlüğü gerekse bazı özel teşebbüslerin gayretleri söz konusu; tarihi eserler restore ediliyor. Ancak sanat tarihçilerinin ciddi uyarıları var, tarihi yapıların tarihin çöplüğüne gönderildiğine dair. Kaldı ki Vakıflar Genel Müdürü Dr. Adnan Ertem de bu durumu, “Restorasyonda hatalar yaptığımız doğru.” sözüyle özetlemişti.

 

Tarihi yarımadada tarihi makyajlar söz konusu… Hemen herkesin ziyaret ettiği yerlerin ön tarafları bakımlı olma eğilimindeyken bu kadim eserlerin arka tarafları ise adeta mezbeleyi andırıyor. Örnekleri vermeye başlayalım: Birinci sırayı Süleymaniye Camii ve çevresi hak ediyor. Mimar Sinan’ın kalfalık eseri, 2007-2010 yılları arasında kapsamlı bir onarım sürecindeydi. 16 Kasım 2010’da bir bayram sabahında, yeniden ibadete açılmıştı, devlet erkanının huzurunda. Buraya kadar her şey olması gerektiği gibi. Peki, Süleymaniye’nin hemen yanındaki Vefa neden bu kadar bakımsız? Gündüz vakti bile ürkütücü bir halde duran Vefa, kendi duygusuna fersah fersah ırakta. Süleymaniye şık bir beyefendiyi andırırken; yoldaşı Vefa pasaklı, pejmürde bir sokak adamı görüntüsünde. Vefa’dan az biraz ileride yer alan Şehzade Camii, gerçekten çok güzel… Koca Sinan’ın ‘Dünyanın merkezi burasıdır, dediği yeşil sütundan mülhem bir ada gibi duruyor şehrin ortasında. Lakin gel gör ki yeni yeni bakım sürecine girse de cami çevresi, yıllardır ilgisizlikten yakınıyor. Bozdoğan Kemeri ve Saraçhane Parkı, geceleri tinerci ve sarhoşların evi…

 

‘Kötü imaj olmasın diye grupları arka taraflardan geçirmiyoruz’

Mezkur halden rehberler de oldukça şikayetçi… Nüans Tur’dan Halis Kutlu, “Bugün milyonlarca turisti ağırlayan Sultanahmet Meydanı, Süleymaniye, Eyüp veya Fatih Camii çevresi gibi dünyaya mal olmuş yerlerin bir de gözden kaçan arka bahçeleri var. Hiç Süleymaniye’ye arkadan çıktınız mı? Süleymaniye Camii’ne gideriz içimiz ferahlar; ama bir de hemen arkasındaki Vefa’ya gidin orada evsiz fakir insanları, keşmekeş içinde yarısı yıkılmış yarısı ayakta eski ahşap evleri görürsünüz.” sözleriyle ‘içeriden’ biri olarak dikkat çekiyor vaziyete. Osmanlı mirası ahşap evlerin içinde tiner veya bali çeken gençlerin olduğunu anlatan Kutlu, Sultanahmet’in arka sokaklarında da benzer tablonun yer aldığını belirtiyor. Ve bir rehber olarak; “Çok mecbur kalmadıkça arka kısımları kullanmıyoruz. Çünkü grubu buralardan geçirip de rahatsız olsunlar ve akıllarında kötü bir imaj kalsın istemiyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

 

‘Restorasyon aynı zamanda görgüdür’

Yıldız Teknik Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr.Teyfur Erdoğdu meselenin bam teline, “Güzellik ve estetik konularında neyi yüksek nitelikte yapıyoruz ki restorasyon çalışmalarımız da başarılı olsun sorusu anlamlıdır.” diyerek dokunuyor ve devam ediyor: “Restorasyon sadece teknik ve mühendislik ile ilgili değildir, mutlaka yüksek bir estetik duygusu, kültür ve görgü gerektirir. Türkiye’de restoratörlerin ancak çok azı gerçekten görgülü, hem hayatlarında, hem kişiliklerinde, hem de giyim kuşam ve fikirlerinde özgün ve tarz sahibidirler; geriye kalanların kaçta kaçının bu konularda geçer not alabileceğine bir bakalım. Bu yüzden yapılan işler de doğal olarak vasatın altında kalmaktadır.” Her gün binlerce kişinin akın ettiği Sultanahmet civarı da aynı dertten mustarip. Cami ve çevresi kısmen temizken arka tarafları kendi haline terk edilmiş… Zaten otel işgalinin olduğu suriçinde bir de olur olmaz yerlerde otoparklar çıkıyor karşınıza.

 

İstanbul sıkıntısı…

Sultanahmet’in ara sokakları gerçekten kötü. Mesela Eminönü’nde yıllardır onarılmayı bekleyen o kadar çok han var ki… Mahmutpaşa Çakmakçılar Yokuşu’nda bulunan Büyük Valide Han, bu yerlerden sadece biri. I. Ahmed’in hanımı, IV. Murad ve Deli İbrahim’in valideleri Kösem Sultan tarafından inşa ettirilmiş olan Büyük Valide Han, her şeyi özetliyor aslında. Çatısından şehr-i İstanbul seyredildiğinde, metropolün tarihi yanı feryat ediyor. Boğaz manzarasının sarhoş edici güzelliği her ne kadar şiir olsa da arkanızdaki çer çöp nedeniyle bu hikaye, ‘İstanbul sıkıntısı’na dönüşüyor. Bakmayın siz resmi ağızların tarihi ayağa kaldırıyoruz mesajlarına, tarihin belini doğrultacak dermanı kalmamış. Çünkü çoktan öldürdük bizler onu! Teyfur Erdoğdu, bu paradokstan kurtulmanın yolunun ise klasik ve yüksek Türkçenin tüm incelikleri ile öğretilmesinden; milli, cihanşümul görgü, sanat ve estetik eğitimlerinin aileden başlatmaktan geçtiğini söylüyor: “Denetim mekanizmalarını da denetleyecek, bağımsız, gerekirse Batı’dan ve Japonya’dan yardım alarak kurumlar ihdas edilmesi; ihmali görülenlere ağır değil çok ağır cezaların verilmesi; halihazırda vatandaşı mağdur eden koruma ve restorasyon kanunlarının gözden geçirilerek tashih edilmesi; vatandaşa yönelik koruma ile ilgili bilinçlendirici çalışmaların yoğunluklu şekilde yapılması gerekir.”

 

Tophane’de bulunan bir diğer Sinan eseri Kılıç Ali Paşa, bezemeleri değiştirilse de her şeye rağmen ruhnüvaz. Restoresi geçtiğimiz sene tamamlandı… Onarım sürecinde en çok eleştirilen yerlerin başında geliyordu. Özetleme lüzumunda bulunursak; onun da görünen yüzü güzel gibi… Lakin arka sokağında nedendir bilinmez bir moloz yığını duruyor. Esnaf ise bu pisliğe çoktan alışmış. Keza Yahya Efendi Dergahı restorasyonunda mezar taşları kıyımı yaşanmıştı, çevreyi düzenlemek adına. Tarihi İstanbul surlarının vaziyeti de içler acısı… İstanbul’un fethi, çağ açıp kapatan bir olay olarak anlatılır tarih kitaplarında. Ancak kuşatmanın bu canlı şahitleri göstermelik birkaç bakımın dışında ucubelerin arasına sıkışmış kalmış. Döküntü bir halde varlıklarını sürdüren surların İstanbul gibi düşmesine az bir zaman kaldı. Kılavuza gerek duymayacak kadar da bedbin son başkent. İki yol var: Gözlerini kapayan kendine gece yapar, İstanbul’u geziyorum gözlerim kapalı!

 


Kılıç Ali Paşa Camii

 


Vefa

 


Yeni Cami

 


Sultanahmet

Zaman, Haber: Samet Altıntaş 02.05.2014

KARACAOĞLAN'IN MEZARI İÇİN YENİ BULGULAR BULUNDU

 

Karaman'ın Sarıveliler İlçe Belediye Başkanı Hayri Samur, ünlü halk ozanı Karacaoğlan'ın mezarının tespit edilmesi için yapılan çalışmalarda önemli bulgulara rastlandığını söyledi.

 

Başkan Samur, Karacaoğlan’ın yaşadığı coğrafya, sazıyla sözüyle dile getirdiği şiir ve türküler ve mezarının nerede olduğu konusunda öteden beri bir tartışmanın olduğunun belirterek, “Ancak onun Antep’ten Muğla’ya uzanan Toros Dağları ve eteklerindeki yerleşim yerlerini gezdiği, dolaştığı türkülerinde geçen konu ve yer adlarından hareketle hep söylene gelmekteydi. Hakkında yapılan araştırma ve çalışmalarda ulaşılan sonuçlar, bazı belirsizlikleri barındırsa da, onun Çukurova bölgesinde yaşadığına dair genel bir kanaat mevcuttu. Bugün Karacaoğlan hakkındaki bilgi ve kabulleri tartışmaya açacak, yeni bir bulgu ile karşı karşıyayız. Bu bulgu Torosların eteğinde yer alan Karaman’ın Sarıveliler İlçesi'nde bulunan yeni bir mezar taşının bizlerde meydana getirdiği çağrışımlarıdır. Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından Karamanoğlu devrine ait Hacı Salih Ulu Camisi’nin yapılmakta olan restorasyon çalışmaları esnasında, Ulu Cami haziresinde bulunan devrin ve bölgenin önemli şahsiyetlerine ait olduğu tespit edilen bazı mezar taşları üzerindeki yazı ve bilgiler ışığında, bu mezarlardan birinin Karcaoğlan’a ait olabileceği tartışmalarını yeniden gündeme taşımıştır. Başta Vakıflar Bölge Müdürlüğü uzmanları olmak üzere, çeşitli üniversitelerden bilim adamları, Sarıveliler Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı nezaretinde ortaklaşa yürütülen çalışmalar, ilgili mezar taşının Karacaoğlan’a ait olabileceği tezini güçlendirmektedir. Çünkü hazirede bulunan bir mezar taşında ‘Karacaoğlanın Ruhuna Fatiha’ ibaresi mevcuttur. Bu bilgi bütün ezberleri bozacak türden yeni bir kanıt olarak kabul edilebilir. Ancak mezar taşı hakkındaki nihai bilgilere ise bilim adamlarının yapacağı tarihi ve bilimsel çalışmaların sonunda ulaşılacağı aşikardır" dedi.


Mezar taşının nasıl bulunduğunu anlatan Belediye Başkanı Samur, “Hazirede bulunan mezar taşlarının resmini çekerek arşivleyen Araştırmacı Yazar Mustafa Ertaş, bu tarihi vesikaları Konya Necmeddin Erbakan Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof.Dr. Mehmet Akgül’e aktarmıştır. Mehmet Akgül, mezar taşlarına ait resimleri incelerken bir taşın üzerinde eski alfabe ile ‘Karacaoğlan’ın Ruhuna Fatiha’ ibaresinin bulunduğuna şahit olmuştur. Bu yeni bulguyu, başta Belediye Başkanlığı ve İlçe Kaymakamlığı ile çeşitli üniversitelerde görev yapan ve alanlarında uzman kişilerin bulunduğu kamuoyu ile paylaşmıştır. Alınan ilk zaman görüşlerine göre, ilgili mezar taşının Karacaoğlan’a ait olabileceği konusunda, özellikle yazı stili ve tarihi göz önüne alınarak, önemli verilere ulaşılmıştır. Bu bilgiler ışığında Sarıveliler Kaymakamı Ömer Faruk İlhan’la birlikte restorasyonu yapılmakta olan Ulu Cami haziresinde tespit çalışmalarında bulunarak mezar taşının korunması için gerekli önlemlerin alınmasını kararlaştırdık. Ulu Cami haziresinde bulunan mezar taşındaki bilgiler doğrultusunda, İlçe Kaymakamlığı ve Belediye Başkanlığı öncülüğünde Karacaoğlan’ın mezarının Sarıveliler’de olup olmadığı hususunda alanlarında uzman bilim adamları heyeti tarih, halk edebiyatı, sanat tarihi, arkeolog ve hattat oluşturulmuştur. Ayrıca konu Vakıflar Bölge Müdürlüğü ve Anıtlar Yüksek Kurulu ile paylaşılmış olup, tespit ve değerlendirme çalışmaları başlatılmıştır. Ulaşılacak kesin sonuçlar teşkil edilen heyet tarafından yapılmakta olan çalışmalar sonuçlandığı zaman bir toplantı ile kamuoyuna açıklanacaktır. Yıllardır kamuoyunu Karacaoğlan’ın Sarıveliler havalisinde yaşadığı konusunda uyaran, araştırmalar yapan herkese ve Karacaoğlan adına her yıl şenlikler düzenleyerek konuyu canlı tutan Sarıveliler Belediyesi duyarlılıkları için teşekkür eder, meseleyi kamuoyuna saygı ile arz ederiz” diye konuştu.

Konya Manşet, 01.05.2014

TARİHİ ESERLERE YAKIN MARKAJ

 

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, geçen yıl yurtdışından iadesi için yakın markaja aldığı tarihi eserlerin listesini açıkladı. İskoçya’daki Altın Çelenk, İngiltere’de Victoria&Albert Müzesi’nde yer alan Eros Başı, Bergama Müzesi’nden çalınan Almanya’daki İhtiyar Balıkçı heykeli listedeki eserlerden bazıları. Bakanlık, son yıllarda yurtdışında müze ve koleksiyonlarda bulunan Türkiye kökenli kültür varlıklarının tespitine yönelik çalışmalarına hız verdi. Bu doğrultuda yurtdışındaki müzeler ile sanat ticaretiyle uğraşan kurum ve kuruluşların web sayfaları ile katalogları inceleniyor, akademik yayınlar taranıyor, konuyla ilgili vatandaş ihbarları değerlendiriliyor. Yasadışı yollardan yurtdışına çıkarıldığı tespit edilen eserlerin iadesine yönelik diplomatik ve hukuki süreçler başlatılıyor. Geçtiğimiz yıllarda, Kanatlı Denizatı Broşu’ndan, İngiltere’deki mezar taşlarının da aralarında bulunduğu 30 adet eserin iadesini sağlayan Bakanlık, hazırladığı 2013 Faaliyet Raporu’nda da öncelikli olarak izini sürdüğü yurtdışındaki tarihi eserlerimize yer verdi.

 

LOUVRE’DAN BOWLING ÜNİVERSİTESİ’NE

Diplomatik kanallar ve ikili görüşmeler yoluyla iade süreci devam eden eserler şöyle:


ALMANYA: Bergama Müzesi’ndeki Hacı İbrahim Veli sandukası, İhtiyar Balıkçı heykeli, Konya Beyhekim Camisi mihrabı, Piyale Paşa Camisi’nin çini alınlığı ile Beyhekim Camisi’ne ait pencere kanatları; Düsseldorf Havaalanı’nda ele geçen gümüş freskli kemer.
ABD: Bowling Green Üniversitesi Wolfe Sanat Merkezi’ndeki Zeugma mozaikleri, Dumbarton Oaks Müzesi’ndeki kumluca eserleri,  J. Paul Getty Müzesi’ndeki Kremna, Bubon Ören Yeri ve Alahıdır Tümülüsü’ne ait eserler.
İNGİLTERE: Victoria&Albert Müzesi’ndeki Eros Başı.
FRANSA: Louvre Müzesi, Dekoratif Sanatlar Müzesi ile Sevres Müzesi’ndeki II. Selim, III. Murat Türbesi ve I. Mahmud Kütüphanesi’ne ait orijinal
İznik çinileri.
DANİMARKA: David’s Koleksiyonu’ndaki Diyarbakır Müzesi’ne ait Tunç Sfenks, Cizre Ulu Cami’ye ait kapı tokmağı, Nuruosmaniye Camisi Kütüphanesi’ne ait Kuran yaprakları, Akşehir Seyyid Mahmud Hayrani Türbesi’ne ait sanduka, Hacı Bayram Veli Türbesi’ne ait şamdan ile Beyşehir Eşrefoğlu Camisi’ne ait halı ve cami kandili.

 

Geçen yıl 59 eser çalındı

Bakanlık, raporda yurtiçinde gerçekleştirilen kaçakçılıkla mücadele faaliyetlerine de yer verdi. Bu kapsamda 2013 yılında Ankara, Balıkesir, Bursa, Denizli, Eskişehir ve İzmir illerinde gerçekleşen 11 ayrı olayda çalınan 59 eserin bulunması için girişimde bulunuldu. Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bildirilen 680 kaçak kazı ve 553 kültür varlığı kaçakçılığı olayına dair ilgili Valilikler, Jandarma ve Emniyet birimleri ile koordinasyon sağlanarak gerekli tedbirlerin alınması sağlandı.

Hürriyet, Haber: Umut Erdem, 01.05.2014

6 ASIRLIK HAMAM GERÇEK DEĞERİNE KAVUŞUYOR

 

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Tophane Endüstri Meslek Lisesi bahçesinde bulunan ve 1450 yılında yaptırılan Çandarlı İbrahim Paşa Hamamı’nı ilk günkü ihtişamına kavuşturmak için çalışmaları başlattı.

Bursa’nın bilhassa kültür turizmden hak ettiği payı olması için 2 bin 300 yıllık Bitinya surlarından 8 bin 500 yıllık arkeolojik bölgelere, 600-700 yıllık Osmanlı eserlerinden Cumhuriyet dönemi sivil mimari örneği yapılara kadar her alanda mühim çalışmaları hayata geçiren Büyükşehir Belediyesi, yaklaşık 6 asırlık bir Osmanlı eserini daha ayağa kaldırıyor. Çandarlı Halil Paşa’nın oğlu Sadrazam İbrahim Paşa sebebi ile yaptırılan tarihsel hamamın ilk günkü ihtişamına kavuşması için başlatılan plan ve ihale çalışmaları tamamlandı. Devlet Hastanesi’nin şark kısmında, Tophane Endüstri Meslek Lisesi bahçesindeki tarihsel Çandarlı İbrahim Paşa hamamında restorasyon çalışmalarına başlanırken, Büyükşehir Belediye Recep Altepe tarihsel hamamda tetkiklerde bulundu.

Tarihi hamamda uygulanacak planların tamamlandığını ve ihalenin de bittiğini dile getiren Altepe, bundan böyle restorasyon çalışmalarının başladığını söyledi. Bursa’nın kültür hayatına hizmet verecek bir eseri daha ayağa kaldıracak olmanın mutluluğunu yaşadıklarını anlatım eden Altepe, “Bugüne kadar Bursa’ya kazandırdığımız bütün eserler bu gibi Çandarlı İbrahim Paşa Hamamı da restorasyonun ardından ihtişamlı görüntüsüne kavuşacak. Şimdiden Bursa’mıza hayırlı olsun” dedi.

Efe Post, 01.05.2014

UNESCO LSTESİ'NDEKİ GÖBEKLİTEPE'NİN ACİL İHTİYACI VAR

 

 

12 bin yıllık geçmişe sahip Göbeklitepe’nin lavabo ihtiyacı bulunuyor. Prosedürün zorluğuna değinen Şanlıurfa İl Kültür Turizm Müdürü Aydın Arslan, “Elektrik hattının çekilmesi için bile günlerce yazışmalar sürüyor.” diyor. ŞUTSO Başkanı Sabri Ertekin de “Devlet oraya su götüremiyorsa yazık.” ifadelerini kullanıyor.

 

Yaklaşık 20 yıldır kazı yapılan Göbeklitepe, UNESCO Dünya Mirası Geçici Listesi’nde de yer alıyor. 12 bin yıllık geçmişiyle dünyanın en eski tapınak merkezi olan Göbeklitepe’nin dünya turizmine yön vermesi bekleniyor. Bölgenin ise küçük bir problemi var. Turistlerin ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri tuvalet-lavabo bulunmuyor. Bu basit eksiklik, devletin tüm kurum müdürlerinin bulunduğu koordinasyon toplantısında adeta krize yol açtı. Geçici de olsa bir tuvaletin yapılmasına karar verilmesine rağmen henüz bir adım atılmadı. Geçtiğimiz yıllarda İl Özel İdaresi tarafından yapılan sosyal donatılar alanı ise hizmete giremedi. Göbeklitepe’ye uygulanan prosedürün zorluğuna dikkat çeken Kültür Turizm İl Müdürü Aydın Arslan, “Elektrik hattının çekilmesi için bile günlerce yazışmalar sürüyor.” diyor. Özel İdare tarafından yapılan sosyal donatı alanının geçici de olsa açılması için bilet gişelerinin düzenlenmesi gerektiğine değinen Arslan, “Oraya bir görevlinin atanması lazım. Sosyal donatı alanı devreye girmeden tuvaletin açılması sıkıntı olabilir. Sosyal donatı projesi devam ediyor. Yıl sonuna kadar bitirmeyi planlıyoruz.” ifadelerini kullanıyor.

 

İşlerin yavaş ilerlemesine sitem eden Şanlıurfa Turizm Geliştirme Derneği Başkanı Rahime Yaşar, “Ne zaman bir işi sorsak ‘ihale aşamasında’ deniliyor. Bizde ihale aşaması bir türlü bitmiyor ki!” yorumunu yapıyor. Yaşar, şöyle devam ediyor: “Bu sadece Göbeklitepe sorunu değil, Urfa’nın her yanı aynı şekilde. Gelen turistleri bir yere götürünce yarım saatte geri getirmek durumunda kalıyoruz. Biz bir turisti 3 gün kentte tutabilirsek kentin büyük ölçüde sorunları çözülür.” Şanlıurfa Ticaret ve Sanayi Odası (ŞUTSO) Turizm Platformu Başkanı Asuman Yazmacı da, “Bizim turistleri başka bir yere yönlendirme şansımız yok. Bu kadar önemli bir mekan için lavabo olmazsa olmaz. Bir sosyal donatı alanı yapılmış, ancak elverişli değil.” diye konuşuyor.

 

Su sorununa tankerli çözüm!

Göbeklitepe, turizm sezonuna girildiği ve ziyaretçi akınına uğradığı bugünlerde hala gerekli tesislere sahip değil. ŞUTSO Başkanı Sabri Ertekin, “Devlet oraya su götüremiyorsa yazık. Devlet gönderemiyorsa biz gönderelim. Valinin personel görevlendirmesi durumunda konuyu biz çözeriz. Yeter ki sıkıntı giderilsin.” diyor. Göbeklitepe’deki su sorununa ilginç bir çözüm sunan Şanlıurfa Hilvan Belediye Başkanı Aslan Ali Bayık, ağaçların sulanmasında kullanılan bir tankerin bölgeye gönderilmesi önerisinde bulunuyor.

Zaman, Haber: Fethi Altun, 01.05.2014

SURİYE'Yİ SÖKÜP REYHANLI'DA SATIYORLAR

 

 

Christian Science Monitor gazetesi Suriye’den Türkiye’ye kaçakçılık yapan muhalif Abu Abd al-Tedmuri ile görüştü. Suriye’den yağmalanan arkeolojik eserleri Türkiye’ye getiren muhalifler ve aileleri, Reyhanlı’da konaklıyor. Savaş başladıktan sonra satışların patladığını belirten Tedmuri, gazete muhabirleriyle birçok muhalifin konakladığı Reyhanlı’daki bir dairede görüştü. Muhabirlere, kaçırdığı altın madeni paraları ve büstleri gösteren al-Tedmuri; gösterdiklerinin, koleksiyonunun yalnızca küçük bir kısmı olduğunu belirtiyor. Al-Tadmuri, çaldığı eserlerin önemli bir kısmını Türkiye’de sattığını söylüyor.

ÖZGÜR SURİYE ORDUSU DA DAHİL
Muhaliflerin kaçakçılık yaptığı Palmira kentinin Greko- Romen harabeleri, UNESCO tarafından dünya kültür mirasları arasında sayılıyor. Esad rejimi ve muhalifler arasındaki çatışmaların harabelerin çevresinde gerçekleşmesi de kaçakçıların eserleri yağmalamaları için uygun ortamı oluşturmuş. Suriye’de iç savaş başlamadan önce Palmira’da bir dükkanda çalışan 25 yaşındaki Tedmuri, “Suriye’de gelişen olaylardan sonra bütün harabeler açığa çıktı ve kimse onları korumadı. Ordu, o çevredeki bölgeleri, muhaliflerin saklandığı şüphesiyle mermi ve bomba yağmuruna tuttu. Bombaların yeni kraterler ortaya çıkarmasıyla insanların harabelere erişimi kolaylaştı. Kimi vatandaşlar eserleri kar amaçlı çalarken, Özgür Suriye Ordusu savaşçıları da cephane satın alabilmek için bölgeden birçok eser aldı” dedi. Eserlerden taşınamayacak kadar ağır olanları mahallesine gömen al-Tedmuri, daha hafif ve küçük eşyaları ise Türkiye’ye getirmiş. Ancak muhalif, ülkesindeki eserleri “yeterince para teklif edilirse” çok kısa sürede Türkiye’ye getirebileceğinin altını çiziyor.

ARTIK KORKULARI YOK
Palmira ve komşu kenti Tedmur, iç savaştan önce ülkenin başlıca turist merkezleri olarak tanınıyordu. Bölgenin sakinleri; otel, dükkan ve restoranlarda çalışarak, deve turları ve harabeler arasında günbatımı turları düzenleyerek para kazanıyordu. Kentlerdeki tarihi yapıların, büyük zarar görmesine karşın Suriye’nin birçok bölgesindeki gibi yok olmaması da şans sayılıyor. Karaborsadaki lakabını mahallesinin isminden alan al-Tedmuri, ülkesinde turizmin yakın gelecekte gelişeceğine inanmıyor. Muhalif, eserleri çaldığı için “milli bir pişmanlık duygusu yaşamadığını” da sözlerine ekliyor. Savaştan önce de kaçakçılık girişimlerinde bulunulduğunu belirten al-Tedmuri, muhaberattan korkulduğu için hırsızlıkların yaygınlaşmadığını ifade etti. Zira savaş öncesinde kaçakçılık suçundan yakalananlar 15 yıl hapse mahkum ediliyormuş. Ancak, savaş sonrası durumun farklı olduğunu söyleyen al-Tedmuri, “Artık korkumuz yok” dedi. 

Paris merkezli International Council of Museums’un çalışanlarından France Desmarais, kültürel eser kaçakçılığının savaşın başlamasından sonra arttığını belirtti. Organizasyon, 2013’te durumun ciddiyetine dikkat çekmek için Emergency Red List of Syrian Cultural Objects at Risk’i (Suriye’nin Risk Altındaki Kültürel Eserlerinin Acil Kırmızı Listesi) yayımlamıştı.

USTA KAÇAKÇILAR ÜZÜLÜYORMUŞ
Al-Tedmuri, savaş öncesinde UNESCO’ya kaydedilmemiş eserlerin kaçakçılığının adil olduğunu düşünüyor. Müşterilerinin çoğunun Türkler olduğunu ifade eden muhalif, eserlerden birinin Almanya’da yaşayan gizli bir alıcı tarafından satın alınmasına şaşırdığını dile getirdi. Zaman zaman İstanbul’a da seyahat eden Al-Tedmuri, küçük eserleri yabancı koleksiyonerlere ve dükkanlara satıyormuş. Muhalif, satış fiyatından memnun olmadığını da vurguluyor. “Değerli parçalar 300- 400 dolara satılıyor; bu hiçbir şey. 

Usta kaçakçılar bu derece değerli eserlerin düşük fiyata satıldığını görünce üzülüyor” diyor Al-Tedmuri.

Taraf, 01.05.2014

TEMEL KAZAN İŞÇİLER GÖZLERİNE İNANAMADI

 

 

Amasya'da bir inşaatın temel kazısında, Bizans dönemine ait olduğu tespit edilen 10 mezar bulundu.

 

Kirazlıdere Mahallesi'nde 112 Acil Çağrı Merkezi inşaatının temel kazısı sırasında insan iskeleti bulan işçiler, durumu Amasya Müze Müdürlüğü yetkililerine bildirdi.

 

Amasya Müze Müdürlüğünce alınan izinlerin ardından yapılan kurtarma kazısı ve incelemede, 10 mezar ortaya çıkarıldı. Mezarların Bizans dönemine ait olduğunun belirlendiği, kazı çalışmalarının sürdüğü öğrenildi.

 

BİZANSLI AİLELERİN KEMİKLERİ YAN YANA

Öte yandan yetkililer, içinde kırmızı renkte haç işareti bulunan bir mezarda, bir aileye ait olduğu tahmin edilen iskeletler buldu. Yetişkin kadın ve erkek ile bir çocuğa ait iskeletlerin, Bizanslı bir aileye ait olabileceği bildirildi.

Cumhuriyet, 30.04.2014

KADERİNE TERK EDİLDİ!

 

     

 

Bartın'ın Akgöz Köyü'nde koruma altında olan ve daha önce defineciler tarafından tahrip edilen Roma dönemine ait tarihi kaya mezarlarıyla ilgili çalışma yapılmaması köylülerin tepkisini çekti.

 

Köylüler, harabe haline gelen mezarların kaderine terk edildiğini söyledi.





Akgöz Köyü'nün çevresinde 3 farklı noktada mağara şeklinde oyulan kayaların içinde Roma dönemine ait aile mezarları bulunuyor. Her birinin içinde 13 mezar olan kayalar, 2001'de Ankara Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nca tescilli kültür varlığı kapsamına alındı. Geçmişte definecilerin kaçak kazı yapması ve köylülerin hayvanlarını bağlaması nedeniyle tahrip olan, kırılan mezarlarla ilgili yıllar içinde çalışma yapılmaması tepki çekti. Köyün girişinde bulunan ve giriş bölümü yosunlarla kaplanan kayanın içine girip kırılan ve tahrip edilen mezarları gösteren köylüler, tepkilerini dile getirdi.

Köy sakinlerinden Birkan Ural, kayanın girişinde kitabe olduğunu, ancak yosunlarla kaplanması nedeniyle okunmadığını söyledi. Ural, şöyle konuştu:
"Burası yıllardır defineciler tarafından kazılarak, mezarlar hep tahrip edildi. Geçmişte insanlar hayvanlarını da bağlamış. Biz definecileri buradan kovmaktan bıktık. Bu mezarların özenli bir şekilde korunması gerekiyor. Herkes elini kolunu sallayarak girebiliyor. İçine yazılar yazıyorlar. Buraya sahip çıkılmasını ve gerekli çalışmaların yapılmasını istiyoruz."





Amasra Müze Müdürlüğü yetkilileri ise kaya mezarlarının belli aralıklarla denetiminin yapıldığını, jandarma tarafından da korumasının sağlandığını söyledi.

Dha, Haber: Ayhan Acar, 30.04.2014

ANTİK KENTE GECE GÖRÜŞÜ

 

Perge için 'ışıl ışıl' proje... Kültür ve Turizm Bakanlığı, UNESCO listesi için yarışan Antalya'da bulunan Antik Kenti, 3 milyon TL'lik yatırımla aydınlatıp, MOBESE kameralarıyla donatacak. Projeyle, hem gece ziyaret mümkün olacak hem 7/24 takiple kaçak kazıların önüne geçilecek.

 

 

Antalya'nın Aksu İlçesi’nde bulunan kentte 2012 yılından beri restorasyon sürüyordu. Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın desteğiyle 2012 yılından bu yana Antalya Müzesi’nin başkanlığında gerçekleştirilen kazı ve restorasyon çalışmalarıyla antik kentin gezilip görülebilecek alanları neredeyse iki kat büyüdü.

 

 

Sütunlu caddeyle kentin batısındaki nekropol arasındaki iki yıldır sürdürülen kazı ve restorasyon çalışmalarıyla üzerinde hayvanların otladığı yabani bitkilerle kaplı alan temizlenip toprak altındaki tarih ayağa kaldırıldı.

 

 

Çok sayıda yıkık sütunun kaldırılıp yerine dikildiği antik kentte adeta ikinci bir şehir daha ortaya çıktı. 

 

UNESCO tarafından Perge’nin Dünya Kültür Mirası listesine alınması için de çalışan bakanlığın antik kentle ilgili hazırlanan Çevre Düzeni Projesini de ihale ettiği öğrenildi. 3 milyon liralık bir harcamayı öngören Çevre Düzeni Projesi’nin ihale süreci tamamlandığında antik kent ışıklandırılıp geceleri de ziyaret edilebilecek. Anbean kayıtta olan kameralar sayesinde de kaçak kazılar önlenmiş olacak.

 

Perge şehrinin geçmişi Tunç Çağı dönemine kadar uzanıyor. Helenistik dönem boyunca en zengin ve en güzel şehirlerinden kabul edilen Perge, Hitit İmparatorluğu’na da tanıklık etti. Büyük İskender’in MÖ 334'teki Granikos Savaşı’nı kazanmasının ardından yakın komutanlarıyla birlikte Perge’ye ulaşan isimler arasında yer alıyor.

Akşam, Haber: Mustafa Kozak, 30.04.2014

MİLİON TAŞI
TURİSTLERİN YENİ GÖZDESİ OLDU

 

Bizans döneminde, dünya üzerindeki şehirlerin İstanbul'a mesafesinin hesaplanmasında kullanılan sıfır noktasını işaretleyen 'Milion Taşı', yapılan çevre düzenlemesinin ardından ilgi gören ve fotoğrafları süsleyen turistik bir objeye dönüştü.

Yerebatan Sarnıcı'nın yanında bulunan Million Taşı'nın etrafı cam paravanla çevrelendi ve etrafındaki küçük yollarda, üzerinde dünyadaki diğer şehirlerin İstanbul'a kaç kilometre mesafede olduklarının yazılı olduğu ahşap bir zemin oluşturuldu.

Sabah, 30.04.2014

İZNİK SURLARI YOK OLMA TEHLİKESİYLE KARŞI KARŞIYA

 

Tarihi İznik surundan yüzlerce kiloluk taş yola düştü. Taşın düştüğü an yoldan geçen veya altında aracın olmaması, olası bir faciayı önlerken vatandaşlar bir an önce yetkililerin gerekli önlemi almalarını istedi.

 

İznik İstanbul kapı mevkiinde 12 metre yüksekliğindeki surun üzerinden yüzlerce kiloluk taş birdenbire yola düştü, taşının traktör römorku önüne düşmesi ile şans eseri kimse yaralanmadı.

 

Surlar Yıkıldı Yıkılacak

İznik’teki Bizans dönemi eserlerinin başında gelen ve toplam 4970 metre uzunluğa sahip surların İstanbulkapı mevkiindeki 12 metre yükseklikte bulunan blok taşlarından birinin aniden düştüğünü diğerlerinin de düşmesinin an meselesi olduğunu belirten vatandaşlar “ surlar bakıma alınacaksa hemen alınmalı. Özellikle bu bölgede sur üzerindeki taşlar düştü düşecek, bu taş birdenbire düştü, çocuklarımız bu yol üzerinden okula gidiyor, bizler de gelip geçiyoruz, şans eseri kimseye bir şey olmadı. Bir an önce güvenlik tedbirleri alınmalı. Zaman geçiyor surlarımız kendiliğinden yıkılıyor” diyerek yetkililere seslendi.

 

İznik Surları 4970 metre uzunluğu ile Türkiye de Diyarbakır ve İstanbul’dan sonra en önemli kalelerinden olan binlerce yıllık İznik Kale duvarları ağır tahribat altında gün geçtikçe yok oluyor. Surların bazı kesimlerinde ise kalelerin yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya bulunurken, kale diplerinde yakılan ateşler ile kale duvarları ağır tahribata uğrayarak parçalanıyor.

 

Yapımına Helenistik dönemde başlanan ve 4 bin 970 metre uzunluğundaki İznik Surları, dünyada hiçbir yıkıntıya uğramadan tek parça halinde ayakta durabilen benzeri üç yapıdan biri olarak anılıyor. İznik Surları’nın dört ana kapısı var. Lefke Kapı, İstanbul Kapı, Yenişehir Kapı ve günümüze gelemeyen Göl Kapı. Surların, görkemli duruşu ve yapısı, Dünya Kaleli Kentler Birliğine üye ülkelerin uzmanlarını da kendine hayran bırakıyor.

İznik Rehber, 29.04.2014

SİVAS'TA 3 BİN 864 YILLIK HİTİT MÜHRÜ


 

Sivas Arkeoloji Müzesi’nde sergilenen 3 bin 864 yıllık Hitit mührü, yoğun ilgi görüyor.

 

Sivas’ta 2009 yılında ziyarete açılan müzede, bin 750′si Hitit dönemine ait 12 bin 500 obje bulunuyor. Yıldızeli İlçesine bağlı Kayalıpınar Köyü'ndeki kazı alanında, geçen yıl Alman arkeolog Prof.Dr. Andreas Müller-Karpe başkanlığında yürütülen kazılarda ortaya çıkarılan Hitit dönemine ait silindir mühür de müzede sergileniyor. Bir aydır sergilenen ve 3 bin 864 yıllık olduğu belirtilen mühür, dikkati çekiyor.

 

Müze Müdürü Atılgan Kaya, AA muhabirine yaptığı açıklamada, mührün, dönemi açısından çok önemli olduğunu belirtti.

 

Mührün, Hitit taş işçiliği sanatının ilk örneklerinden olduğunu ifade eden Kaya, “Silindir mühür üzerinde bulunan canlandırmada tanrı ile kralın eş değer olduğu ve krala itaatin tanrıya itaat olduğu anlatılmakta. O dönemde bu amaçla da bu tip mühür yüzükler yoğun olarak kullanılmaktadır” diye konuştu.

 

Mührün üstündeki hayvan figürlerinin de savaş sahnelerini betimlediğini dile getiren Kaya, “Mühürler yazılı belge niteliğinde, dönemin özellikle taş işçiliği sanatı ve üzerindeki betimlemeler o dönemdeki sosyal, kültürel, dini yaşam hakkında bizlere en önemli bilgileri veren belgelerdir” dedi.

 

Müzenin açılmasında en önemli etken Hitit eserleri

Sivas Arkeoloji Müzesi’nin açılmasında en önemli etkenin Hitit dönemine ait eserler olduğunu vurgulayan Kaya, şunları kaydetti:

“Kayalıpınar ve Kuşak Köyü'nden gelen Hitit eserleri müzemiz açısından çok önemli. Yani kazılar müzelerin can damarıdır. Kazılar olmazsa Sivas Müze Müdürlüğü’nün canlılığı ortaya çıkmazdı. Çünkü bağış ve satın alma eserlerle müze ayakta kalmaz, müzenin devamlılığının en büyük sebebi kazılardır, bu nedenle Sivas’ta yaz döneminde kazılar devam edecektir.”

 

Atılgan Kaya, Türkiye’de Hitit kazılarının 1994′te başladığını ve 2013′e kadar devam ettiğini dile getirerek, önümüzdeki dönemde kazıların tamamının Alman ekipler tarafından yapılacağını söyledi.

 

Son zamanlarda müzeye ziyaretçi sayısında artış olduğunu aktaran Kaya, “Müzemize ziyaretçi akını devam etmektedir. Kongre Müzesi’nin restorasyonda olması da ziyaretçi sayımızı önceki yıllara göre artırdı. Ziyaretçi sayımız ortalamanın üstünde” diye konuştu.

haberler.com, 29.04.2014

BURSA SURLARINDAKİ KALE KAZISINDAN BAZİLİKA ÇIKTI

 

Tarihi MÖ 2200'e kadar (Bithynia dönemi) uzanan Bursa Surları'nın Tophane yamaçlarındaki kule kazısı sırasında, yaklaşık bin 600 yıllık erken Roma dönemine ait bazilika ortaya çıktı.

Bazilikanın, surlardan sonra Bursa'da izi ortaya çıkmış, görünürdeki en eski yapı olmasının muhtemel olduğu bildirildi.

 

Uludağ Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümünde dersler veren ve Bursa surlarının restorasyon projelerini hazırlayan Mimar Dr. İbrahim Yılmaz, AA muhabirine yaptığı açıklamada, "Tophane Ön Yamaç Surları Restorasyon Çalışması"nın "Saltanat Kapısı"nın kuzeyinden başlayarak "Kaplıca Kapı"ya kadar uzanan kadar yaklaşık bin 200 metrelik bölümü kapsadığını belirtti.

 

Yılmaz, bu kısma ait tüm restorasyon projelerinin Bursa Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından onaylandığını ancak mesafenin uzun olması nedeniyle restorasyon uygulama çalışmalarının iki etaba ayrıldığını kaydederek, birinci etap restorasyon uygulama çalışmasının, İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü önünden askeri garnizona kadar olan yaklaşık 500 metrelik mesafeyi içerdiğini, etap kapsamında "A" ve "B" olmak üzere iki büyük kule, bu kuleler arasında ise uzun sur beden duvarlarının bulunduğunu anlattı.

 

- "Bursa'da izi ortaya çıkmış görünürdeki en eski yapı"

 Kulelerin restorasyon çalışması çerçevesinde, öncelikli olarak "A Kulesi"nin ön ve yan duvarlarının iç kısımlarında güçlendirme amacıyla kazı çalışmaları yapıldığını hatırlatan Yılmaz, şunları kaydetti:

"Yapılan kazı çalışmalarında, kulenin alt kotlarında eski çağlara ait bazı duvar kalıntıları bulunmuştur. Bulunan kalıntıların erken Roma dönemi bazilikasına ait olduğu ve Bursa'nın mimarlık tarihinde yeni ufuklar açacağı düşünülerek kazının daha da genişletilmesi kararı alınmıştır. Bu amaçla kalıntıların üzerinde bulunan tek katlı yapı kamulaştırılarak yıkılmış ve kazıya geniş alanda ve derinlemesine devam edilmiştir. Kazı sonucunda beklendiği gibi doğu-batı ekseni üzerinde uzanan dikdörtgen bir plan şemasına sahip, mermer sütunları ve duvar süslemeleri olan, Hristiyanlığa geçişte ve ilk Roma devrinde kullanıldığı tahmin edilen bir bazilika yapısı ortaya çıkartılmıştır. Mimarlık tarihinde plan biçimini en uzun süre koruyan, Roma çağında ortaya çıkmış, ilk Roma döneminde de kullanılmış, hem mahkeme hem de dini yapı olma özelliği taşıyan bu bazilikanın, surlardan sonra Bursa'da izi ortaya çıkmış görünürdeki en eski yapı olması muhtemeldir."

 

Yılmaz, Bazilikanın teknik özelliklerine de değinerek, bu bilgileri verdi:

"Bazilikanın doğu kısmında yuvarlak bir apsis (ayin yapılan yer), apsisin önünde de aydınlatma amaçlı mazgal türü bir pencere boşluğu bulunmaktadır. Bursa bazilikasında ortada bir nef, nefin sağ ve sol yanlarında ise pastophorium türü iki adet hücre bulunmaktadır. Bu hücrelerin bir tanesi apsisin kuzey doğusunda, diğeri ise güney doğusunda yer almaktadır. Birinci hücrenin (oda) adı diokonikon, ikinci hücrenin adı ise prothesisdir. Diokonikon hücresi kutsal eşyaların bulunduğu yerdir. Bu hücre, dini eşya ve metinlerin saklandığı, din adamlarının ayin için hazırlık yaptığı odadır. Prothesis hücresi ise hediyelerin saklandığı ve kabul edildiği odadır. Bazilikada apsisin kuzey batısında neften girilen içinde rahip iskeletinin de bulunduğu bir mezar odası vardır."

 

- "Bursa'nın kültür tarihindeki önemini daha da artıracaktır"

 Burada halen devam eden kazı çalışmasında bazilikanın "narteks" denilen giriş kısmı ile "atrium" olarak adlandırılan avlunun ortaya çıkartılmasına çalışıldığını belirten Yılmaz, "Özgün ve şu ana kadar bilinmeyen Bursa bazilikasının ortaya çıkması, Bursa'nın kültür tarihindeki önemini daha da artıracağı muhakkaktır. Burada, kazı sonra yapılacak korumaya yönelik restorasyon çalışmaları, turizm açısından da Bursa'ya önemli kazançlar sağlayacaktır" değerlendirmesinde bulundu.

 

Yılmaz, "B Kulesi" kısmında restorasyon öncesi yapılan temizlik çalışmalarında ise kuleye ait kazamat (yerin altına kazılmış siper) kalıntılarının ortaya çıktığına işaret ederek, "Kalıntıların incelenmesi sonucu, 'B Kulesi'nin İç Kale'de bulunan Bey Sarayı'nı koruyan ilk kule olduğu anlaşılmıştır. Bu kule, kalıntılarının üzerinde geleneksel malzeme ve yöntemler kullanılarak özgün haliyle tamamlanmış ve eski ihtişamlı haline getirilmiştir. Kule iki katlı olmasına rağmen Tophane Parkı'nın ön görünüşünü etkilememesi amacıyla bir katı yapılmıştır. Diğer katının zemini seyir terası olarak bırakılmıştır" dedi.

Milliyet, 29.04.2014

560 YILLIK MAHALLEDE TEHLİKE ÇANLARI ÇALIYOR

 

 

İstanbul'un fethinde kurulan Bedrettin Mahallesi, Havaray ve tüp tünel inşaatı için yıkılacak.

 

Haliç Tersaneleri’ndeki projenin geleceği belirsizliğini korurken bu bölgede, geçmişi İstanbul’un fethine kadar uzanan mahallelerin durumu kaygı uyandırıyor. Osmanlı’nın ilk döneminde kurulan ve fetihte gemi inşaatında çalışan işçiler için yapılan evlerin hala ayakta olduğu Bedrettin Mahallesi onlardan biri...

PLANDAN KURTULDU AMA...
Beyoğlu’nda bulunan Bedrettin Mahallesi’ndeki evlerin tamamının tapusu var. Yüzde 98’i özel mülkiyet olan binaların yüzde 2’si de vakıf malı. Mahalle 20 yıl önce tarihi sit alanı ilan edilmişti. Sit alanı ilanıyla birlikte mahalleli evlerinde hiçbir tamirat yapamadı. Bu nedenle eskiyen evler, Beyoğlu’nun 2009 ve 2010 yıllarında çıkardığı 1/1000’lik ve 1/5000’lik planlarda turizm, özelleştirme ve yenileme alanı olarak ilan edildi.

TARİHi EVLER YIKILACAK
Plan hayata geçemeden Bedrettin Mahallesi Derneği’nin de aralarında bulunduğu Beyoğlu Semt Dernekleri’nin açtığı itiraz davası sonucu planlar iptal edildi. Ne var ki planın iptali de mahalle sakinlerinin endişelerini gideremedi.

Geçtiğimiz 30 Mart yerel seçimleri öncesinde Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş’ın iki seçim vaadi de bu tarihi mahalleyi etkiliyor. Şişhane-Mecidiyeköy arası yapılması planlanan Havaray’ın ilk istasyonu bu mahallenin bir bölümünden geçiyor. Küçük ve sıkışık bu mahallede durağın yapılması için tarihi binaların bir kısmının yıkılması gerekecek. 560 yıllık mahalledeki tek tehlike de bu değil. Topbaş’ın bir diğer projesi olan Unkapanı Köprüsü’nün yıkılarak denizin altına tüp geçit yapılması da mahalleyi etkileyecek. Bu projenin bağlantı yollarından biri mahalleden geçecek.

En köklü Romanlar yaşıyor
İhsan Oktay Anar’ın romanlarında geçen bu tarihi mahalledeki evlerin tamamına yakını 500 yılı aşkın süredir ayakta. 1453 yılında kurulan Bedrettin Mahallesi, Haliç Tersanesi’nde çalıştırılan; Libya, Mısır ve Suriyeli işçiler için kurulmuştu. Bedrettin Mahallesi Dernek Başkanı Süleyman Songur şunları söyledi: “O zamanki işçiler daha sonra bu evlerden gitti ve yerlerine Romanlar yerleştirildi. O günden kalan iki soy hala mahallede ikamet ediyor. Mahallemizin zarar görmesini istemiyoruz. Mahallenin yenilenmesini isteriz. Ama bu yenileme sürecinin bizleri yerimizden etmeden gerçekleşmesi gerekiyor. Ayrıca Beyoğlu Belediyesi’nin yapacağı yeni imar planlarında bizler de söz sahibi olmak istiyoruz.” 

Taraf, Haber: Billur Özgül, 29.04.2014

TARİHİ DEĞİŞTİREBİLİR

 

 

Mısır’da yapılan kazılarda 6’ncı veya 7’nci yüzyıla ait olduğu düşünülen mezarlar bulundu. Arkeologlar buluntuların Hz.İsa’nın ilk imajı olabileceğini iddia ediyor.

 

Mısır'daki Oxyrhynchus'ta yapılan kazılardaki mezar buluntuları tarihi akışı değiştirecek nitelikte. Kazıya giden Katalan arkeologlar, Mısır Hıristiyanlarına özgü süslemelerin yer aldığı bu mezarlardan birinde bulunan figürün bilinen en eski İsa Peygamber tasviri olabileceğini bildirdi. 

 

KIVIRCIK SAÇLI, TUNİK GİYMİŞ GENÇ ADAM

Kazılarda 20 yıldır çalışan kazı başkanı Josep Padro, İspanya gazetesi La Vanguardia’ya yaptığı açıklamada, bu buluşu “olağandışı” olarak ifade etti. Uzun süren kazılarda ortaya çıkan bitki motifleri ve kitabeler arasında özel bir şey bulduklarını söyleyen Padro, bu yeni figürü “Tunik giymiş, kıvırcık saçlı ve sanki birini kutsarmışçasına elini havaya kaldıran genç bir adam” olarak tanımladı ve “İsa’nın ilk imajlarından biriyle karşı karşıya olabiliriz” dedi. Bulunan figür koruma altına alındı ve etrafını çevreleyen yazılar da bir ekip tarafından çevrilmeye başlandı. Oxyrhynchus’ta yapılan daha önceki kazılarda Mısır tanrısı Osiris’e adanmış tapınaklar bulunmuştu. 

Akşam, 29.04.2014



******


MÜTHİŞ KEŞİF!

 

 

İsviçreli arkeologların Mısır’daki Krallar Vadisi’nde 50’den fazla yeni mumya buldukları açıklandı. Mumyalardan 30’unun kimlik tespiti yapıldı.

Basel Üniversitesi’ne bağlı bilim insanlarının yaptıkları kazılarda, Mısır’ın Luksor kenti yakınlarındaki Krallar Vadisi’nde aralarında prens ve prenseslere ait cesetlerin de bulunduğu 50’den fazla mumyaya ulaştıkları bildirildi.

 

HANEDANLIK ÜYELERİNE AİT OLABİLİR
Bulunan mumyaların MÖ 1550 – 1292 yılları arasında hüküm süren 18’inci hanedanlık üyelerine ait olduğu tahmin ediliyor.

Araştırmacıların mumyaların içinde bulunduğu seramik mezarların üzerindeki yazılar sayesinde 30 mumyanın kimlik tespitini yapabildiği belirtildi.

Krallar Vadisi'nde gömülü bulunan ve MÖ 14’üncü yüzyılda hüküm sürmüş firavunlar IV. Thutmose ve III.Amenhotep’in erkek ve kız çocuklarının kimlik tespiti yapılanlar arasında olduğu kaydedildi.

Basel Üniversitesi'nden yapılan açıklamada, araştırmacıların en az sekiz prenses ve dört prensin ise kimlik tespitini yapamadığı vurgulandı.

Vatan, 30.04.2014

BÜYÜK GÖZTEPE TÜMÜLÜSÜ'NDEKİ KAZI ÇALIŞMALARI

 

Karabük'ün Safranbolu İlçesi'ndeki Büyük Göztepe Tümülüsü'ndeki kurtarma kazıları, 4 aylık aranın ardından yeniden başlayacak.

 

Karabük Üniversitesi (KBÜ) Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr.Şahin Yıldırım, gazetecilere yaptığı açıklamada, iki yıl önce başlatılan ve dönem dönem sürdürülen kazı çalışmalarına devam edeceklerini söyledi.

 

Kazı çalışmalarına Kültür ve Turizm Bakanlığından alınan iznin ve ödeneğin bitmesi ile ara verdiklerini belirten Yıldırım, şu bilgileri verdi:

"Bakanlıktan yeni kazı izni ve ödenek alındı. Kazılar 10 gün içinde 10 kişilik ekiple yeniden başlayacak. Tümülüs 17 metre yükseklikte. Belirli bir kısmı açıldı. Yaklaşık 5 metrelik bir derinliğe daha ineceğiz. MÖ 4. yüzyıla ait olduğu tahmin edilen tümülüs açıldığında Safranbolu'nun tarihine ışık tutacak bulgulara ulaşmayı ümit ediyoruz. Daha önce Tepenin zeminden 50 santimetre kadar aşağısında 4 insan iskeletiyle karşılaştık. İskeletler Bizans dönemine ait. Safranbolu'da yaşayan en eski bireylere ulaşmış durumdayız.

Tümülüste Büyük İskender döneminden mezar anıtı bulmayı umut ediyoruz." 

Memleket, 28.04.2014

ANTİK TİCARET MERKEZİ GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 

Zonguldak’ın Gökçebey İlçesi'nde, Türkiye’de ilk defa nehir kıyısında ortaya çıkartılan Antik Roma dönemine ait ticaret merkezi kalıntıları için kazı izninin çıkmasıyla buradaki yapılar ortaya çıkarılacak.

 

Kurtarma kazıları geçen yıl başlanan Gökçebey İlçesi Üçburgu mevkisindeki Antik Roma dönemine ait ticaret merkezinin kazı başkanlığını Ereğli Müze Müdürlüğü yürütecek.

 

Yapılacak kazılarda akademik danışman olarak görev yapacak olan Karabük Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr.Şahin Yıldırım, AA muhabirine yaptığı açıklamada, geçen yıl yapılan kazıların Kültür Ve Turizm Bakanlığı, Gökçebey Kaymakamlığı ile Gökçebey Belediyesinin destekleriyle gerçekleştirildiğini söyledi.

 

Yıldırım, Roma dönemine ait olduğu belirlenen kalıntıların bulunduğu alanda geçen yıl Ereğli Müzesi ile Filyos beldesindeki Tieion antik kentindeki kazı ekibinin işbirliğiyle araştırma ve temizlik çalışmalarının yürütüldüğünü ifade etti.

 

Söz konusu çalışmaların ardından alanın, sel sularının getirdiği birikintiler, ağaç kalıntıları, bitkiler ve çöplerden temizlendiğini dile getiren Yıldırım, bu çalışmalarla Türkiye’de ilk defa nehir kıyısında antik bir ticaret merkezinin ortaya çıkarıldığını kaydetti.

 

Yıldırım, geçen yıl alanda Antik Roma dönemine tarihlendirilen kurşun ağırlıklar, Latince ve Grekçe yazıtların ortaya çıkarıldığını belirterek, “Çok sayıda küçük buluntu çıktı. Ereğli Müze Müdürlüğünde sergileniyor. Bu yıl için kazı izni çıkmasının ardından kurtarma kazıları devam edecek. Kazı alanı olarak alandaki ticaret merkezinin iç kısımlarında depo bölümlerinde çalışma yapılacak. Kazı alanının temizliği sırasında bulunan tarihi kalıntılardan, bölgenin önemli bir merkez olduğunu tahmin ediyoruz” diye konuştu.

 

Ticaret merkezinin ortaya çıkarılmasıyla bölgenin önemli bir turizm merkezi olacağını vurgulayan Yıldırım, “Kurtarma kazılarının başlamasıyla bu yapıların işlevleri net bir şekilde anlaşılacak ve bölgenin ne derece önemli bir geçmişe sahip olduğu da gözler önüne serilecektir” dedi.

 

“Arkeoloji ve tarih açısından oldukça ilginç bilgiler vermiştir”

Filyos nehrinin taşımacılık ve ulaşımda kullanıldığının antik kaynaklardan bilindiğine dikkati çeken Yıldırım, şöyle devam etti:

“Filyos Nehri’nde odun, kereste, üzüm, şarap, tahıl gibi ürünler, büyük kayıklarla nehir ağzında bekleyen yelkenli gemilere taşınıyordu. Nehrin, denizden 20 kilometre kadar içine teknelerle ulaşım sağlanması mümkündü. Gökçebey Üçburgu mevkisinde bulunan yapı temellerinin ve ahşap iskele kalıntılarının, bu nehirlerde ticari malları taşıyan kayıkların mallarını boşalttığı, ticaretle ilişkili depo yapılarına ait oldukları anlaşılmaktadır.”

 

Yıldırım, Tieion Antik Kenti ile Üçburgu mevkisi arasında büyük bir antik yol bulunduğunu dile getirerek, kazılarda ortaya çıkarılan depo temelleri, taş döşeli yol, sikkeler, çanak çömlekler, ok uçları, kandiller, kurşun dirhem ve yazıtlı bir taşın, arkeoloji ve tarih açısından oldukça ilginç bilgiler verdiğini söyledi.

haberler.com, 28.04.2014

DÜNYA TARİHİ BU MÜZEDE HAYAT BULACAK

 

 

Türkiye ve dünya tarihini şekillendiren olaylar ve savaşlar Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde hayat bulacak. Kendi elleriyle yaptığı diorama ve tasarımlarla Hisart’ı kuran, Çuhadaroğlu Holding’in CEO’su Nejat Çuhadaroğlu’nun hobi olarak başlayıp etkileyici bir müzeye dönüşen tarih ve sanat tutkusu sizleri de büyüleyecek.

Türkiye’deki alüminyum sektörünün öncü kuruluşlarından Çuhadaroğlu Holding’in CEO’su Nejat Çuhadaroğlu, iş dünyasında gösterdiği başarıyı şimdi de kültür ve sanat alanında göstermeye hazırlanıyor. Dünyanın ilk ve tek canlı tarih ve diorama müzesi Hisart, T.C. Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldığı onay ve izinle İstanbul’da açılmak için gün sayıyor.

Çuhadaroğlu Holding’in İstanbul Çağlayan’daki Hürriyet Mahallesi’nde bulunan binasının restore edilmesiyle kurulan Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde; askeri materyaller ya da kıyafetler gibi orijinal binlerce objenin yanı sıra Nejat Çuhadaroğlu’nun kendisinin yaptığı yüzlerce diorama (üç boyutlu maket) ile tarih canlandırılıyor.

Hisart, müzecilik anlayışına farklı bir boyut kazandıracak
Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, tarihi “sıkıcı” kılıfından sıyırarak, sıra dışı anlatımıyla merak ve keyif uyandırmayı, tarihe olan ilgiyi artırmayı amaçlıyor. Kendi tarzında “ilk” ve “tek” olma özelliği ile dikkat çeken Hisart, konusunda dünyanın en iyisi olarak, kültür mirasına katkı sağlayan bir müze haline gelmeyi hedefliyor.

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi 1.500 metrekarelik, 6 kata yayılan bir sergi alanından oluşuyor. Müzede, Roma İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu, Kurtuluş Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları, Körfez Savaşı gibi dünya tarihinin oluşumuna etki eden pek çok medeniyet ve olaya ait askeri ve etnografik eserler yer alıyor.

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde sergilenen eserler, savaşlarda kullanılan askeri malzemelerin teknolojik gelişimlerini gösterdiği gibi, savaşlarla birlikte yaşanan sosyolojik, ekonomik ve kültürel etkileşimler ile savaşın görmek istemeyeceğimiz acı yüzüne de ışık tutuyor.

Tarihi içinden görün!
Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, Roma İmparatorluğu döneminden 1990-1991 Körfez Savaşı’na kadar olan geniş kapsamlı bir süreci destansı bir anlatımla sergiliyor. 25 milyon dolar gibi ciddi bir bütçe ile kurulan müzede sergilenen askeri materyallerin hepsi orijinal eserlerden oluşuyor. Müzede yüzlerce diorama ve giydirilmiş manken bulunuyor. “Dünyanın en kapsamlı diorama koleksiyonuna sahip müzesi” özelliğini taşıyan Hisart’ta yer alan dioramalar ve mankenlerin yüzlerindeki ifade detayları Nejat Çuhadaroğlu tarafından yapıldı.

Müzede yer alan dioramaların konuları, tarihi kişi ya da olaylarla da sınırlı değil. Fantastik dünyanın en sevilen kahramanlarının yanı sıra Vikingler, Kızılderililer, Indiana Jones ve korsanlar gibi pek çok ilgi çekecek diorama da müzede sergileniyor.

Sınır tanımayan Hisart koleksiyonu
Birçok özel aksesuar ve silahın yanı sıra örneğine az rastlanır eserler de müzede yer alıyor. Bunlar arasında; özellikle 18’inci yüzyıl başına ait tek örnek olan Zülfikar ağızlı Türk palası, üzerinde Anadolu Selçuklu Devleti damgası bulunan kılıç, Yıldırım Bayezid tuğralı kılıç, çelik üzerine altın sıvama yapılmış miğferler, cellat palası ve Osmanlı ordusunun çeşitli dönemlerine ait askeri materyaller ön plana çıkıyor.

Mustafa Kemal Atatürk ’ün üç ayrı savaşta giydiği kıyafetler, gerçeğine sadık kalınarak birebir yapılmış ve Atatürk modelleri üzerinde sergileniyor. Ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin lider isimlerinden Enver Paşa’ya ait, kendisinin torunlarından temin edilmiş gerçek üniformalar da müzede bulunuyor.

Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollere süslü her biri üç-dört yılda dokunan “Tılsım Gömleği” örneği, Osmanlı ordusunun “Deli Akıncılar”ı, Hanedan-ı Ali Osman Nişanı, çeşitli dönemlere ait Osmanlı sancakları, sarı lacivert renklerin yer aldığı en eski “Fenerbahçe Bayrağı” da yine müzede yer alan eserler arasında... Daha fazlası ise Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde…

Bir iş adamının sıra dışı hikayesi
Ziyaretçilerini tarihin içinde masalsı ve görsel bir yolculuğa sürükleyecek olan Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, Nejat Çuhadaroğlu’nun emeğini, sabrını ve vizyonunu yansıtıyor. Her bir eserde alın teri bulunan Nejat Çuhadaroğlu, 30 senelik maket deneyimini, 25 senelik diorama yeteneğini, 18 senelik koleksiyoner kimliğini ve birikimini Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi ile tarih ve sanatseverlerle paylaşıyor.

Ressam bir anne ve yüksek mimar bir babanın oğlu olarak küçük yaşlarda başlayan resim, heykel ve maket yapma tutkusu yıllar içinde profesyonel bir uğraşa dönüşen Nejat Çuhadaroğlu, ilerleyen dönemlerde yetenek ve bilgisini geliştirerek, tarihi olay ve savaşlarla ilgili dioramalar yapmaya başlıyor.

Dioramaların yanı sıra tarihi obje ve kıyafetlerin restorasyonu ve reprodüksiyonu konusunda da çalışan Çuhadaroğlu’nun, tamamen kendi atölyesinde ürettiği maketleri ve topladığı antika eserleri bir müze oluşturacak sayıya ulaşınca Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nin de temelleri atılıyor.

Tarih ve sanat tutkusu ile sıra dışı bir iş adamı profili çizen Nejat Çuhadaroğlu’nun en önemli hedefi ise, tamamen kendi imkanları ile oluşturduğu görkemli koleksiyonun sergilendiği müzeyi dünyaya tanıtıp, bir dünya markası haline getirmek ve sonrasında hak ettiği değere yakışır bir mekana taşımak.

*Diorama Nedir? Diorama, gerçek veya kurgu bir olayın, anın veya hikayenin üç boyutlu olarak modellenmesidir. Sergi amacıyla yapılmış üç boyutlu büyük tablo olarak da tanımlanabilir. Diorama sözcüğünün kökeni Fransızcadır ve 1823 yılında bu dilde kullanılmaya başlamıştır. Fransızcaya Yunanca’dan girmiş olan ve "içinden" anlamına gelen dia sözcüğü ile "görünen" anlamına gelen orama (panoramadaki gibi) sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş dioramanın eş anlamlı sözcükleri “cyclorama” ve “panorama”dır.

Genellikle müzeler veya sergiler için yapılan dioramalar gerçek boyutlarında olabileceği gibi belli ölçeklerde küçültülerek de yapılabilirler. Bir olayın veya anın canlandırılması söz konusu olduğu için dioramalarda birden fazla obje belli bir kompozisyon oluşturacak şekilde yer alır.

Radikal, 28.04.2014

İNŞAAT ALANINDAN TARİHİ KALINTILAR ÇIKTI

 

 

Bartın'ın Kurucaşile İlçesi'nde yapımına başlanan tekne imal, bakım-onarım ve çekek yeri projesi temel kazısında tarihi kalıntılar ortaya çıktı. Çalışmanın durdurulduğu inşaat alanı korumaya alındı.

 

Sınırlı Sorumlu Tekkeönü Piri Reis Sanayi Sitesi Yapı Kooperatifi tarafından Ovatekkönü Köyü mevkisinde 1 hafta önce yapımına başlanan inşaatın temel kazısı sırasında taş duvar ve küp kırıkları ortaya çıktı. Durumun haber verilmesi üzerine Amasra Müze Müdürlüğü ekipleri kazı alanında inceleme yaptı. Çıkan kalıntılar incelenmek üzere götürülürken, inşaat çalışması durduruldu. Jandarma, kazı alanının etrafına şerit çekerek önlem aldı.

 

Amasra Müze Müdür Vekili Yeşim Ozan, temel kazı alanında yaptıkları incelemede taş duvar ve kırık küp parçaları bulduklarını belirterek şöyle dedi: “İnşaat çalışmalarını durdurarak, alanı koruma altına aldık. Şu anda hangi döneme ait olunduğu konusunda herhangi bir tespitimiz yok. Hazırlanan raporları Karabük Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'na göndereceğiz. Bundan sonraki süreçle ilgili kararı orası verecek.”

Evrensel, 28.04.014

KIZILTEPE'DEKİ ERMENİ HÖYÜĞÜ'NDE TALAN DURMUYOR

 

 

Mardin Kızıltepe'de Telermen Höyük tahribatı devam ediyor. İlk yerleşim yerlerinden bir olduğu düşünülen prehistorik döneme kadar uzanan Telermen Höyük'de iş makinaları harıl harıl çalışıyor. Mardin Müzesi ise şikayetlere rağmen işlem yapmıyor. Kızıltepe Belediyesi arkeolojik alanın tahribatına göz yumarken, bölgede fotoğraf çekmek bile yasak.

 

Radikal 2012 yılı Haziran ayında Telermen Höyük'de yaşanan tahribatı dile getirmişti. Arkeolog Nezih Başgelen gezi sırasında burada yaşanan tahribatı gözlemlemiş, gizli de olsa fotoğraflar çekerek höyüğün kurtarılması için Kültür ve Turizm Bakanlığı başta olmak üzere Mardin Müzesi, Mardin Valiliği’ne durumu belgeleriyle bildirmişti. Ancak aradan geçen 2 yıla rağmen höyük her geçen gün makinaları ile kazılarak biraz daha yok edildi. İmar izni verilen ve bugün 'Tepebaşı mahallesi' olarak bilinen alanda höyükten geriye sadece askeri alan kaldı.

Telermen Ermeni höyüğü anlamına da geliyor. Höyüğün eteklerinde Ermenilerce meskun edilmiş aynı isimli bir de köy bulunuyor. Kızıltepe’ye adını veren höyük askeri alan olarak da kullanılıyor. Bugün Kızıltepe’nin içinde Tepebaşı Mahallesi ismiyle yer alan ve Heremhedad ile beraber muhtemelen civardaki ilk yerleşim yeri olan Telermen Köyü, tepenin güneydoğu eteklerinde kurulmuştu. Telermen ile Dunaysir birbirinden bağımsız yerleşim yerleriydi. Bu iki yerleşimin aralarına sonradan kurulan yeni mahalle ile birleştirildi. Höyüğün bir kısmı askeri alan olarak koruma altındaydı. Ancak mahalleye bitişik höyük çok katlı apartmanların istilasına uğradı. Halen hafriyat ve inşaat çalışmalarının sürdüğü höyük, ciddi bir yağmaya uğradı. Hafriyat çukurlarının içinde anıtsal kerpiç mimarinin yanı sıra çok sayıda arkeolojik malzeme olduğu görülüyor.

Mardin Müzesi bölgeye gidememekten, can güvenlikleri olmadığından şikayet ediyor. Oysa bunu adı sadece göz yummak. Güneydoğu Anadolu tarihi için çok önemli olan binlerce yıllık geçmişin izlerini barındıran Telermen Höyük için arkeologlar acil yardım çağrısında bulunuyor. Bir an öce iş makinalarının bölgeden uzaklaştırılıp, bilimsel kazıların başlatılması talep ediliyor.

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 28.04.2014

İSTANBUL RESİM VE HEYKEL MÜZESİ'NDE NE OLUYOR?

 

 

Türkiye’nin ilk sanat müzesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, restorasyon çalışmaları sırasında ani bir kararla yer değiştirdi. Sanatçılar ve uzmanlar müzedeki dönüşümün önüne geçebilmek adına ‘Müzemi İstiyorum’ adlı bir panelle harekete geçti.

 

Türkiye’nin ilk modern ve tek kamusal sanat müzesi İstanbul Resim ve Heykel Müzesi, 1937’den 2012 yılına kadar Dolmabahçe Sarayı Veliaht Dairesi’nde konumlanmıştı. Müze, 1970'lere kadar ülkenin tek sanat müzesiydi. 2007 yılında kaynak bulma sorunu nedeniyle kapatılan müze 8 yıllık bir aradan sonra restorasyon çalışmalarının bitirilip açılması beklenirken tüm koleksiyonu ani bir kararla Tophane Antrepoları’ndan 5 numaralı antrepoya yerleştirildi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün bu kararda etkili olduğu biliniyor. Bu süreçten itibaren dile getirilen kamusal talepler, müzenin hayatta kalma süreci ve konuya uzmanların katılımının sağlanması ve bugün de sürmekte olan belirsizlikler karşısında yanıtlar bulmak amacıyla Cumartesi günü Görsel Sanatlar Derneği Platformu (GSD_P)’nun öncülüğünde ‘Müzemi İstiyorum’ paneli gerçekleştirildi. Panel, görsel sanat hafızasının korunması, geliştirilmesi, günümüze uzanması ve geleceğe taşınabilmesi için adına önemli bir adım oldu.

 

Müzenin değiştirilen isminden, kimliğine, mimari gereksinimlerinden geleceğine dair bir bellek oluşturmak adına düzenlenen “MÜZEMİ İSTİYORUM – İstanbul Resim Heykel Müzesi ve Geleceğini Düşünmek” başlıklı panelde, katılımcılar müzenin gerçek anlamda tek kamusal müze olarak sahiplenilmesi ve bir diyalog arayışının gündeme getirilmesi konusunda taleplerini dile getirdi ve tartışmalar da bu yönde ilerledi.

 

Muhatap yok, birliktelik var
Müzenin geçmişi ve şu an içinden geçtiği süreç, müzenin yönetimi, kimlik ve koleksiyon politikaları, müze tasarımı ve mimarisi ve müzenin nasıl toplumsallaşabileceği ve sahiplenileceği gibi temel sorunların başlıklar halinde tartışıldığı panelde ilk konuşmayı eski Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Rektörü Rahmi Aksungur yaptı. Rahmi Aksungur müzenin kuruluşu, tarihi ve kuruluşundan bu güne değişen politikaları ve şu an gelinen noktadaki değişen yönetmelikler ve meclis kararı hakkında bilgiler verdi. Yusuf Taktak ise bu alanda uzmanların örgütlenme eksikliklerinden bahsetti ve müzecilik kavramının hala oturmamış olması sebebiyle ‘yaşayan müze’ kavramının bugün çok yanlış anlaşıldığını belirtti. Müzenin eski tabelasının sökülerek yeni yerine Resim Müzesi, Tablo Müzesi ya da Çağdaş Sanat Müzesi gibi bilimsel olmayan isimler verilmesinin düşünülmesinin de bunu yansıttığını söyledi. MSGSÜ Sanat Tarihi bölümünden Burcu Pelvanoğlu ise yaptıkları çalışmaların, hazırladıkları taslakların bu süreçte sergilerin planlaması ve de yeni müze inşası sırasında dikkate alınmadığını belirtti.

 

 

Katılımcıların Resim – Heykel Müzesi’ne ait koleksiyonun korunması, taşınması ve sergileniş biçimlerindeki eksiklikler ile ilgili endişelerini belirttikleri panelde, idarecilerin kimseye danışmadan birçok önemli kararı alıp, uygulama esnasında temel sergileme ve müzecilik ilkelerinden çok uzak davranıldığı ve kamuya ait bir alana bu şekilde müdahale edilemeyeceği belirtildi. Katılımcılar, panele katılması talep edilen Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’nden resmi bir sözcünün olmaması nedeniyle de tepki gösterdi. Bu konuyu tartışmak için uzun süredir karşılarında bir muhatap bulamadıklarını belirttiler. Avukat Pınar Sönmez ise sürecin hukuki boyutuyla ilgili olarak ‘Türkiye’de hukukun durumu neyse Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun da durumu aynıdır’ dedi. Murat Germen ise Gezi direnişinden sonra artık bu tür her yere sıçramış olaylara karşı ortak tepki vermenin yollarını hızlıca aramak gerektiğini söyledi. Sanatçı Mürüvvet Türkyılmaz ise: ‘Sanatçı olarak en büyük sorunun muhatabımızı bulamamak olduğunu düşünüyorum. Sokağı yaşadık. Şimdi müzeyi tartışıyoruz. Müze nerede? Sokakta değil mi? Gezi’de küresel ölçekte, en çok da insani ölçekte.’ dedi.

 

Eski MSÜ Resim ve Heykel Müzesi Müdür Yardımcısı Tomur Atagök ise müzelerin eskisi gibi Milli Eğitim Bakanlığı’na bağlı olmasının daha doğru olduğunu söyledi. Her müzenin koleksiyon politikası yazılı ve açık olmalıdır dedi ve müdür yardımcılığı görevini sürdürürken yapmaya çalıştığı değişikliklerin karşılık bulmadığını da söyleyen Atagök, eski danışma kurulunun dağıtılarak yerine yeni bir kurul oluşturulduğunu, fakat bu kurulun da kağıt üzerinde bir danışma kurulu olduğunu ve süreçten onların da tamamen habersiz olduğunu söyledi.

 

Yeni mimari düzenleme çok tartışılıyor
Tophane’de yeni yapılacak olan müze binasıyla ilgili çekincelerin de tartışıldığı panelde katılımcılar, yeni müze binasının mimarı olan Emre Arolat’a bina hakkındaki endişelerini yansıttı. Binanın AVM mimarisi ve son dönemde büyün dünyada yayılan ikon mimari tarzına çok yakın olduğu, sanatın ve kültürün endüstrileşmesi ve piyalaşmasının hızla buraya da sıçradığı ve içerideki koleksiyondan çok binanın ön plana çıkarılıyor oluşu, bu durumun mimari olarak koleksiyonların, sergilerin ihtiyacını karşılayamaz olma ihtimali üzerine yapılan konuşma sırasında Burçak Madran; ‘müzeografi ve müzeoloji uzmanı olmadan bir müze yapılmasını, dünyanın neresinde olursa olsun düşünemiyorum’ diyerek ifade etti.

 

‘TÜSAK her yerde, sanat muhafazakarlaştırılıyor’
Sanat tarihçisi Ali Artun ise: 'Müzeler, artık metropolleri markalandıran mimari gösteriler. Bu durumu onayladığımdan değil, ama olgusal olarak yaşanan bütün dünyada bu.

 

1937’de kuruluşundan beri müzenin yer aldığı Milli Saraylar Resim Koleksiyonu, müzenin modernleşmeye bağlı anlatısını tersine çeviriyor. Resim ve Heykel Müzesi’nin aklını, bilgisini, temsiliyetini, sembolizmini tersine çeviriyor. Yeniden Osmanlı hanedanının zenginliği ve egemenliği sergilenmekte. Yeni müzede monarşi tarihine karşı kurulan modern ve ulusal bir tarih sahnesi okuyamazsınız. Talimatname gibi açıklandı, sanat muhafazakarlaştırılacak. İstanbul Resim ve Heykel Müzesi’nin tasfiye edilmesi bu politikanın uygulamasıdır. Yoğun bir sansür, TÜSAK ve dramatik sanatların imha edilmesiyle ortaya çıkıyor. Modernleşmeyi simgeleyen mimariyi tahrip etmekle ortaya çıkıyor. İmparatorluk rejimine ait mekanların restore edilmesini görüyoruz. AKM yıkılıp Kışla’nın ihya edilmesi gibi. Resim heykelin tasfiyesiyle ilgili haberleri hatırlarsanız 2011-12 yılında medyatik manevralarla bu iş gerçekleştirildi. Cumhurbaşkanı medyanın ifadesiyle art arda baskın düzenledi ve gördükleri mezbelelik nedeniyle şoka uğrayan heyetler akademiyi karalamaya başladı. Oysa bu tablonun sorumluğu restorasyona yanaşmayan mali baskılarla kötürümleştiren Meclis başkanı. Aynı dönemde kendi müzesine baskın düzenleyen denetim müzeden eserlerin çalınmasına göz yummuş. Düzmece baskılar sonucunda veliaht dairesi müzenin elinden alınıp 75 yıl sonra iade ediliyor. Tarih ters yüz ediliyor. Saray, böylece moderniteden temizlenmiş oluyor. Bir sarayı müzeye vermeyeceksiniz de nereye vereceksiniz?

Sol Haber, 28.04.2014

BİLİNMEYEN BAŞYAPIT SATILIYOR

 

Türk resminin en önemli isimlerinden Osman Hamdi Bey’in 1882’den günümüze gizli kalmış bir başyapıtı ortaya çıktı. 2004’te ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ isimli eseri 5.5 milyon liraya satılarak rekor kıran Osman Hamdi’nin ‘Cami Önü’ konulu eserinin bu kez müzeyedeye çıkış fiyatı 10 milyon lira ile satış rekorunun üzerinde.

 

TAM 132 yıldır gizli kalmış bir Osman Hamdi tablosu kalın kadife bir perdenin arkasından gün ışığına çıkmak için gün sayıyor şu günlerde. Antik AŞ’nin 24 Mayıs Cumartesi günü Shangri-La Otel’de gerçekleştireceği müzayedesinde yer alacak tablo bugüne kadar satışa sunulan en önemli Osman Hamdi Bey eserlerinden biri olarak gösteriliyor. ‘Cami Önü’ konulu eser tuval üzerine yağlıboya, imzalı ve 1882 tarihli. Osman Hamdi Bey’in Mekteb-i Sanayi-i Nefise-i Şahane’yi, bugünkü adıyla Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ni kurduğu yıl olan 1882’de tamamladığı eser, eski Gebze Belediye Başkanı Mustafa Zeki Bey koleksiyonundan günümüze gelmiş. Duvarında asılı olduğu köşkte, ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’nin kırdığı fiyat rekorundan sonra genelde üzeri kadife bir perdeyle kapalı olarak saklanmış. Şimdi ilk kez müzayede salonuna gelerek sanatseverlerle buluşacak tablo, 12 ve 24 Mayıs tarihleri arasında Antik AŞ’de sergilenecek.

16 insan figürü var
‘Cami Önü’ adlı eserinde Osmanlı mimarisinin ince işçiliği ve süslemelerdeki detaycılığını tuvale yerleştirdiği 16 insan figürü ile zenginleştiren Osman Hamdi Bey, eski Osmanlı günlük yaşamının ruhunu etkileyici bir kompozisyonla anlatmış. Tuval üzerine yağlıboya eser, 185 x 100 cm ebatları ile ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ adlı tablosundan sonra bilinen en büyük Osman Hamdi Bey eserlerinden biri. Antik AŞ müzayedesinde satışa sunulacak eser 10 milyon lira açılış rakamı ile müzayedeye çıkıyor.

 

HER ESER BİR REKOR

 

 

Pera Müzesi’nin 2004’te o dönemin rakamlarıyla 5.5 trilyon liraya (3.9 milyon dolar) satın aldığından beri Türkiye’nin en değerli eseri olan ‘Kaplumbağa Terbiyecisi’ müzayede sonrasında Türkiye’nin en çok tanınan tablosu olmuştu. 2008’de Londra’da satılan ‘İstanbul Hanımefendisi’ 8 milyon lirayla (6.5 milyon dolar) rekor kırdı. 2012 yılında Sotheby’s ‘Kuran Okuyan Adam’ isimli eseri 3 milyon pounda sattığını açıklarken yine 2012 yılında Antik A.Ş. müzayedesinde ‘Vazo Yerleştiren Kız’ konulu tablo 3.2 milyon liraya satıldı. 2010 yılında Dr. McRae tarafından Pennsylvania’da müze arşivinde bulunan ‘Cami Kapısı’ konulu tablo Pera Müzesi’nde sergilenerek sanatseverlere sunulmuştu.

 

Özgün tarzını yansıtıyor

Prof. Edhem Eldem: “Eser 1882 tarihli olması nedeniyle önemlidir. Bursa Yeşil Cami’nin taç kapısını ve önünü tasvir etmiştir. Benzer eserlerinde olduğu gibi bu tuvalde de Osman Hamdi Bey camin önüne gerçekte bulunmayan basamakları ustalıkla koyarak figürlerine hareketli bir sahne oluşturmuştur. Osmanlı mimarisini kullanarak, ön planda feraceli, yaşmaklı ve şemsiyeli kadınlar, erkekler, satıcılar ve dilenciler gibi ‘tipik’ Osmanlı karakterlerini sahneye koyan bu tablo, sanatçının kendine özgün tarzını yansıtan önemli eserlerindendir.”

 

Büyük bir heyecan duyuyoruz

Turgay Artam: “Antik AŞ olarak Türk resminin usta ismi Osman Hamdi Bey’in başyapıt bir eserini ilk kez gün ışığına çıkarmaktan büyük bir heyecan ve onur duyuyoruz. Evlerde gizli kalmış eserleri toplumla paylaşarak hak ettikleri değerlere ulaşmasını sağlamak ve Türk sanatçısının hak ettiği saygıyı görmesi en büyük hedefimizdir. ‘Cami Önü’ tablosunun günümüze kadar korunmasını sağlayan ve eseri toplumla paylaşan eser sahibi hanımefendiye teşekkür ediyoruz.”

Hürriyet, Haber: İhsan Yılmaz, 28.04.2014

DEV MÜZEDE GERİ SAYIM

 

52 milyon lira maliyetle 55 bin metrekare alan üzerine kurulan Hatay'daki Antakya Müzesi'nin yüzde 70'i tamamlandı. Eserler yeni yerlerine taşınıyor. Mekan ziyarete açılınca, dünyanın en büyük mozaik sergileme alanına sahip müzesi unvanına sahip olacak.

 

 

Antakya'da yapımının yüzde 70'i tamamlanan Arkeoloji Müzesi'nde sona yaklaşılıyor. Çalışmalar bitince mekan, dünyanın en büyük mozaik sergileme alanına sahip müzesi olacak. 2011 Haziran'da inşaatına başlanan ve 52 milyon TL'ye mal olacak yeni müzede tarihi eserler ve mozaikler tamamlanan bölümlere taşınmaya başladı. 55 bin metrekare üzerine kurulu olan müze 11 bin 700 metrekarelik sergi alanına sahip ve bu alanın 5 bin metrekaresi mozaiklere tahsisli. Müzede, MÖ 4 bin 500'den günümüze olan değişim canlandırmalarla yerli ve yabancı turistlerin beğenisine sunulacak.

 

 

ÇOCUKLAR UNUTULMADI
Hatay Valisi Celalettin Lekesiz SABAH'a müzenin yapım süreciyle ilgili detayları anlattı. Vali Lekesiz, " Hatay'ın tarihini incelediğinizde insanlığın ortak macerası, tarihinin yazıldığı önemli merkezlerden biri. Bu zenginlikler mutfağa, örfe, geleneğe ve el sanatlarına yansımış. Bu yeni müzeyle birlikte tarihin tamamını burada tüm dünyaya sunacağız. Müze, sadece Hatay'ın değil aynı zamanda Türkiye'nin kültürel değerini arttıracak bir müze olacak" diye konuştu. Müzenin toplam kapalı alanının 33 bin metrekare olacağını belirten Lekesiz, "55 dönümlük bir arazi üzerine kuruldu. Kapalı sergileme alanı 11 bin metrekare. Her türlü aktivite alanları bulunacak. Çocuklar için özel düzenlemeler yapıldı. 235 kişilik sempozyum için konferans salonu dizayn ediyor. 21 lahit lahit, 86 heykel, 10 dönem canlandırması olacak. 6 maket, 6 sütun ve sütun başlığı yer alacak..." dedi.

 

TAŞINMA İŞLEMİ BAŞLADI
Müzede 55 vitrin, 291 farklı zaman dilimini yansıtan 943 adet sikkenin sergileneceğine dikkat çeken Vali Lekesiz sözlerini şöyle sürdürdü: "Bu haliyle dünyanın en büyük mozaik sergileme alanına sahip müzesi olacak. 3 bin 500 metrekarelik bir mozaik sergilenecek. Yeni çıkarılan mozaiklerle birlikte bunlar da müzede yerlerini alacak. Artık 'yerimiz yok' diye çıkarılan eserleri tekrar toprağın altına gömmeyeceğiz. Müzenin buraya kazandırılması Başbakan'ın önem verdiği iradesi önemli. Bizlere düşen mahallinde bunun hayata geçmesine katkı sunmak." Arkeoloji Müzesi Müdürü Nilüfer Sezgin ise yeni müzede bugüne kadar hiç görülmemiş eserlerin sergileneceğini söyledi. Taşınma işlemlerinin devam ettiğini aktaran Sezgin, şuan hali hazırda teşhir tanzimini tamamladıkları 971 metrekare mozaiğin bulunduğunu söyledi.

'Talep çok, biten bölümleri mayıs ayında açabiliriz'
Hatay Valisi Celalettin Lekesiz yaptığı açıklamada müze ve açılma tarihi için şöyle konuştu: "Ziyaretçiler, binlerce yıl öncesine tarihe yolculuk yapacaklar. Hassasiyet arz eden ince işçiliklerin yapıldığı çalışma dönemine girildi. Kronolojik sırayla sergilenmesi ciddi bir zaman alıyor. Tamamı bu yılın sonunda bitmiş olacak. Hem yurtiçinden hem de yurtdışından yoğun talepler var. Özellikle seyahat acenteleri ve tur şirketleri sürekli 'Burayı bir an önce açın' diye talepte bulunuyorlar. Bakanlıkla görüşüyoruz. Uygun görürlerse tamamlanan bölümlerini önümüzdeki ay, kalanını ise yıl sonunda açarız..."

Sabah, 28.04.2014

8 BİN YIL, OCAĞA DİRENİYOR

 

 

Tarihi MÖ 5. yüzyıla dayanan kaya resimlerine sahip Beşparmak Dağları (Latmos) yıllardır taşocağı tehdidi altında. Bölgede bulunan 6 taş ocağından Feldspat minareli çıkarılıyor. Bu mineralden seramik, banyo ve tuvalet taşı üretiliyor. Doğaseverler, kaya resimlerinin yanı sıra biyolojik zenginliğe de sahip dağların Milli Park yapılması için çalışmalarını sürdürüyor ancak ocaklar da çalışmaya devam ediyor.

 

Aydın ve Muğla arasında bulunan ve tarihte “Kutsal Dağ olarak adlandırılan Beşparmak Dağları erken döneme ait antik kente sahip. Latmos bölgesi uzmanlar tarafından Anadolu arkeolojisinin en önemli keşfi olarak adlandırılıyor. Bölge, kayaların doğal aşınmaları nedeniyle dünyada az görünen coğrafya parkı niteliği taşıyor. Latmos ayrıca Türkiye’nin en büyük fıstık çamı ormanlarından biri olma özelliği taşıyor. 

 

Karakulak da burada

1994’te Arkeolog Dr. Anneliese Peschlow tarafından keşfedilen MÖ 5. ve 6. yüzyıla ait 170 kaya resmi de Latmos’ta yer alıyor. 13 tarihi manastırın bulunduğu bölgede dünyada yok olmak üzere olan 22 çeşit bitki ile yabani kedi türü olan Karakulak ve Kuyruklu Kartal da bulunuyor.

 

Ekosistemi Koruma ve Doğa Sevenler Derneği (EKODOSD) Başkanı Bahattin Sürücü, Latmos’un taş ocağı çilesini bitirmek için yıllardır mücadele verdiklerini dile getirdi.  

 

“UNESCO’YA BAŞVURDUK”

Sürücü ayrıca şunları söyledi: “Bölgenin Milli Park ilan edilmesi için Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na ve Kültür Varlıkları Koruma Bölge Kurulu’na buranın tescillenmiş kalıntıları ve biyolojik zenginliğine dair bir rapor sunduk. Bunun yanı sıra UNESCO’ya da başvurduk. Ancak taş ocaklarının faaliyetleri sürdüğü için bu kurumlardan kısa sürede cevap gelmesi gerekiyor. Burada binlerce kaya var. Hepsinin altına bakamadığımız için ne kaybettiğimiz belli değil. Bu zenginlik eşsiz ancak çıkarılan mineral Türkiye’de başka yerlerde de var.” 

 

Piskoposluk merkezi oldu

Kaynaklara göre, MS 7. yüzyılda bölgeye ilk manastırları Sina Yarımadası ve Yemen’den gelen Hıristiyan rahipler inşa etti. Manastırların sayısının artmasının ardından bölge 9. yüzyılda bir piskoposluk merkezi haline geldi.

Taraf, Haber: Billur Özgül, 28.04.2014

KABE'NİN SÜTUNLARI HELENİSTİK ÇIKTI

 

 

Osmanlı mirası olarak yüzyıllardır korunan Kabe’deki revakların söküm işlemi tamamlandı.Revakların üzerine konulduğu sütun ve kaidelerin bazılarının Helenistik döneme ait olduğu ortaya çıktı.

 

Kabe’ye 1573-1577 yılları arasında Sultan İkinci Selim ve oğlu Sultan Murat döneminde inşa edilen Osmanlı revaklarının, Kasım 2012’de başlanan söküm işlemi bitti.

 

Revakların yıkılıp yıkılmayacağı uzun yıllar İslam aleminin tartışma konusu oldu. Kabe’yi Genişletme Projesini üstlenen Bin Ladin Grubu, revaklarının yenilenmesi için Türkiye’de tarihi eser restorasyonu konusundaki en büyük şirketlerin biri olan Gürsoy Grup’la anlaştı.

 

2 BİN 754 PARÇA TAŞINDI

Türkiye’den Arabistan’a giden bir ekip revakları söküp temizledi. Sandıklar içine konulan 496 sütun, 881 kaide, 152 kubbe, 232 küçük kubbe ve 993’ü parapet toplam 2 bin 754 parça Müzdelife’deki restorasyon alanına taşındı.

 

KUBBELERİN SIRRI

Revakların incelenmesi esnasında Suudi ve Türk uzmanlar, kubbelerin inşa ediliş şekliyle ilgili 450 yıldır gizli kalmış olan bir sürprizle karşılaştı. Bu benzersiz kubbelerin inşa ediliş şekli daha önce hiçbir İslami mimaride bulunmayan bir teknikle yapılmıştı. Sürpriz olan bir diğer bulgu ise sütunların ve kaidelerin birçoğunun Helenistik döneme (İslamiyet öncesi) bazılarının Emevilere, bazılarının ise Abbasilere ait olduğu. Tahminler, bu sütunların Kabe’ye dışarıdan taşınan taşlarla birlikte geldiği yönünde.

 

KABE İLE GÖZ TEMASI

Hızla devam eden tavaf alanının genişletilmesi projesinde, revakların seviyesi, tavaf alanı ile aynı seviyeye indirgenip 27 metre kadar içeri taşınacak. Böylece hem tavaf alanı genişleyecek hem de tavaf alanında seviye farkı ortadan kalkacak. Aynı zamanda tavaf edenlerin Kabe ile göz temasını sağlayabilmesi imkanı sağlanmış olacak. Bu çalışmalar sonrasında tavaf alanı kapasitesinin yaklaşık 3 katına çıkacak. Daha önce 50 bin kişi olan tavaf kapasitesi, metrekare başına 3 kişinin tavaf etmesi durumunda, 150 bin kişiye ulaşacak.

 

ORİJİNALİ GİBİ YAPILACAK

Şirket, orijinal revaklarda kullanılan taşların gelmiş olduğu Şemasi Dağı’ndan taşlar kesip, bunları yeni inşa edilecek ve tavaf alanıyla aynı hizada olacak olan sütunların etrafına, orijinal revaklarda bulunanlarla görünüş değişikliği olmayacak şekilde işleyip montajını yapacak.

Hürriyet, Haber: Fatma Aksu, 27.04.2014

CERVANTES'İN MEZARI ARANIYOR

 

İspanyol yetkililer, başkent Madrid'deki bir manastırda Don Kişot'un yazarı Miguel de Cervantes'in mezarını bulmak için çalışma başlatılacağını açıkladı.

 

Cervantes’in kemiklerini bulmak için yeraltı radarı kullanılacak. Yeraltının taranması, kemiklerin çıkarılması ve analizinin birkaç ay alabileceği belirtiliyor. 1616’da yoksul bir insan olarak ölen Cervantes, İspanya’nın en önemli yazarlarından. Cervantes, yeryüzünde en fazla okunan ve farklı dillere çevrilen romanlardan biri olan Don Kişot’u yazdıktan sonra ‘modern romanın babası’ olarak anılmaya başlanmıştı. Yazarın mezarı Trinitarians Manastırı'nda aranacak. Kayıtlarda Cervantes’in 22 Nisan 1616’da öldüğü ve ertesi gün manastırın kilisesine gömüldüğü geçiyor ama mezarın tam yeri bilinmiyor. Gelecek yıl yazarın ölümünün 400’üncü yıldönümü dolayısıyla etkinlikler düzenlenecek.

Radikal, 27.04.2014

648 YILLIK ÇİVİSİZ CAMİ DÜNYA KÜLTÜR LİSTESİNDE

 

 

Tek bir çivi bile kullanılmadan ahşap bindirme tekniğiyle yapılan Kastamonu'nun Kasaba Köyü'ndeki Mahmutbey Camii, UNESCO Dünya Kültür Mirası'na aday gösterildi.

 

Türkiye bu yıl 13 tarihi eserin Dünya Kültür Mirası Geçici Listesi'ne alınması için BM Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü'ne (UNESCO) başvuruda bulundu. Aralarında Muğla'daki Kaunos antik kenti, Kırşehir'deki Ahi Evran Camii ve Mardin'deki Mor Yakup Kilisesi gibi çok kıymetli eserlerin bulunduğu liste, UNESCO tarafından olduğu gibi kabul edildi. Bu başyapıtlardan biri de Kastamonu'daki Kasaba Camii. Diğer ismi Mahmutbey Camii olan ibadethanenin aday listeye alınması Kastamonuluları çok mutlu etti. Caminin üç kez çalınan ve daha sonra bulunan kapısı, Türkiye'deki şaheserlerden biri... Caminin yapımında kullanılan ağaçların geyiklerle taşındığı rivayet ediliyor.

BEYLİKLER DÖNEMİ ŞAHESERİ
Kastamonu merkeze 20 kilometre uzaklıktaki Kasaba Köyü'nde bulunan cami, Candaroğlu Beyliği döneminde 1336'da inşa edilmiş. İbadethanenin yapımında çok sayıda Türk ve Ermeni usta çalışmış. Mahmutbey Camii'nin imamı Hüseyin Al caminin mimarisi üzerine araştırmalar yapan bir din adamı. Al, her biri 8 metre olan dört ahşap sütun üzerine oturtulmuş olan tavan kısmının caminin en önemli bölümü olduğunu söylüyor. Gerçekten tavan Selçuklu döneminde ve beylikler sırasında kullanılan geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiş. Söz konusu tavan bindirme usulüyle üst üste konularak yapılmış. Cami yapılırken tek bir çivi bile kullanılmamış, geçme ve bindirme tekniği uygulanmış. Bu eşsiz güzellikteki eser, çivisiz bir yapının dayanıksız olacağını ve en ufak depremde yıkılacağını düşünenleri yanıltan en önemli örnek. Caminin kuruluşundan bugüne kadar geçen 7 asır boyunca bölgede yüzlerce deprem olsa da eserin içindeki tek bir ahşap parçası, diğerinden ayrılmamış.

JAPONLAR AKIN EDİYOR
Yer sarsıntıları sonucunda binanın durumunu anlamak için caminin mihrap kısmına iki mermer sütun konulmuş. Her depremden sonra 'denge sütunu' adı verilen döner sütunlar kontrol edilmiş. Dönmeyi sürdürüyorsa, yapı yerinden oynamamış, badirelere rağmen sağlamlığını korudunu gösterirmiş. Kastamonu Vakıflar Bölge Müdürlüğü tarafından üç yıllık titiz bir restorasyon sonucu sağlamlaştırılan Mahmutbey Camii, Candaroğlu hükümdarlarından Adil Bey'in oğlu Emir Mahmut Bey tarafından taş ve ahşap kullanılarak inşa ettirilmiş. Cami, özellikle Japon turistlerden ve son dönemde Çin'den gelen gezginlerden büyük ilgi görüyor. Çünkü bu ahşap tekniği ve bezemeler, Uzakdoğu'da da eski çağlardan beri kullanılıyor. Çin'in uygarlık merkezlerinden biri olan Şian'da 742'de inşa edilen Büyük Camii'de de aynı teknik kullanılmış. Yeryüzünün en önemli camilerinden biri olan eserin duvarlarında 60 ahşap levha üzerine oyularak işlenmiş Kuran ayetleri var. Camiyi gördüğümde çok etkilenmiştim. Mahmutbey Camii'ne ilk gidişimde de aynı şaşkınlığı ve sevinci yaşadım. Tavandaki işlemeleri görebilmek için dakikalarca yukarı bakmaktan boynum ağrıdı. Caminin imamı "Rahat olun beyefendi, halının üzerine sırt üstü uzanıp güzel güzel izleyin" deyince şaşkınlığım daha da artmıştı. İmamın dediğini yaptım.

TAVAN DEĞİL SANKİ GÖKYÜZÜ
Tavan sanki gökyüzüydü ve binlerce yıldız parlıyor gibiydi. Tavandaki usta işi rengarenk motifler hiç solmadan öylece duruyordu. Çünkü kök boyalarla yapılmıştı. Cami sadece yaz aylarında kullanılıyor çünkü ibadethanede elektrik tesisatı ve ısıtma sistemi yok. Eserin bir elektrik kontağı sonucu yanma tehlikesine karşı tesisat çekilmemiş. Isıtma için soba da kullanılmıyor. Bu yüzden kışın soğuk oluyor. Caminin kapısı bir başyapıt. Yekpare ağaçtan, iğneyle oyularak işlenen motifleriyle dikkat çekiyor. Bu şaheser sadece ziyaretçilerin değil, eski eser kaçakçılarının da ilgi alanına giriyor. 1950'li yıllarda kapı sökülerek çalınıyor. İki ay sonra yakın bir köyün mezarlığında bulunup yerine takılıyor. 10 yıl sonra hırsızlar kapıyı tekrar söküyor ama taşıyamadıkları için bırakıp kaçıyor. Hırsızlık olayından yine 10 yıl kadar sonra 1977'de tarihi eser kaçakçıları bir kez daha sahneye çıkıyor ve kapıyı sırtlayıp götürüyor. Türkiye bütün dünyayı ayağa kaldırıyor. Uluslararası Polis Teşkilatı Interpol harekete geçiyor. Sıkıştıklarını anlayan kaçakçılar, üç ay sonra kapıyı Manisa'daki İstiklal İlkokulu'nun bahçesine bırakıp ortadan kayboluyor. Kapının tekrar çalınma riskine karşı bir imitasyonu yapılarak camiye yerleştiriliyor, orijinali ise Kastamonu Liva Paşa Konağı Etnografya Müzesi'nde sergileniyor. Yolunuz bu müzeye düşerse, caminin kapısını mutlaka görmelisiniz.

Listeye giren yerlerde turizm patlaması yaşanıyor
UNESCO'nun Dünya Kültür Mirası'nın kalıcı listesine girmek kolay değil. Önümüzdeki altı ay içinde UNESCO'dan uzmanlar gelecek ve yerinde değerlendirme yapacak. Şartların yerine getirildiği görülürse mesele kalmayacak ama eksikler varsa iki yıl beklenecek. Hem devletin hem de yerel halkın korumaya yönelik ilgisinin sürdüğüne karar verilirse kesin listeye alınacak. Dünya Mirası Listesi'nde Türkiye'den 11 eser ve bölge yer alıyor. Bu liste çok önemli çünkü sıralamaya giren yerler BM tarafından bütün insanlığa tanıtılıyor. Böylece muazzam bir turizm patlaması yaşanıyor.

Türkiye'deki Dünya Kültür Mirasları

Kapadokya ve Göreme Milli Parkı

Divriği Ulu Camii ve Darüşşifası

İstanbul'daki tarihi yerler

Hattuşaş: Hitit başkenti

Nemrut Dağı

Pamukkale ve Hierapolis Milli Parkı

Ksantos-Letoon

Safranbolu

Truva (antik şehir)

Edirne Selimiye Camii ve Külliyesi

Konya neolitik dönem Çatalhöyük kalıntıları


Sabah, Haber: Ersin Kalkan, 27.04.2014

TOPKAPI'DA ZİYARETÇİ REKORU

 

Türkiye genelindeki müze ve ören yerlerinden elde edilen gelir, son 11 yılda yüzde 1150 oranında artarak, 26 milyon liradan 299 milyon 201 bin liraya yükseldi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı verilerine göre, geçen yıl ülke genelindeki müze ve ören yerlerini, 29 milyon 533 bin 966 kişi ziyaret etti.

Verilere göre, geçen yıl yerli ve yabancı turistler tarafından en çok ziyaret edilen mekan ise 3 milyon 760 bin 548 kişi ile Topkapı Sarayı Müzesi oldu.

Topkapı Sarayı’nı 3 milyon 298 bin 286 ziyaretçiyle Ayasofya Müzesi izlerken, üçüncülüğü 2 milyon 46 bin 798 ile Mevlana Müzesi aldı.

Habertürk, 27.04.2014

"MÜZEYİ ALAY KÖŞKÜ'NE TAŞIMALARINI ÖNERDİM"

 

Tarihi Yıldız Sarayı içindeki Türkiye Yazarlar Sendikası’na (TYS) ait Edebiyat Müzesi’nin kapatılmasına ilişkin Milliyet gazetesinde yer alan haberin ardından müzenin taşınması kararına imza atan dönemin Kültür ve Turizm Bakanı Ertuğrul Günay,  sendikaya Gülhane Parkı’ndaki Alay Köşkü’nü önerdiğini ancak teklifine kulak asılmadığını söyledi.

 

‘Müzeyi idare ettim’
Nazım Hikmet’ten Cemal Süreya’ya, Aziz Nesin’den Melih Cevdet Anday’a pek çok yazar ve şaire ait şahsi belge, mektup, Kitap ve yazın takımlarının sergilendiği Edebiyat Müzesi’nin 8 Mayıs’ta tamaman kapanacak olmasına ilişkin konuşan Günay, kendi döneminde sendikaya gönderilen ‘boşaltın’ tebligatının gerekçesini şöyle anlattı:
“Yıldız Sarayı gibi tarihi yapılarda faaliyet yürüten dernek, vakıf ve sendikaların çıkarılması 2005-2006 yılında çıkarılan bir yasaya dayanıyor. Hatta Yıldız Sarayı’nda dönem bakanlarının onursal başkan olduğu Yıldız Vakfı bile yasayla saraydan çıkarıldı. Müze, depo gibi eğreti bir yerdeydi. Müzeyi, bakanlığım döneminde bir anlamda idare ettim. Fakat Yıldız Sarayı’nda restorasyon ilerledi ve depo ihtiyacı arttı. Bu ihtiyaçtan hareketle görev süremin sonlarına doğru sendikaya yeni yer bulmaları konusunda bir tebligat göndermek zorunda kaldım.”

‘Protokolü niye yeniledi?’
Günay, müze için sendikaya yer de gösterdiğini belirterek, “Sendikanın dönem başkanı Cengiz Bektaş ile defaatle konuştum. Sendikayı ziyaret ettim. Gülhane Parkı’ndaki Alay Köşkü’nü önerdim ve gerekli yönlendirmeyi de yaptım. Ama çıkmaları çok acil değildi, dolayısıyla kulak asılmadı buna” diye konuştu.   


TYS Başkanı Mustafa Köz ise, Günay’ın işaret ettiği yasadan haberlerinin olduğunu belirterek, “Madem 2005-2006’da böyle bir yasa oluşturuldu bakanlık niçin 2007 yılında müze protokolünü yeniledi? Günay’ın adres gösterdiği köşkte Ahmet Hamdi Tanpınar Müze Kütüphanesi kuruldu. Bu kütüphaneye biz de sendika olarak önemli katkılarda bulunduk” dedi.

Milliyet, Haber: Arif Balkan, 26.04.2014

WARHOL ESERLERİ DİSKETTEN ÇIKTI

 

Pop-art'ın kurucusu ABD'li sanatçı Andy Warhol'un hiç bilinmeyen eserleri ortaya çıkarıldı.

 

Çağdaş sanatın önemli temsilcilerinden Warhol'un 29 yıl önce sanal ortamda hazırladığı eserler, disketlerde bulundu. Commodore International şirketinin bilgisayarlarının reklamı için hazırlandığı belirlenen eserler, eski dosyalama formatında saklanmıştı. ABD'deki Carnegie Mellon Üniversitesi'nden bir ekip, dosyaların kurtarılması için özel bir yazılım geliştirdi. 12'si Warhol'un imzasını taşıyan 18 eserin keşif süreci, yakında internetten yayınlanacak bir belgesele dönüştürüldü.

Hürriyet, 26.04.2014

GÖBEKLİTEPE, DÜNYA TARİHİNE VE TURİZMİNE YÖN VERECEK

 

 

Şanlıurfa’da bir tepe üzerine kurulu olan Cilalı Taş Devri’nden kalma, dünyanın en eski dini yapılar topluluğu olarak bilinen Göbeklitepe Höyüğü’nde arkeolojik kazılar devam ediyor. Tarihçi Yrd. Doç.Dr.Cihat Kürkçüoğlu, yakın zamanda milyonlarca insanın Göbeklitepe’yi görmeye geleceğini söyledi.

 

Dünyanın ilk yerleşim birimlerinden ve en büyük ibadethanesinin bulunduğu yer olarak bilinen Göbeklitepe, turizme ve tarihe yön verecek. Göbeklitepe’nin ortaya çıkması ile arkeoloji dünyasının şok yaşadığı belirtiliyor. Tarihçiler, daha önce 12 bin yıl önceki insanların avcı ve toplayıcı bir kültüre sahip olduklarının bilindiğini ancak Göbeklitepe’nin bu kanıyı tamamen değiştirdiğini söylüyor.

 

Göbeklitepe’de 4 tabakanın açığa çıkartıldığını belirten Şanlıurfa Müze Müdürü Müslüm Ercan, en üstteki tabakanın, tarım yapılan yüzey dolgusu olduğunu, geriye kalan 3 tabakanın ise Çanak, Çömleksiz Neolitik Dönem’i tarihlendirdiğini kaydediyor. Ercan, Göbeklitepe’de en az 20 anıtsal yapının daha gün yüzüne çıkmasını ümit ettiklerini dile getiriyor.

 

Göbeklitepe’de bulunan kalıntılar, insanlık tarihinin bilinenden daha eski dönemlerine ışık tuttuğunu ifade eden Harran Üniversitesi Öğretim Üyesi Tarihçi Cihat Kürkçüoğlu, Göbeklitepe’nin 12 bin yıl öncesinde insanlığın önemli bir buluşma merkezi olduğunu ortaya çıkardığını aktarıyor. Dünyanın ilk tapınakları olarak bilinen ve tarihi 12 bin yıl öncesine dayanan Göbeklitepe’de kazıların 17 yıldır devam ettiğini anımsatan tarihçi Cihat Kürkçüoğlu, kazının yaklaşık 30 yıl daha süreceğini belirtiyor. Tarımın da ilk defa buradan başladığını ileri süren Kürkçüoğlu, şu ifadelere yer veriyor: “Piramitler Mısır için ne anlam ifade ediyorsa Göbeklitepe de Türkiye için o anlamı ifade edecek. Göbeklitepe kısa sürede UNESCO Dünya Kültür Mirası listesine alınacak bundan eminim.  İlerleyen yıllarda milyonlarca insan burayı görmek için gelecek. Uçaklar dünyanın birçok yerinden sadece Göbeklitepe için havalanacak, buraya turist taşıyacak.”

Zaman, Haber: Fethi Altun, 26.04.2014

KARADENİZ'İN EFES'İ DESTEK BEKLİYOR

 

 

Karadeniz'in "Efes"i olarak bilinen ve 1. yüzyılda inşa edildiği tahmin edilen Konuralp’teki antik tiyatroda kazı çalışmaları için destek bekleniyor. İşleyişi gereği zaten uzun sürecek olan kazının destek görmemesi halinde daha fazla zaman almasından endişe ediliyor.

 

Kazı ekibi tarihe ışık tutacak önemli bir çalışmayı tamamlamak için Kültür ve Turizm Bakanlığı ile ilgili kurumlardan gelecek ödeneği bekliyor. 
 

Roma dönemine ait antik kentteki tiyatronun toprak altında kalan kısmına ulaşmak ve plan şemasını ortaya koymak için kazı çalışmasını başlatan ekip zaten uzun süreceği tahmin edilen işin maddi sıkıntılar nedeniyle daha fazla zaman almasından endişe ediyor. 

 

Prusias ad Hypium Konuralp Antik Kenti Tiyatro Kazısı, 25 Temmuz 2013 Perşembe günü gerçekleştirilen törenle başladı. Tiyatro ve tiyatro çevresindeki kazılar, Düzce Valiliği İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Konuralp Müzesi Müdürlüğü Başkanlığında ve Düzce Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü ile ortaklaşa gerçekleştiriliyor. 
 

NADİR TİYATRO ÖRNEĞİ

Kazılarla tamamıyla gözler önüne serilecek antik tiyatro, Helenistik ve Roma döneminde Doğu Marmara ve Batı Karadeniz bölgelerinde yapılmış tiyatroların ayakta kalabilmiş, tümlenebilir ve turizme kazandırılabilir nadir örneği olacak. Konuralp Antik Kenti, Roma köprüsü, su kemerleri, tiyatrosu ve bugüne dek ulaşılan arkeolojik kalıntıların korunup sergilendiği müzesi ile bir anlamda Düzce'nin tarihini barındırıyor. 

 

Düzce Damla, 26.04.2014

BURSA'DAN PORTEKİZ'E ÇAĞRI VAR

 

Bursa Büyükşehir Belediyesi, Şehzade Mustafa'nın türbesinin dış iki cephesindeki pencerelerin üzerinden 1905 yılında kaçırılan ve halen Portekiz'de bir müzede sergilenen çinilerin geri alınması için Kültür Bakanlığına çağrıda bulundu.

 

Muradiye Külleyesi'nde bulunan Şehzade Mustafa'nın türbesinin yenileme çalışmalarında sona gelindi. Restorasyon çalışmalarını inceleyen Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe, Türkiye olarak son dönemlerde, tarihi, kültürel ve daha birçok değerin farkına vardıklarını söyledi. Kent ziynetleri ile ilgili değerleri belediyelerin ayağa kaldırdığını belirten Altepe, "Daha önceki dönemde bugün restore ettiğimiz birçok şey lüzumsuz olarak görülüyordu. Kaldırılması gereken eski taş yığınları harabeler olarak görülüyordu. Bunların tam olarak kıymeti bilinemiyordu. Ülkemizde ve Bursa'mızda birçok eser yurt dışına kaçırıldı. Bey Sarayı dediğimiz, şu anda orduevi olarak kullanılan yerin kapısının Petersburg'da olduğu söyleniyor. Gidenler ve ziyaret edenlerden öğrendik, müzede sergilendiği belirtiliyor. İnşallah yakında biz de göreceğiz" dedi.

 

Muradiye Külliyesi'nde de bazı değişiklikler olduğuna dikkat çeken Altepe, "Değişik zamanlarda burada restorasyon yapan, uzman olarak çalışan, ziyaret eden değişik misafirlerimiz, buradaki bazı eserleri parçalayıp kendilerine göre koruma altına almış. Bunlar yer değiştirmiş. Bu yer değiştirenlerden birisi de Şehzade Mustafa'nın türbesindeki çiniler. Zamanında eski resimlerde bu çiniler var fakat şu anda çiniler yerinde yok. Onların Portekiz'de bir müzede olduğu belirtiliyor. Kültür Bakanlığımız bu işleri iyi yapıyor. Bursa'ya, ecdadımıza ait bu güzel parçaları inşallah geri getirirler. Bu konuda Sayın Bakanımızın ve ekibinin desteklerini bekliyoruz. Onlar getirsin, biz bir an önce eski yerlerine koyarız" diye konuştu.

Bursa'da Bugün, 26.04.2014

MARMARAY KAZILARINDA 12 KAMYON KEMİK İNCELENDİ

 

İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yenikapı Metro ve Marmaray Kazısı Hayvan Kemikleri Proje Başkanı Prof.Dr. Vedat Onar, Marmaray kazılarında müzelik değerde 142 bin kasa buluntu elde edildiğini belirterek, yaklaşık 12 kamyon kemik incelediklerini söyledi.

 

Samsun’da Dünya Veteriner Hekimler Günü kapsamında Ondokuz Mayıs Üniversitesi (Omü) Veteriner Fakültesi Öğrenci Topluluğu tarafından “Veteriner Hekimlikte Farklı Bir Yaklaşım: Osteoarkeoloji” konulu konferansa konuşmacı olarak katılan İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi Anatomi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve İstanbul Arkeoloji Müzeleri Yenikapı Metro ve Marmaray Kazısı Hayvan Kemikleri Proje Başkanı Prof.Dr. Vedat Onar, Marmaray kazılarında yaklaşık olarak 12 kamyon kemiği tek tek incelediklerini söyledi.

 

Prof.Dr. Vedat Onar ise, ‘Veteriner Hekimlikte Farklı Bir Yaklaşım: Osteoarkeoloji’ konulu konferans verdi. Konferansta Onar, Yenikapı’daki Marmaray ve İstanbul metrosu kazılarında birçok tarihi eserin yanı sıra hayvan kemiklerinin de bulunduğunu, ayrıca attan file, ayıdan maymuna kadar birçok hayvan türüne ait kemiklerin olduğunu söyledi.

 

12 KAMYON KEMİK İNCELENDİ

Onar, “Marmaray projesi ile ilgili TÜBİTAK projesi yaptık. Tabi proje yapmanın bir başlangıç bir de bitişi var. Marmaray öyle bir projeydi ki, projeyi nasıl kapatacağız diye düşünmeye başladık. Her gün proje değişiyor. 2004 yılında başlayan bir süreç 2013 yılına gelindi ve ancak bitti. Marmaray kazılarında incelenmesi gereken 142 bin kasa vardı. Biz yaklaşık 12 kamyon kemik inceledik ve bunları tek tek inceledik” diye konuştu.

 

37 TEKNE ÇIKARILDI

Yenikapı’da Theodosius Limanı kalıntıları üzerinde yapılan incelemelerde 37 adet gemi kalıntılarının çıkarıldığını belirten Onar, Yenikapı’da 2004 yılında başlayan ve yılın 12 ayı kesintisiz kazı çalışması yaptıklarını hatırlattı. Onar, “Bizans dönemine ait eski Theodosius Limanı. Bu liman ticaret limanı aynı zamanda burada askeri gemiler de var. Normal ticaret gemileri de var. Kalıntıları çıktı. Bugün itibariyle 37 tekne tespit edildi. Her kemiğinin kaydını alarak incelemeye başlıyoruz. Elde ettiğimiz sonuç yoğunluk Erken Bizans (4.-7. Yüzyıl) döneminden Genç Bizans (15. Yüzyıl) dönemine kadar. Elde ettiğimiz tür toplam 57 tür tespit edildi. Bizans döneminde İstanbul’da hiçbir kayıtta bizonun olduğuna dair hiçbir kayıt yok. Şuanda bunların incelemeleri devam ediyor. Alanda en yaygın bulunan malzeme atlardı. Kalıntıların yüzde 32′sini Bizans atları oluşturuyordu. Dünyada tek Bizans at veya Bizans hayvan koleksiyonu ortaya çıkarıldı. Belki bu Marmaray çalışması olmasaydı bu çalışma yapılamayacaktı” şeklinde konuştu.

 

Konuşmaların ardından Omü Veteriner Fakültesi Dekanı Prof.Dr. Abdurrahman Aksoy, Prof.Dr. Vedat Onar’a plaket takdim etti.

haberler.com, 25.04.2014

MİLAS'TAKİ LABRANDA ANTİK KENTİNDE ÇEVRE KİRLİLİĞİ İDDİASI

 





 

Milas'ın turizmi açısından önemli değerlerinden biri olan Labranda antik kenti, çevresindeki çöp ve harabe durumundaki yapı nedeniyle kötü bir çehreyle turistleri bekliyor.


Antik çağda Anadolu’nun güneybatısında yaşamış olan Karialılar için önemli bir kült merkezi olmanın yanı sıra günümüzde de önemli kültür varlıkları arasında gösterilen Labranda, çevresindeki yıkık, harabe görünümlü yapı nedeniyle kötü bir manzara sergiliyor. Ayrıca yaz aylarında ziyaretçi sayısı oldukça artan kült merkezindeki tarihi yapıların bazılarının da çöp tenekesi gibi değerlendirilmesi yerli ve yabancı turistler açısından sıkıntı verici algılara neden olabiliyor.


Asırlarca kutsal bir alan olarak kullanılan Labranda’daki tarihi bir taşın tuğla ve harçla yapılmış bir yere monte edilmesi ise garip bir sergileme şekli olarak dikkat çekiyor. Öte yandan alandaki kazı çalışmaları sırasında ortaya çıkan çukurların etrafına çekilen basit güvenlik şeridi de yetersiz bir önlem olarak değerlendiriliyor. Tarihi yeri gezen ziyaretçiler için önemli bir işlevi bulunan yön işaretçileri ve bilgi panoları ise bakımsızlık nedeniyle revize edilmeyi bekliyor.


KURBAN ÇUKURUNA ÇÖP DOLDURDULAR
Labranda girişindeki büyüklü küçüklü mezarların bulunduğu alandaki kurban merasimlerinde kullanıldığı düşünülen çukurlara çöp atılması da Labranda da ki kötü manzaralardan sadece bir tanesi…


Yetkililerin tarihi mirası koruma, turizmi nitelikli hale getirme adına; çöp doldurulan çukurların temizlenmesini ve Labranda’daki diğer olumsuz görüntülerin revize edilmesini sağlamaları gerektiğini düşünen vatandaşlar, Labranda’nın hak ettiği değeri bir an önce görmesini istiyor.

Milliyet, 25.04.2014

BATI TRAKYA'DA OSMANLI ESERLERİNİN AYAKTA KALMA MÜCADELESİ

 

Batı Trakya'da, tarihi süreçte yaşanan sıkıntılara rağmen ayakta kalmayı başaran çok sayıdaki Osmanlı eseri, bölgedeki Türk kültürünün derin izlerini yansıtmaya devam ediyor.

 

Türk azınlığın yoğun olarak yaşadığı İskeçe, Gümülcine ve Dedeağaç bölgelerinde bazı eserler ayakta kalmayı başarırken, zaman içerisinde uygulanan politikalar ve ihmaller nedeniyle tahribata uğramış veya kimlik değiştirmiş çok sayıda eser bulunuyor.

 

Yunan devletinin, uzun yıllar süren ihmalin ardından son dönemde bazı eski eserlerle ilgili başlattığı restorasyon çalışmalarına rağmen, bölgede bakımsızlık nedeniyle yıkılan ya da yerel yönetimler tarafından çeşitli bahanelerle yıktırılan bazı tekkeler, çeşme ve mezarlıklar hala kaderine terk edilmiş durumda bulunuyor. Mezarlıklarda Osmanlı döneminden kalma tarihi mezar taşlarının ise bir bir yok olduğu gözleniyor.

 

Arkeolog Özcan Nuri, Batı Trakya’da geçmişte uygulanan politikalar ve ihmaller nedeniyle çok sayıda önemli tarihi eserin şu anda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunduğunu belirterek bölgedeki tarihi anıtların kurtarılmasının herkesin görevi olduğunu söyledi.

 

Türkiye’de gördüğü yüksek eğitimin ardından Batı Trakya’ya dönerek arkeolojik çalışmalar yapan Nuri, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bölgede Türk izlerini yansıtan tarihi eserlerin korunmasında geçmişte birçok yanlış yapıldığını belirterek, bir an öce etkin önlemler alınması gerektiğini kaydetti.

 

Nuri, "Yunan devletinin özellikle geçmiş yıllarda bu eserlere iyi niyetle baktığı söylenemez. Ancak, bu konuda bizlerin de ihmali var. Sen kapını kilitlemezsen, tedbirini almazsan hırsız da girer, uğursuz da girer. Birilerinin amacı yıkmak ise bizim, azınlık toplumunun ve kurumlarının da görevi bunları korumak olmalı" dedi.

 

-"Eserlerin korunması için yasalara ve uluslararası prosedüre uyulmalı"-

Bu konuda bilinçli ve duyarlı şekilde hareket etmenin önemini vurgulayan Nuri, sadece şikayet etmenin yeterli olmadığını, yasalara ve uluslararası prosedüre göre adım atılması gerektiğini ifade ederek, şunları kaydetti:

"Batı Trakya'daki eserlerimizi yıllar öncesinde fotoğraflarıyla ve çizimleriyle resmi kayıt altına almış olmalıydık. Bugün geriye kalanların kurtarılması ve yıkılanların eskiye uygun şekilde yeniden inşa edilmesi için ilgili kurumlara başvurmak lazım. Örneğin Gümülcine’de yıkılan tarihi Poppoş Tekkesi ve bazı eski çeşmeler gibi eserlerin yerel yönetimler tarafından yapılmasını beklemek boşunadır. Bu konuda verilen sözler arkası gelmeyecek seçim vaatlerinden başka bir şey değil."

 

-"Eskiler korunmalı"-

Nuri, Batı Trakya’da son yıllarda inşaat izinleri verilmesiyle bazı yerlerde mimari değeri bulunan eski camiler yıkılarak yerine yenilerinin inşa edildiğini belirterek bunun yanlış bir uygulama olduğunu söyledi.

 

İhtiyaç olan yerlerde eski camileri yıkmadan yenisinin inşa edilmesi gerektiğini ifade eden Nuri, "Köylerde bazı küçük ama mimari değeri büyük olan eski camilerimiz bulunuyor. Bunların kimilerin yıkılıp yerine yenisi yapıldığını tespit ettim. Böyle giderse yakında eskiyi hatırlatan hiç bir şey kalmayacak. Bu yanlış. Eskilerin korunması çok önemli. İhtiyaç olan yerlerde eskileri yok etmeden başka yer bulunup cami inşa edilmeli. Eski camiler, Kuran kursu gibi amaçlarla kullanılabilir. Özellikle köylerimizde cami için inşaat izni alındığında yer bulmak zor olmasa gerek" diye konuştu.

 

-“Halk duyarlı ancak, bilinçsiz”-

Nuri, tarihi eserlerin korunmasında bölge halkının bilinçlendirilmesinin önem taşıdığını belirterek, özellikle genç neslin bilgilendirilmesinin gelecekte bu eserlerin korunmasına katkı sağlayacak temel unsuru oluşturacağını kaydetti.

Azınlık toplumunun kendi atalarına ait eski eserlere duyarlı olduğunu ancak gerekli bilince sahip olmadığını ifade eden Nuri, “Halkımızın bilgilendirilmesi lazım. Temel oluşturmak önemli. Halkımız bu eserlerin ne anlama geldiğini iyice anlamalı. İnsanlarımız bu konuya igili gösteriyor. Batı Trakya’ya döndüğümde yaptığım bazı çalışmalarda vatandaşlardan büyük ilgi gördüm. Ancak yeterli bilgi yok” dedi.

 

-“Eski eserleri ortaya çıkarıp tanıtmak görevimiz”-

Eğitimini tamamladıktan sonra döndüğü Batı Trakya’da kendi imkanlarıyla bazı çalışmalarda bulunduğunu ve bölgedeki köylerin büyük bölümünü gezerek tarihi eserlerle ilgili bir envanter hazırladığını anlatan Nuri, şöyle konuştu:

“Burada tarihte bir kültür yaşamış. Bunu ortaya çıkarıp göstermek ve tanıtmak bizim görevimiz. Ben bu konuda özel bir çalışma yaptım ve bölgedeki 450 köyü gezerek tarihi eserlerle igili bir envanter hazırladım. Sadece 5 bin Osmanlı döneminden kalma mezar taşı tespit ettim. Bunların çoğunun tarihi 1608-1890 yıllarında bulunuyor. Bu taşlar bir an öce koruma altına alınmalı."

 

-Eserler yok oluyor-

Batı Trakya'da, Rodop ilinin Ircan Köyü'nde bulunan ve Hacı Kasım Ağa tarafından 1649 yılında yaptırılan Osmanlı eseri bir köprü, 2008’de iki başına konulan tabelalarla “Roma Köprüsü” olarak adlandırıldı. İç savaş sırasında yerinden sökülerek suya atılan köprünün üzerindeki orijinal kitabesi köy camisinde saklanıyor.

 

İskeçe’de, kent merkezinde bulunan saat kulesi, 1972 yılında İskeçe Belediyesi tarafından Türk mimarisini temsil ettiği için önce yıkılması kararlaştırıldı ancak Türk azınlığın tepkileri üzerine bundan vazgeçildi. Daha sonra ise kuledeki kitabe ve ay yıldızlı kabartmalar parçalandı ve yanı başındaki cami de yıkıldı.

 

Gümülcine'de ise aralarında Sultan 1. Murat tarafından yaptırılan tarihi Poşpoş Tekkesi’nin de bulunduğu çok sayıda hamam ve çeşme zaman içerisinde çeşitli nedenlerle yıkılırken, kimilerinin yerine gerçeği ile ilgisi bulunmayan yapılar inşa edildi, bazılarının ise kimliği değiştirildi.

Konya Hakimiyet, Haber: Ali Öztürk - Mehmet Hatipoğlu, 25.04.2014

BURSA'DA GÖZLER UNESCO'DA

 

Dünyadan bine yakın anıtın yer aldığı UNESCO Dünya Mirası Listesi'ne Kültür ve Turizm Bakanlığı tarihi kent olarak Bursa'yı da aday gösterdi. Cumalıkızık'ın yarışacağı dünya mirası listesine başvuran Bursa'da ise umutlu bir bekleyiş var. Kimliğini yitirmeyen Osmanlı Köyü Cumalıkızık'la birlikte şansını deneyen Bursa'nın dosyasının adı "Osmanlı'nın Doğuşu..." Dünya Miras Merkezi tarafından Geçici Listeye kaydedilmesi benimsenen Bursa'nın miras alanlarıyla ilgili karar 15-25 Haziran 2014 tarihinde Doha'da düzenlenecek olan 38. Dünya Miras Komitesi toplantısında verilecek. Bursa'dan öne çıkan yan adaylar ise Hanlar Bölgesi, Sultan Külliyeleri ve İznik...

 

UNESCO İÇİN YAN ADAYLAR İSE ŞÖYLE;

1. Ahlat Eski Yerleşimi ve Mezar Taşları (Bitlis)
2. Alahan Manastırı (Mersin)
3. Alanya Kalesi ve Tersanesi (Antalya)
4. Afrodisias Antik Kenti (Aydın)
5. Bursa ve Cumalıkızık Erken Osmanlı Kentsel ve Kırsal Yerleşimleri (Bursa)
6. Diyarbakır Kalesi ve Surları (Diyarbakır)
7. Efes (İzmir)
8. Harran ve Şanlıurfa Yerleşimleri (Şanlıurfa)
9. İshakpaşa Sarayı (Ağrı)
10. Karain Mağarası (Antalya)
11. Konya Selçuklu Başkenti (Konya)
12. Likya Uygarlığı Antik Kentleri (Antalya ve Muğla)
13. Mardin Kültürel Peyzaj Alanı (Mardin)
14. Perge Antik Kenti (Antalya)
15. Sagalassos Antik Kenti (Burdur)
16. Selçuklu Kervansarayları Denizli-Doğubayazıt Güzergahı
17. St. Nicholas Kilisesi (Antalya)
18. St. Paul Kilisesi, St. Paul Kuyusu ve Çevresi (Mersin)
19. Sümela Manastırı (Trabzon)
20. Beyşehir, Eşrefoğlu Camii (Konya)
21. Hatay, St. Pierre Kilisesi (Hatay)
22. Bergama (İzmir)
23. Göbeklitepe Arkeolojik Alanı (Şanlıurfa)
24. Ani Tarihi Kenti (Kars)
25. Aizanoi Antik Kenti (Kütahya)
26. Beçin Ortaçağ Kenti (Muğla)
27. Birgi Tarihi Kenti (İzmir)
28. Gordion (Ankara)
29. Hacı Bektaş Veli Külliyesi (Nevşehir)
30. Hekatomnos Anıt Mezarı ve Kutsal Alanı (Muğla)
31. Niğde'nin Tarihi Anıtları (Niğde)
32. Mamure Kalesi (Mersin)
33. Odunpazarı Tarihi Kent Merkezi (Eskişehir)
34. Yesemek Taş Ocağı ve Heykel Atölyesi (Gaziantep)
35. Zeugma Arkeolojik Siti (Gaziantep)
36. Sardes Antik Kenti ve Bintepeler Lidya Tümülüsleri (Manisa)
37. Laodikeia Arkeolojik Alanı (Denizli)
38. Ceneviz Ticaret Yolu'nda Akdeniz'den Karadeniz'e Kadar Kale ve Surlu
Yerleşimleri  39. Güllük Dağı-Termessos Milli Parkı (Antalya)
40. Kekova (Antalya)
41. Tuz Gölü Özel Doğa Koruma Alanı i (Ankara-Konya-Aksaray)  42. Anadolu Selçuklu Medreseleri (Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Kırşehir)
43. Anavarza Antik Kenti (Adana)
44. Kaunos Antik Kenti (Muğla)
45. Kızkalesi (Mersin)
46. Arslantepe Arkeolojik Alanı (Malatya)
47. Kültepe Arkeolojik Alanı (Kayseri)
48. Çanakkale ve Gelibolu 1. Dünya Savaşı Alanları (Çanakkale)
49. Eflatunpınar Kaya Anıtı (Konya)
50. İznik (Bursa)
51. Mahmutbey Camii (Kastamonu)
52. Ahi Evran Türbesi (Kırşehir)
53. Titus-Vespasianus Tüneli (Hatay)
54. Zeynel Abidin Camii ve Mor Yakup Kilisesi (Mardin)

Bursa'da Bugün, Haber: Mesut Demir, 25.04.2014

BURASI BOĞAZ: 'MAHVETTİN KÖŞKÜ'NDE SON DURUM

 

 

Yıkılarak yeniden yapılmasına karar verilen Vahdettin Köşkü'nde yaşanan değişimler, kare kare görüntülendi. Mimar Ömer Kanıpak'ın derlediği görüntülerde bölgedeki yeşil dokunun giderek azaldığı ve yerini betona bıraktığı görülüyor. Önce Başbakan Erdoğan'ın 'çalışma ofisi' olacak denilen sonra Devlet Konukevi yapılacağı söylenen bölgede ağaçlar kesildi. Kesilen ağaçların yerine yenilerinin dikileceği belirtiliyor.

 

Çengelköy’deki sırtlarındaki Vahdettin Korusu, Boğaz’ın yeni beton bloklarından biri oldu. Önce Başbakan Erdoğan ’ın çalışma ofisi olacağı iddia edilen sonra Devlet Konukevi yapılacağı söylenen Vahdettin Köşkü ve korusunda inşaat çalışmaları nedeniyle yeşil doku giderek yok oldu. Orhan Veli’nin “ İstanbul ’u dinliyorum gözlerim kapalı” adlı şiirini yazdığı belirtilen koruya 18. ve 19. yüzyıllar boyunca birçok köşk yaptırıldı. Bu köşkler arasında yer alan Sultan Vahdettin köşkü ise 1984 yılında korunması gereken taşınmaz kültür varlığı olarak tescillendi. Arkitera.com’un haberine göre ilk olarak Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından restore edilen köşklerin, betonarme olarak yenilendikten sonra ahşap ile kaplandığı İstanbul 6 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu tarafından tespit edildi. Bunun üzerine 2011 yılında Tarihi Vahdettin Köşkü’nün yıkılarak yeniden yapılması kararı alındı.

 

http://webtv.radikal.com.tr/turkiye/7410/mahvettin-koskunde-son-durum.aspx

Radikal, 24.04.2014

CEVİZLİ TEKEL'DE İNŞAAT ARTIK MÜZE DENETİMİNDE

 

 

İstanbul’da Dragos kazılarıyla Bizans dönemine ait hamam, kilise ve büyük yapı kalıntılarının açığa çıkarıldığı Cevizli Tekel arazisine planlanan İstanbul Şehir Üniversitesi’nin kampüs inşaatının arkeologların denetiminde yapılmasına karar verildi. Daha önce Arkeologlar Derneği, buluntuların rastlandığı ve 1. derece arkeolojik sit alanı olan 207 parselin hemen yakınındaki 237 parselde yapılacak inşaatın İstanbul Arkeoloji Müzeleri denetiminde yapılması için 5 No’lu Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’na başvurmuştu.  Dernek, başvurusunda Cevizli Tekel arazisinde erken Bizans döneminden, orta Bizans dönemine kadar tarihlenen yapı kalıntılarının 207 parsel çevresinde de bulunmasının büyük olasılık olduğunu belirterek arazide  olası bir tahribata karşı önlem alınmasını istemiş; ancak 5 No’lu Koruma Kurulu bu başvuruya olumsuz cevap vermişti. BirGün’ün “Bizans’a müteahhit sahip çıkacak” başlığıyla duyurduğu Kurul kararında hafriyat çalışmalarında herhangi bir kalıntıya rastlanması halinde Kurul’a haber verilmesi yeterli görüldü. BirGün’ün haberi ardından, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü, 13 Ocak 2014’te 5 No’lu Koruma Bölge Kurulu’na yazı yazarak alanın yerinde incelenmesini ve inşaat faaliyetlerinin müze denetiminde yapılmasının 5 No’lu Kurul, tarafından yeniden değerlendirilmesini talep etti. 5 No’lu Kurul, bunun üzerine, 24 Ocak 2014’de 237 parselde yapılacak kampüs inşaatının temel hafriyatlarının müze denetiminde yapılmasına karar verdi.

 

***

 

NEDEN ÖNEMLİ?

1974 ile 1977 yılları arasında başlayan Dragos kazıları, 2010 yılından bu yana İstanbul Arkeoloji Müzeleri tarafından sürdürülüyor. Kazılarda erken Bizans dönemine ait Bizans Hamamı kalıntıları ve hamamın güneyinde kilise kalıntıları açığa çıkarıldı. Kazı çalışmaları sırasında iskelet ve erken Bizans dönemine ait bebek mezarları bulundu. Hamam çevresinde yapılan kazı çalışmalarında ise, 4-13. yüzyıl aralığına ait pişmiş toprak, Sinop amforaları, damgalı tuğlalar, çanak çömlek parçaları, oyun tablası, cam bilezik parçaları, çini mimari kaplama parçaları ve bakır sikkeler bulundu. Kazının yapıldığı 207 parsel 1. derece arkeolojik sit ilan edildi. Ancak, sonradan İstanbul Şehir Üniversitesi’ne tahsis edilen 236 parsel jeoradar taramasında yapı kalıntılarının devam ettiği belirlenmesine rağmen 1. derece arkeolojik sit ilan edilmedi. Kampüs inşaatının yapılacağı 237 parsel için ise Kartal Belediyesi, bu alanda arkeolojik kazı yapılmasını ve kazı sonuçlanana kadar tüm inşai faaliyetlerin ve alanla ilgili Koruma Kurulu kararlarının durdurulmasını talep etmişti. Bu parselde jeoradar taraması için izin istemiş, ancak Belediye’nin bu talebi reddedilmişti.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı, 24.04.2014

IHLARA UNESCO İLE ZİYARETÇİ SAYISINI ARTTIRACAK

 

 

Aksaray Kültür ve Turizm Müdürlüğü, Kapadokya'nın dünyaca ünlü vadisi Ihlara'nın UNESCO Dünya Miras Listesi'ne alınması için başvuruda bulundu. Ihlara'nın listeye alınmasıyla ziyaretçi sayısının artması bekleniyor.

 

İl Kültür ve Turizm Müdür Vekili Mustafa Doğan, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Aksaray sınırları içerisinde yer alan Ihlara Vadisi'nin bir doğa harikası olduğunu söyledi. Ihlara'nın yılda 400 bin turist tarafından ziyaret edildiğini belirten Doğan, vadinin adeta Kapadokya'nın incisi olduğunu dile getirdi. Doğan, Hristiyanlığın ilk dönemlerinde insanların Ihlara Vadisi'nde ibadetlerini gizli gizli yaptıklarını ifade ederek, "Dolayısıyla turistler doğal güzellikleri görmenin yanı sıra inanç turizmi açısından da burayı ziyaret etmektedir" dedi.

 

 "Ihlara'nın listeye alınmasını istiyoruz"

Ihlara'nın UNESCO Dünya Miras Listesi'ne girmeyi hak eden çok özel bir mekan olduğunu vurgulayan Doğan, şunları kaydetti: "Ihlara Vadisi'nin Dünya Miras Listesi'ne kalıcı olarak girmesi gerektiğine inanıyoruz. Bunun için teklifimizi yaptık. Ihlara Vadisi kapsamında Aşıklı Höyük, Güzelyurt ve Selime bölgesini içerisine alan bir talebimiz var.

 

Kapadokya bölgesinde yer alan Ihlara'nın listeye alınmasını istiyoruz. Bu talebimizin takipçisi olacağız. UNESCO değerlendirme kurulundan istediğimiz şekilde bir karar çıkmasını bekliyoruz."

Kapadokya bölgesine yılda 1 milyon ziyaretçinin geldiğine dikkati çeken Doğan, "Ihlara Vadisi'nin aday listesine alınmasıyla hem ilimize hem de Kapadokya bölgesine ziyaretlerde ciddi artış olacaktır.

 

Turistler gezi programlarını yaparken UNESCO listesinde yer alıp almadığına dikkat ediyorlar. Bu açıdan bakıldığında, vadi UNESCO listesine alınırsa ilimize ve Ihlara'ya gelen turist sayısını olumlu yönde etkileyecektir" diye konuştu.

Haber 7, 24.04.2014

BURSA'DA 8 BİN 500 YIL ÖNCE SÜT ÜRÜNLERİ İMAL EDİLİYORDU

 





 

Bursa’nın Yenişehir İlçesi'ndeki Barcın Höyüğü’nde yapılan kazılarda, MÖ. 7 bin ortalarında sütten peynir, tereyağı ya da yoğurt gibi ürünlerin yapıldığına dair izler bulundu.

 

Netherlands Institute for the Near East (NINO) ve Hollanda Araştırma Enstitüsü (NIT) tarafından 2005 yılında başlatılan Barcın Höyüğü’ndeki kazılar, 9 bin yıl önce Güney Marmara’da süt üretiminin yapıldığını gösterdi. Höyükte ele geçen çanak çömlek üzerinde yapılan araştırmalarda, malzemelerin çok ince gözenekleri arasında sıkışmış yağ molekülleri bulundu.

 

Boğaziçi Üniversitesi Kimya Bölümü öğretim görevlisi Prof.Dr. Hadi Özbal, Yenişehir Ovası’nın tarım açısından zenginliğinin 8 bin 500 yıl önce de geçerli olduğunun söylenebileceğini kaydetti. Çanak çömlek gibi pişirme kaplarında bulunan yağ kalıntılarının Boğaziçi Üniversitesi’nde analizinin yapıldığını belirten Özbal, peynir, tereyağı ya da yoğurt gibi ürünlerin 8 bin 500 yıl önce burada imal edildiğini aktardı.

 

Bugüne kadar yapılan kazılarda çıkan kalıntılardan önemli ipuçları bulan uzmanlar, üç ayrı katmanda farklı uygarlık ve devirlere rastladıklarını dile getirdi. Kazı çalışmaları hakkında bilgi veren Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü Öğr. Gör. Dr. Rana Özbal, “Kazı çalışmaları yüzey araştırmalarıyla başladı. Höyük 3 ayrı katmandan oluşan geçmiş dönemlere ait bulguları barındırıyor. Tarihin 8 bin 500 yıl öncesine değin gittik. Birinci katmanda Bizans dönemine ait 60 adet mezar yeri, boyunlarında haçlar olan iskeletler bulduk. 10. yüzyıla ait bu mezarlık bize ‘Burası eski bir Bizans yerleşim yeri olabilir mi?’ sorusunu sorduruyor. 8 bin 500 yıl öncesine ait Neolitik çağ tabakasında ise dal örgü tekniğiyle yapılmış biri yanık toplam 7 yapı kalıntısı, iyi korunmuş bir yapının tabanı, çok sayıda fırın ve yetişkin ve çocuklara ait mezarlar bulundu” dedi.

arkeolojihaber.net, 24.04.2014

'KUZEY ANADOLU ROMA VE ERKEN BİZANS DÖNEMİ YERLEŞKE DİNAMİKLERİ' SEMPOZYUMU

 

Yerli ve yabancı akademisyenlerin katılımıyla düzenlenen "Kuzey Anadolu Roma ve Erken Bizans Dönemi Yerleşke Dinamikleri Sempozyumu" Amasya'da başladı.

 

Amasya Müze Müdürlüğü, Amasya Belediyesi ve Amasya Kültür ve Dayanışma Derneği (AMASDER) ile Danimarka Bağımsız Araştırma Konseyi, Güney Danimarka Üniversitesi, Kopenhag Üniversitesi ve Kastamonu Üniversitelerinin katılımıyla Saraydüzü Kışlası Milli Mücadele Müzesi ve Kongre Merkezinde 3 gün sürecek sempozyum başladı.

 

Amasya Müze Müdürü Celal Özdemir, açılış töreninde yaptığı konuşmada, sempozyumun yerli ve yabancı akademisyenler eşliğinde Amasya'da düzenleniyor olmasından duyduğu memnuniyeti dile getirdi.

 

Özellikle yol, baraj ve temel hafriyatı gibi altyapı çalışmaları sırasında ortaya çıkan kültür varlıklarının acil olarak kurtarma kazıları yapılarak müzelere kazandırılmasını amaçladıklarını ifade eden Özdemir, Amasya'da son yıllarda Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü ile üniversiteler işbirliği ile önemli bulgular elde edilen arkeolojik kazılar yapıldığını anımsattı.

 

Kent yapılaşması sonucu tarihi arkeolojik dokuların bulunduğu alanların zarar görebildiğini ifade eden Özdemir, şöyle konuştu:

"Geçmişi binlerce yıl öncesine uzanan kentimizde son yıllarda gittikçe daralan yapılaşma alanları neticesinde, yapılaşmalar tarihi arkeolojik dokuların bulunduğu bölgelere kaymakta ve bunun sonucu olarak müze müdürlüğümüzce yapılan kurtarma kazıları yoğunluk kazanmaktadır. Bu bağlamda müdürlüğümüzce 2012 yılında 11, 2013 yılında 12 olmak üzere 23 kurtarma kazısı yapılmış, bu kazılar için bakanlığımızca 298 bin lira sağlanmıştır."

 

Anadolu uygarlıkları arasında Kuzey Anadolu bölgesi uygarlıklarının pek fazla araştırılmamış olmasından, bu kültürlerin bünyelerinde birçok gizemi de barındırdığını vurgulayan Özdemir, "Özellikle Karadeniz'de Hellenistik Çağ'da kurulmuş olan Bithinya, Paflogonya ve Pontus gibi krallıklar bulunmaktadır. Bu uygarlıklara ait yerleşkelerin kazılarak ortaya çıkarılması kuşkusuz hem bölgemiz hem de Anadolu kültür mozaiğine, arkeolojisine farklı desen ve renk katacaktır" dedi.    

 

Sempozyuma, Amasya Vali Yardımcısı Suat Seyitoğlu, Belediye Başkan Yardımcısı İsmail Kazan, Kastamonu Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Başkanı Prof.Dr. Latife Summerer, Kopenhag Üniversitesi Öğretim Üyesi Kristina Wihther Jacopsen, Hitit Üniversitesi Karadeniz Arkeolojisini Araştırma Merkezi Müdürü Yrd. Doç Dr Esra Keskin, AMASDER Yönetim Kurulu Başkanı Hakkı Göztaş ve akademisyenler ile ilgililer katıldı.  

Memleket, 24.04.2014

KSANTOS'UN ONURLU DİRENİŞİ KTAPLAŞTI

 

Likya üzerine önemli araştırma ve kazı çalışmalarına imza atan Akdeniz Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü'nden Prof.Dr. Nevzat Çevik, milattan önceki yüzyıllarda Fethiye ile Antalya arasında uzanan sahil şeridindeki özellikle dağlık, ulaşılması ve ele geçirilmesi güç bölgelerde kentler kuran Likyalılara dair kapsamlı kitap hazırlıyor.


Federasyon sisteminin ABD'ye örnek olduğu belirtilen Likyalılar, bugün Fethiye'den Antalya'ya 510 kilometrelik dünyanın en uzun yürüyüş parkuru Likya Yolu ve yerleşim harabeleri kadar efsaneleşmiş öyküleriyle de biliniyor. Yaklaşık 2 ay sonra piyasaya çıkacak 'Likya Kitabı'nda bu öykülere yer veren Prof.Dr. Nevzat Çevik, Likya Birliği'ne başkentlik de etmiş olan, Fethiye- Kaş yolu üzerindeki Ksantos'un defalarca işgale nasıl direndiğini anlattı.

TOPLU İNTİHAR

Toplu kent intiharının ilk olarak MÖ 546'da Persli Harpagos'un Ksantos işgalinde yaşandığını, Ksantos önlerinde bir destan yazıldığını kaydeden Prof.Dr. Nevzat Çevik, bu direnişi şu sözlerle aktardı:
"Harpagos, bir orduyla yürüyüp Ksantos düzlüğüne ulaştığında Likyalılar çıkar karşısına. Yiğitlikleri para etmez. Bir avuç insan büyük bir orduya yenik düşer. Kapandıkları kentlerinde karılarını, çocuklarını, değerli mallarını ve kölelerini kaleye toplar, ateşe verip yakarlar. Dışarı çıkar ölüm andı içmiş Likyalılar da savaşarak ölürler."

ÖLÜ ÇOCUĞUYLA İLMEĞİN UCUNDA EVİNİ ATEŞE VERİR

Tarihi boyunca büyük istilalar ve felaketler yaşayan Ksantos'u, Roma döneminde de MÖ 42 yılında Brutus işgal eder. Prof.Dr. Nevzat Çevik, kentin ikinci kez kendisini yok edişinin, Romalı Brutus'ün para ve güç toplamaya geldiğinde yaşandığını, Ksantosluların önce şehrin çevresine hendek açtıklarını ve geçit vermediklerini belirterek, hikayeyi şöyle anlattı:
"Ancak kent çabuk düşer. Likyalılar için tarih tekerrür edecek ve onlar yine ailelerini kendi elleriyle öldürmek ve intihar etmek zorunda kalacaklardır. (Yunan tarihçi) Plutarkhos'un anlattığı, belki de Likya tarihinin en acılısıdır. İşgalci Brutus'u bile gözyaşlarına gömer. Kucağında ölü çocuğuyla bir ilmeğin ucunda intihar etmekte olan Likyalı kadın, öbür eliyle evini ateşe vermektedir. Ne kendini, ne evini, ne de çocuğunu bırakmıştır düşmana."

AYNI TOPRAKLARDA TÜRKLER DE AYNI YOLU SEÇMİŞ

Prof.Dr. Nevzat Çevik, Likyalıların tarihe damga vuran iki toplu intihar eylemini, binlerce yıl sonra aynı topraklarda yaşayan Türklerin de uyguladığını, Finike yakınlarında bir işgal tarihinin de 1606 olduğunu belirtti. Buna göre baskına uğrayan Türkler intiharı seçer. Aziz Stephanos Şövalyeleri, Akdeniz'i egemenlik altına almak için özellikle limanları işgal eder. Tarihçi Fontana, şövalyelerin Finike işgalini detaylı bir resim ve metinde şu şekilde aktarır:
"Finike 15 günde ele geçirilmiş ve birliklerimiz tarafından yağmalanmıştır. Aynı yılın 4 Haziran gecesi Finike'nin 3 mil yakınına gelindi. Petardelerle havaya uçurulan kale girişinden içeri giren askerler karşısında Türkler, şaşkın ve çaresiz biçimde kala kaldılar. Karşı koymaya o kadar kararlıydılar ki teslim olmaktansa intihar etmeyi seçtiler. Erkeklerin ölümünden sonra kadınlar ve çocuklar ganimet olarak elimize geçti. Aralarında Ağa'nın karısı ve kızı da vardı. Kent ateşe verildikten sonra, kadırgalara bindirilerek Livorno'ya getirildiler."

Star, 23.04.2014

İŞ MAKİNELERİ TARİHE 'ESER' KAZANDIRDI

 

Köylerde yol ve içme suyu hattı çalışması yapılırken, iş makinelerine denk gelen 3 tarihi eser günyüzüne çıkarıldı.

 

Edinilen bilgiye göre, İl Özel İdaresi tarafından merkeze bağlı Kırmacılı Köyü'nde başlatılan içme suyu isale hattı çalışmaları sırasında Roma dönemine ait olduğu belirlenen bir mimari yapının parçası olduğu tahmin edilen 105x80 santimetre ebatlarında tarihi esere rastlandı. Kesmeburun Köyü'nde de yol yapım çalışmaları esnasında, yine Roma dönemine ait olduğu sanılan 150x100 santimetre ebadında lahit ile lahite ait kapak bulundu.

 

Yetkililerin ihbarı üzerine Osmaniye Müze Müdürü Nalan Yastı ile müzede görevli 3 kişilik teknik personel, tarihi eserlerin bulunduğu bölgede inceleme yaptı. Konunun Kastabala antik kenti kazı heyeti başkanı Prof.Dr. Turgut Zeyrek'e bildirilmesi üzerine, eserler vinçlerle bulundukları yerlerden alınarak Kastabala Açıkhava Müzesi'ne nakledildi.

 

Müze Müdürü Yastı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Osmaniye ve çevresinin Roma ve Bizans dönemine ait tarihi kalıntılar bakımından oldukça zengin olduğunu belirtti.

 

Eserlerin bulunduğu bölgelerin Kastabala Antik Kenti'nin SİT alanı içerisinde olduğuna işaret eden Yastı, şunları kaydetti:

"Roma döneminin kentlerinden olan Kastabala, Antakya ve Anavarza ile beraber bölgenin başta gelen kentlerinden biriydi. Tarihi kalıntıların bulundukları yerleri dikkate aldığımızda bunların Kastabala antik kenti sit alanı içinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. İlk incelemelerimizi yaptıktan sonra eserlerin özellikleri ve konumlarını Kastabala antik kenti kazı heyeti başkanı Prof.Dr. Zeyrek'e bildirdik. Kendisiyle yaptığımız görüşmeler neticesinde eserlerin burada sergilenmesine karar verdik."

 

Kastabala antik kenti sit alanı içinde yaşayan vatandaşları, tarihi eserler ve kalıntılar konusunda duyarlı olmaya çağıran Yastı, "Bu gibi örnekler, bize bölgenin büyük bir tarihi zenginliği olduğunu gösteriyor. Bu eserlerin ortaya çıkarılması ve müzelere kazandırılması için en önemli görev, bu bölgede yaşayan vatandaşlarımıza düşüyor" diye konuştu.

Memleket, Haber: Ahmet Erkan Yiğitsözlü, 23.04.2014

SİLUETE YENİ HANÇER

 

 

İstanbul’un silueti hızla bozulurken son kötü haber Cihangir’den geldi. 1993’te kentsel sit alanı ilan edilen semtte yapılacak her binanın bu kimliğe uygun olması gerekiyor. Ancak son olarak Beyoğlu Belediyesi tarafından Keten İnşaat’a verilen bir ruhsat semtin kimliğini bozacak gibi görünüyor. Ruhsata dayanarak yapılacak bina 12.5 metreye ulaşacak. Arkasındaki binaların deniz görünümünü kapatacak ve Cihangir Camii’nin deniz yönünden algılanışını da etkileyecek. 

 

İNŞAAT BAŞLAMADAN DURDURUN

Deniz manzarası kapanacak olan altı semt sakini, ruhsat iptali için mahkemeye başvurdu. Sakinler, inşaat yükselmemişken yürütmeyi durdurma kararı alınmasını istiyorlar. Böylelikle inşaat bittikten sonra yapılan edinilmiş hak savunmalarının da önüne geçilecek. Semt sakinlerinin mahkemeye başvururken dayandığı en önemli gerekçe ise Beyoğlu Nazım İmar Planlarının iptal edilmiş olması. 

 

O PLANLAR İPTAL EDİLDİ

Beyoğlu Kentsel Sit Alanı Koruma Amaçlı İmar Planları 2011 yılında askıya çıkarılmıştı. 1/1000’lik ve 1/5000’lik planlar geçtiğimiz Eylül ayında bölgenin özelliğini gözetmediği, kent yoğunluğunu artırdığı ve bütünsellikten uzak olduğu gerekçesiyle İstanbul 10. İdare Mahkemesi tarafından iptal edildi. Bu kararın Beyoğlu Belediyesi’ne 90 gün içinde tebliğ edilmesi gerekiyordu. Kısa sürede tebliğ edilmedi ve bu süre sonuna kadar kullanıldı. Beyoğlu Belediyesi bu 90 gün içinde iptal edilen planlara göre ruhsat vermeye devam etti. Söz konusu ruhsat da sürenin dolmasından 8 gün önce verildi. 

 

Bina cam giydirme olacak

Cihangir’de binaların yüksekliği en fazla 9.5 metre olabiliyordu. Ancak 2011’deki yeni imar planıyla bu oran arttı. Belediyenin Keten İnşaat’a verdiği ruhsatın dayanağı da bu imar planıydı. Ruhsata göre Keten İnşaat’ın binası 12,5 metre ve cam giydirme olacak. İmar planının Eylül’de iptal edildiğini hatırlatan semt sakinleri şikayetçi oldu. Cam giydirme bina, bölgenin tarihi dokusuna da uymuyor. Öte yandan bu dava Keten İnşaat’ın ilk davası değil. 1976 yılında kurulan firma, daha önce de Nişantaşı’nda 8 katlı bir binaya kaçak kat çıkıldığı gerekçesiyle mahkemelik olmuştu.

Taraf, Haber: Billur Özgül, 23.04.2014

DERT 'KALE'Sİ

 

Ankara’nın tarihi ve turistik yerlerinden olan Ankara Kalesi’nde, yaklaşık iki yıldır bitmeyen alt yapı ve restorasyon çalışmaları, ziyaretçileri mağdur ediyor.

 

Ziyaretçiler yürümekte zorlanırken, çocuklu aileler ve engelliler de kaleyi gezemeden dönmek zorunda kalıyor.


Röpar kapakları yürümeye çalışanlar için birer tehlike oluştururken ailesiyle birlikte kale içini gezmeye gelen engelli bir çocuk ise toprak zeminde akülü tekerlekli sandalyesiyle hareket etmekte zorlanınca geri döndü.

Hürriyet (Kısaltarak) Haber: Oğuz Demir, 23.04.2014

KARADAĞ'IN SIRLARINA İLK KAZMA VURULDU





 

Karaman Ovası'nda yüzyıllardır birçok medeniyete ev sahipliği yapan, ören yerlerindeki dini ve askeri yapılarıyla dikkati çeken Karadağ'ın gizli kalan sırlarının ortaya çıkarılması için ilk kazma vuruldu.

 

Sönmüş volkanik dağ olan Karadağ, tarihin her döneminde önemli bir yerleşim yeri olmuş. Özellikle erken Hristiyanlık döneminde bir dini merkez olan Karadağ; Madenşehri, Üçkuyu ve Değle ören yerleri, 4 ve 9. yüzyıllar arasında yapılmış onlarca kilise, manastır ve mezarlar ile inanç turizmi açısından oldukça zengin bir kültürel mirası barındırıyor.

Tarihte bir piskoposluk merkezi olan ve Aziz Pavlos'un ziyaret ettiği yerler arasında gösterilen Değle'deki 6 adet Bizans kilisesi günümüzde yıkıntı halinde. 2012 yılının mayıs ayında Fener Rum Patriği Bartholomeos'un bazı ziyaretler için Karaman'a gelişinde, Karadağ'daki kilise kalıntılarını gezmesi, bölgenin inanç turizmi açısından önemini ortaya koyuyor.

Karadağ'ın turizme kazandırılması için ilk kazı, Karaman Müzesi tarafından başlatıldı.

Kazı sorumlusu arkeolog Ertan Yılmaz yaptığı açıklamada, çalışmalara Karaman'a 55 kilometre mesafedeki Üçkuyu Köyünün yamacında başladıklarını söyledi.

Kazı alanının 4 ve 9. yüzyıllarda piskoposluk merkezi olarak kullanıldığını ifade eden Yılmaz, "Bu bölge çok eski tarihlerden beri, özellikle de Bizans döneminde yoğun olarak kullanılmış. Tarihi ve kültürel kimlik anlamında zengin. Karaman'a gelen ziyaretçiler bu bölgenin resimlerini, kenti tanıtan kitap ve broşürlerde mutlaka görmüşlerdir. Bu yapı, piskoposluk merkezi. Bu bölgenin turizme kazandırılması, kültürel varlıkların ortaya çıkarılması ve korunması amacıyla Karaman Müzesi olarak bir kazı ve temizlik çalışmasına karar verildi" diye konuştu.
 

"Turizme kazandırılacak birçok mekan var"
Yılmaz, Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü'nün finansman desteği ile çalışmaların başladığını dile getirerek, şunları kaydetti:

"Öncelikli amacımız; içinde bulunduğumuz mekanın tahrip olmuş veya bir şekilde yer altında kalmış kısımlarını açığa çıkararak, bir takım basit desteklerle doğaya karşı olan direncini arttırmak. Bizden sonraki kuşaklara aktarımını sağlamak. Yaklaşık 2 metre toprak dolgu var. Dolgu temizlendikten sonra bu mekanı, Karaman'ı ziyaret edenlerin ve bu konuda çalışma yapan akademisyenlerin beğenisine sunmak istiyoruz. Bölgede bir takım çalışmalarla turizme kazandırılacak birçok mekan var. Bu yapılar eşsiz bir doğanın kucağında bulunuyor. Tarih, kültür ve doğayı bir arada görmek mümkün. Binbir Kilise ve Değle'deki dini, askeri kalıntılar, krater çukuru, yılkı atları ve yaban koyunları, Karadağ'ı gezip görmek için yeterli sebeplerdir. Çalışmalarımızın sonucunda bu bölge dünyada hak ettiği yeri kazanacaktır."

 

"İnanç turizmine katkısı olacağını düşünüyoruz"

Kazıların henüz başlangıç aşamasında olduğunu vurgulayan Yılmaz, sözlerini şöyle sürdürdü:

"Bu çalışma, Cumhuriyet tarihinde bölgede yapılan ilk çalışma. Bunun gururunu yaşıyoruz. Bu yapıların ayağa kaldırılması inanç turizmi açısından önemli. Mevlana, Karaman'a gelirken de Konya'ya giderken de bu bölgeyi kullanmış, konaklamış. Hristiyanlık dönemlerinde azizlerin ve piskoposların Karaman üzerinden bu yolu izleyerek, kendi inançlarını bir şekilde tebliğ etmek, yaymak için bölgeye uğradıklarını, buralarda yaşadıklarını net şekilde bilmekteyiz. Bu bağlamda çalışmalarımızın inanç turizmine katkısı olacağını düşünüyoruz."

Sabah, 22.04.2014

'HOŞGÖRÜ KENTİ'NİN YENİ MÜZESİ

 

Turizm Haftası etkinliklerinin kapanış kokteyli, eserleri yerleştirme çalışmaları devam eden ve mozaik sergileme alanıyla dünyanın en büyük müzesi olma özelliğini taşıdığı bildirilen Hatay Arkeoloji Müzesi'nde yapıldı.

 

Eski Arkeoloji Müzesi'ndeki eserlerin büyük kısmının taşındığı ve yerleştirildiği, Üçağız Mağarası ile Tell Tayinat ve Aççana höyüklerinin benzerlerinin yapıldığı müzedeki tamamlanan bölümler konuklara gezdirildi. Müzede, milattan önce 45 bin yılından günümüze kadar yaşanan değişim teknoloji kullanımıyla ziyarete gelenlere anlatıldı.

 

Hatay'daki Tayinat Höyüğü'nde 2012 yılında Toronto Üniversitesi'nden Prof.Dr. Timothy Harrison başkanlığında yapılan kazı çalışmasında bulunan, bir elinde mızrak bir elinde başak tutan ve MÖ  9. yüzyılda Tayinat'ta hüküm süren Kral Suppiluliuma'ya ait 1,5 metre yüksekliğindeki heykel ziyaretçilerden büyük beğeni topladı.

 

Sakallı, bukleli saçlı, kollarında özel birtakım bileklikler olan heykel, gözlerinin belirginliğiyle de görenleri şaşırtıyor.

 

Hatay Valisi Mehmet Celalettin Lekesiz, etkinliğe katılanlarla müzedeki tamamlanan bölümleri gezerek, eserlerle ve yapılan çalışmalarla ilgili Hatay Arkeoloji Müzesi teşhir ve tanzim işinden sorumlu restoratör Celalettin Küçük'ten bilgi aldı.

 

5 bin metrekarelik mozaik sergileme alanı

Vali Lekesiz, müzedeki bazı bölümlerdeki incelemelerinin ardından yaptığı konuşmada, eski müzede yer darlığı nedeniyle eserlerin bir kısmının sergilenebildiğini kaydetti.

 

Müzenin yüzde 65'inin tamamlanarak hazır hale geldiğini vurgulayan Lekesiz, buranın mozaik sergilenme alanının büyüklüğü açısından dünyanın en büyük mozaik müzesi olacağını söyledi. Mozaiklerin bir kısmının da uygun olmayan şartlarda depolarda muhafaza edildiğini aktaran Lekesiz, " Bu müzemizde bugün itibariyle dünyanın en büyük mozaik sergileme kapasitesi alanı oluşacak. 5 bin metrekare mozaik sergileme alanı oluşacak. Şu an aşağı yukarı 971 metre kare mozaik sergileniyor. Ayrıca, eski müzemizde olanlar, depolardakiler ve toprak altındakiler de çıkarılarak sergilenecek" diye konuştu.

 

Lekesiz, bu müzenin sadece ilin değil Türkiye'nin turizm ve kültürel değerini artıracağını da sözlerine ekledi.

 

Müze Müdürü Nilüfer Sezgin de sergilenecek eserler içerisinde şimdiye kadar hiç görülmeyenlerin çoğunlukta olduğunu söyledi.

 

Henüz eserlerin hepsinin taşınmadığını, işlemlerin devam ettiğini ifade eden Sezgin, "Şu anda halihazırda teşhirini tamamladığımız 971 metrekare mozağimiz var. Bir önceki müzemizde 800 metrekareydi. Müzemiz tamamlandığında belki 5 bin metrekarelere çıkacak mozaik sergilemesini düşünüyoruz" dedi. 

 

Müzedeki gezinin ardından katılımcılar üç semavi dinin temsilcilerinden oluşan Antakya Medeniyetler Korusu'nun konserini izledi. 

Memleket, 22.04.2014

ERTUĞRUL GÜNAY ARKEOLOG İSTİHDAMI İÇİN TBMM BAŞKANLIĞI'NA SORU ÖNERGESİ VERDİ

 

İzmir Milletvekili Ertuğrul Günay, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından cevaplanması istemiyle arkeologlara daha fazla istihdam sağlanması hakkında hazırladığı soru önergesini dün (21.04.2014) TBMM başkanlığına verdi.

 

Günay soru önergesinde;

Türkiye’de arkeoloji ve sanat tarihi mezunlarının istihdam alanının son derece kısıtlı olduğunu belirterek, Kültür ve Turizm Bakanlığının her yıl azalan kadroları dışında, istihdam için yeterli bir alanın bulunmadığını, mezunların önemli ölçüde işsizlik sorunuyla karşı karşıya kaldığını dile getirdi.

 

Arkeologlar Derneği olarak arkeologların istihdam sorunu ile ilgilendiği için Sayın Ertuğrul Günay’a teşekkürlerimizi sunarız.

 

Arkeologlar Derneği, 22.04.2014

SANAYİ ARASINDA BİR ANTİK KENT: KYME

 

 

Aliağa Çevre ve Kültür Platformu, “Turizm Haftası” dolayısıyla etrafı sanayi kuruluşları ile çevrilmiş olan Kyme antik kentinin durumuna dikkat çekmek üzere bir gezi düzenledi.


Aliağa’da sanayi kuruluşları ve Nemrut Limanı ile çevrelenmiş olan Kyme antik kenti, 3 bin yıllık bir geçmişe sahip. Prof.Dr. Ömer Özyiğit çıkan buluntuların tarihinin Yontma Taş Çağı’na kadar gittiğini ifade ediyor.

 

SİT DERECESİ DÜŞÜRÜLDÜ    

Kyme’nin 12 kentten oluşan Ailos Birliği’nin en büyük kenti olduğu ifade ediliyor.

 

Kyme’nin geniş bir alana yayılan 1. derece sit koruması, zaman içerisinde düzlükte kalan ve sanayi kuruluşu yapılmaya ya da tesisleri genişletmeye elverişli alanları 1. dereceden 2. ve 3. dereceye düşürüldü.

 

Kyme antik kentinin ilk kazıları 1925 yılında Çekler tarafından gerçekleştirilmiş ve çıkartılan eserler Prag’a götürülmüş. Sonraki yıllarda Ekrem Akurgal, Baki Ögün, Hasan Tahsin Uçankuş, Vedat İdil ve Orhan Bingöl kazı çalışmaları yapmış. 1985-2007 yılları arasında ise İtalyan Kazı Heyeti Başkanı Ord. Prof.Dr. Sebastiane Lagona tarafından yönetilmiş. Günümüzde Lagona’nın öğrencisi Antonio La Marca başkanlığında çalışmalar yürütülüyor. Kazılarda çıkan buluntular İzmir Arkeoloji ve İstanbul Arkeoloji Müzesi’nde bulunuyor.  


MS II. yy'da Kyme’lilerin bastırdıkları sikkeler üzerinde Ephesos Artemisi’ne benzeyen bir Anadolu tanrıçası kabartması, tunç atlet heykeli ve Artemis başı en önemli buluntular arasında.

 

‘ANTİK KENTLER LİSTESİNE GİRMELİ’

ALÇEP’in düzenlediği gezide Kyme ören yeri ile ilgili Arkeolog Kıray Kıroğlu’nun yaptığı bilgilendirmenin ardından platform adına yapılan açıklamada konuşan Siteler Mahallesi Muhtarı Sedat Okşar, Kyme antik kentine gereken önemin verilmesini istedi. Kyme antik kentinden çıkarılan eserlerin sergilenmesi amaçlı olarak yapımına başlanan, ancak 17 yıldır bitirilemeyen Aliağa Müzesi'nin bir an önce tamamlanması gerektiğini ifade eden Okşar, “İstanbul, İzmir ve Prag’daki tarihi ve kültürel mirasımızın; ait olduğu yerde, Aliağa Müzesinde sergilenmesi gerektiği açıktır” dedi. Okşar, kazı çalışmalarına da gereken önemin verilerek, hızlandırılması gerektiğini dile getirerek, “Kyme antik kentinin Kültür ve Turizm Bakanlığı Antik Kentler listesinde yer alması için başta Kültür ve Turizm Bakanlığı olmak üzere tüm yetkilileri göreve davet ediyor ve bunun takipçisi olacağımızı kamuoyuna duyuruyoruz” dedi.

Evrensel, 22.04.2014

TARİHİ KÜRE KAYBOLDU

 

 

Çemberlitaş’taki Sultan Mahmud Türbesi’nde bulunan Divanyolu Çeşmesi’nin üzerindeki mermer kürenin yaklaşık bir aydır kayıp olduğu ortaya çıktı. Osmanlı’da “Küre-i Arz” olarak adlandırılan 70 cm çapındaki mermer kürenin akıbeti bilinmiyor. Küre  Osmanlı dünya hakimiyet teorisi olarak formüle edilen ‘Kızıl Elma’ sembolü olarak da kabul ediliyordu.


174 yıllık türbe
Sultan Abdülmecid’in 1840’ta babası Sultan 2. Mahmud için saray mimarlarına Çemberlitaş’ta inşa ettirdiği türbenin köşesine “amprik” üslupta 2.5 metre yüksekliğinde bir de çeşme yaptırdı. Dönemin Fransız mimarisinde “aydınlanma sembolü” olarak kabul edilen 70 cm çapında bir küre de bu çeşmenin üzerine konulmuştu. Saray mimarları Ohannes ve Bogos Dadyan, küreyi her ne kadar Fransız mimarisinin yansıması olarak yerleştirse de küre zamanla Osmanlı’nın dünya hakimiyet teorisinin ifadesi olan “Nizam-ı Alem” ülküsünün daha milliyetçi bir yorumu olan “Kızıl Elma” olarak kabul gördü. Özellikle İttihat ve Terakki döneminde bu yorum öne çıktı.


1 aydır yok
174 yıllık tarihi çeşme ve küre zaman zaman tadilat gördü ve restore edildi. Yaklaşık bir aydır ise küre yerinde bulunmuyor.  Türbenin bağlı olduğu Türbeler Müdürlüğü yetkilileri “Türbe bizim yetkimizde ama çeşme değil, o yüzden haberimiz yok” diyor. 1912’de kurulan Türk Ocakları’nın Türbe haziresinde bulunan İstanbul Şubesi de türbenin bakım ve kontrol yetkisinin kendilerinde olmadığını; dolayısıyla kürenin akıbetinden haberdar olmadıklarını söylüyor. 

 

Türbede 3 padişah
Tanzimat mimarisinin en iyi örneklerinden biri olarak kabul edilen türbede 2. Mahmut’un yanı sıra Sultan Abdülaziz ve Sultan 2. Abdülhamit’in mezarı bulunuyor. Türbenin haziresinde (bahçesi) ise haneden mensupları ve Mısır prensleriyle birlikte sadrazamlar ve yüksek rütbeli paşaların da mezarları yer alıyor. Türbede İngiltere kraliçesi Victoria tarafından gönderilen kristal bir avize ile Fransız İmparatoru 3. Napolyon’un gönderdidiği altın yaldızlı iki duvar saati de var. 21 Şevval 1256 (16 Aralık 1840) tarihli Ceride-i Havadis, türbenin açılışına ilişkin haberinde, türbenin ek yapıları sayarken “...yekpare mermerden ziba çeşme yapılıp üzerine yine mermerden yapılmış ve hendese üzere nakşolunmuş küre-i arz konmuştur” ifadesini kullanıyor.

Milliyet, Haber. Musa Küre, 22.04.2014

 

******


MEĞER ORİJİNAL KÜRE YILLARDIR KAYIPMIŞ

 


Kırılan taklit küre (solda) orijinal küre (sağda)

 

Çemberlitaş’taki Sultan II.Mahmud Türbesi önündeki tarihi çeşmede duran mermer kürenin kaybolduğu yönünde çıkan haberler başka bir gerçeğin meydana çıkmasını sağladı. Meğer türbenin yapıldığı tarihte üzerinde meridyen ve paralellerin bulunduğu, kıtaların çizildiği orjinal küre uzun yıllardır kayıpmış. Şuan kayboldu denen küre ise 25- 30 yıl önce mermerden yapılan taklit küre olduğu, bunun da yere düşüp iki parçaya ayrılınca türbeler müzeler deposuna kaldırıldığı anlaşıldı. Türbenin ilk yapıldığı dönemde konan orjinal kürenin resmine Radikal ulaştı.
Milliyet gazetesinde dün yeralan habere göre II. Mahmud Türbesi önünde yer alan Divanyolu Çeşmesi’nin üzerindeki mermer küre bir aydır kayıptı. Sultan Abdülmecid’in 1840’ta babası için yaptırdığı türbenin önüne ampirik üslupta 2,5 metre yüksekliğinde bir çeşme yaptırmıştı.

 

Divanyolu’nun ilk Ampir yapısı, Cevri Kalfa Mektebi, ikincisi ise II. Mahmud Türbesiydi. Napolyon’un imparatorluk döneminde Fransa’da doğan ve çok geçmeden, Barok ve Rokoko üsluplarında olduğu gibi Türk zevkine uyarlanarak Boğaziçi’ndeki bazı saray ve yalılarda uygulanan bu klasisist üslubun diğer yetkin örnekleri de Tophane’deki Nusretiye Camii ile Topkapı Sarayı müştemilatından Alay Köşkü’dür. Tanzimat’tan sonra adeta resmi üslup haline gelen ve yaygın bir biçimde kullanılan Ampir, hiç şüphesiz Fransız kültürüyle kurulan ilişkinin sonuçlarından biri olarak kabul görür. Türbe, hem Divanyolu’nda modern zamanların başlangıcını, hem de Tanzimat ricalinin Fransız İhtilali ideallerine bağlılığını ifade ettiği yorumlarına neden olur. Bir tür abide olarak inşa edilen bu çeşmenin üzerinde yer alan ve aslında herhangi bir fonksiyonu bulunmayan küre, uzmanlara göre, mimari tarihinde sadece Fransız devrimini de içine alan döneme ve Fransız İhtilali’nin özündeki temel ilkelere işaret etmektedir. Küre İttihat ve Terakki döneminde ise Osmanılının dünya hakimiyet teorisinin ifadesi olarak ‘‘Kızıl Elma’’ olarak yer bulur.

Başı hep dertte oldu
Küre’nin başı bir türlü dertten kurtulmaz. Defineciler tarafından daha önce de defalarca tahribata uğramış, en son yere indirilmeye çalışılırken düşürülerek iki parçaya ayrılmıştır. Ancak bilinen gerçek ise en son onarılarak yerine yerleştirilen kürenin orjinal olmadığıdır. TÜRÇEK (Türbeler Çeşmeler Kültür Varlıklarını Yaşatma Derneği) tarafından yapılan açıklamada orjinal kürenini ne zaman çalındığı yönünde elimizde net bir bilgi yok. Ancak kaybolduğu iddia edilen küre iki parça halinde Türbeler ve Müzeler Müdürlüğü’nde koruma altına alınmıştır. Ancak bu küre orjinal olmadığı gibi tam anlamıyla bir kopyası da değildir. Dernek olarak aslına çok daha yakın bir kopyasını yakında çeşmenin üzerine koyacağız. Orjinalinin de yetkililerce aranması devam ediyor. ‘‘

Radikal, Haber: Ömer Erbil, 23.04.2014

ARKEOLOĞA SORMADAN TERMİK SANTRAL KURAMAZSINIZ!

 

 

Danıştay 14. Dairesi Aliağa yakınlarındaki ENKA termik santralinin “ÇED olumlu” kararını iptal etti. Termik santrale karşı açılan davada yapılan bilirkişi incelemesini eksik bulan Danıştay, kültürel varlıklar, tarım toprakları ve şehircilik planları gözetilmeden verilen “ÇED olumlu” belgesinin hukuka uygun olmadığına hükmetti. Bilirkişi heyetinde; arkeolog, sanat tarihçisi, şehir plancısı, ziraat mühendisi gibi uzmanların bulunması gerektiğini belirtti.

DENİZE, TOPRAĞA, HAVAYA, TARİHE ZARARLI
EGEÇEP, Foça Ziraat Odası, Foça İlçesi Zeytin Üreticileri Birliği, Çağdaş Hukukçular Derneği ve yurttaşlar tarafından ENKA Enerji Üretim A. Ş şirketinin yapacağı termik santrale verilen “ÇED olumlu” kararının iptali istemiyle dava açılmıştı. İzmir 2. İdare Mahkemesi'ne yapılan başvuruda; kurulacak termik santralin deniz suyunun öngörülenden daha fazla ısınmasına ve deniz canlılarının aşırı derecede zarar görmesine neden olacağı, santralin çevre kirliliğine yol açacağı, termik santralin kurulduğu alanın yer seçimi bakımından uygun olmadığı, halk sağlığını tehlikeye sokacağı, Toprak Koruma Kanununa aykırı olduğundan tarım alanlarının verimliliğinin azalacağı gibi birçok gerekçe ifade edilmişti. İzmir 2. İdare Mahkemesi’nin bunu reddetmesi üzerine temyize gidilmiş, dosya Danıştay'a gitmişti. Danıştay 14. Dairesi sadece üç çevre mühendisi tarafından hazırlanan bilirkişi raporunu yeterli bulmayarak, ÇED raporunun iptali talebinin yerel mahkemece reddedilmesi kararını bozdu.

YENİ BİLİRKİŞİ VE KEŞİF İSTENDİ
Danıştay, bozma gerekçelerini sıralarken termik santrale yeşil ışık yakan bilirkişi raporunun sadece 3 çevre mühendisi tarafından hazırlanmış olduğuna dikkat çekti. Yüksek mahkeme bilirkişi raporu için oluşturulacak bilimsel heyette en az bir tanesi çevre mühendisi olmak üzere alanın ve projenin özelliklerine göre arkeolog, sanat tarihçisi, şehir plancısı, ziraat mühendisi vb. uzmanlık alanlarından kişiler olması gerektiğini belirtti. Mahkeme ayrıca, bu bileşimde oluşturulacak yeni bir bilirkişi heyetiyle yeniden keşif ve bilirkişi incelemesi yapılmasına ve yeniden bir karar verilmesi gerektiğine dikkat çekti.

BİLİRKİŞİ RAPORU TERMİK SANTRAL GÜZELLEMESİYDİ
EGEÇEP adına davayı yürüten hukukçularda Av. Arif Ali Cangı, “Bilirkişiler keşif sırasında sorularımızı yanıtlamadı. Hatta bir tanesi ‘Termik santrallerin küresel iklim değişikliğine etkisi yoktur’ gibi bilimsellikten uzak bir görüş bildirmişti. Özet olarak Bilirkişi Raporu 'termik santral güzellemesi' niteliğindeydi” dedi.


Danıştay 14. Dairesi'nin kararının çok önemli olduğunu kaydeden Cangı, “Bu ilk kez oluyor. Allianoi davaları sürecinde bu kişileri çok zor bilirkişi heyetlerine katabilmiştik” diye konuştu. Danıştay kararında tarım toprağı ile ilgili vurgunun da son derece olumlu olduğunu ifade eden Cangı, “Tarım toprağı tartışması için de bir ziraat mühendisi olması gerek diyor. Ayrıca imar planları konusunda da ciddi karmaşa var. Manisa-İzmir Çevre Düzeni Planı iptal edilmişti. Yeni plan yapılmadan böylesi bir santrale izin verilmesinin yanlışlığı da ortada zaten” dedi.

ALİAĞA'YA DİKKAT DENİLİYOR
Avukat Arif Ali Cangı, “Kararda, ‘Aliağa’ya dikkat et’ deniliyor aslında. Bölgedeki yoğun sanayi kirliliğine, bir de termiğin eklenmesinin yaratacağı sorunlar görmezden gelinmemiş. Yeni bilirkişi raporunda bunlar tartışılacak artık. Kirliliğin toplam etkisi, Aliağa, Foça, İzmir hatta dünyaya etkileri tartışılacak. Buradan yola çıkarak petrokoklu termik santralleri de engelleyebiliriz” diye konuştu.

İDÇ'NİN DUMANI TÜTÜYOR
Bölgede yapımı tamamlanan İzmir Demir Çelik’in (İDÇ) termik santrali 4 Nisan tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'ndan aldığı geçici izinle üretime başladı. Yaklaşık 20 gündür gece gündüz bacasından duman çıkan termik santralin Gayri Sıhhi Müessese izninin olup olmadığı, İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin santrale gereken izinleri verip vermediği bilinmiyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Kocaoğlu daha önce bölgedeki termik santrallerin faaliyetlerini destekleyen açıklamalar yapmıştı. İDÇ'nin termik santrali Horozgediği ve Çakmaklı Köylerinin yanı başında.

Evrensel, Haber: Özer Akdemir, 22.04.2014

30 YILLIK RESTORASYON TBMM'DE

 

 

İstanbul kuşatması esnasında Papalık donanmasının Bizans İmparatorluğuna yardım etmesini önlemek için Çanakkale'de Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Kilitbahir Kalesi'nde restorasyon çalışmalarının 30 aydır tamamlanamaması TBMM gündemine taşındı.

 

CHP Çanakkale Milletvekili Serdar Soydan, TBMM Başkanlığına Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik'in cevaplaması talebiyle bir soru önergesi verdi. Kilitbahir Kalesi'nin 14 Kasım 1980 tarihinde Kültür Bakanlığı tarafından ‘Korunması Gereken Kültürel Varlık' olarak tescil edildiğini hatırlatan Soydan, her yıl binlerce yerli ve yabancı turiste ev sahipliği yapan kalenin 21 Ekim 2011 tarihinde ziyarete kapatılarak restorasyon çalışmalarının başlatıldığını hatırlattı. 1452 yılında yaklaşık 4 ay gibi kısa bir sürede inşa edilen Kilitbahir Kalesi'nin restorasyonunun 30 aydır tamamlanamadığını söyleyen Soydan, “30 aydır ziyaretçiye kapalı bulunan kalenin restorasyonu sırasında tarihi yapıya ciddi şekilde zararlar verilmektedir. Restorasyon çalışmalarına gereken özen ve itinanın uzman ve arkeologlar gözetiminde yeteri kadar gösterilmediği gözlenmektedir” dedi.

 

Soydan, soru önergesinde, “1453 yılında yaklaşık 4 ay gibi çok kısa bir sürede yapılan kalenin sadece restorasyon işlerinin 30 aydır tamamlanamamasının sebebi nedir? 30 aydır yerli yabancı binlerce ziyaretçinin Kilitbahir Kalesi'ni gezmesinin engellenmesi sonucu bölgede oluşan ekonomik kayıplarının sorumlusu kim veya kimlerdir? Kilitbahir Kalesi'nin restorasyon çalışmaları bakanlığınız, müze müdürlüğü, tarihçi ve arkeologlar tarafından düzenli olarak kontrol edilmekte midir? Restorasyon sırasında tarihi yapıya zarar verecek çalışmaların sorumlusu kim veya kimler olacaktır? Kilitbahir Kalesi restorasyon işlerini hangi firma veya firmalar yapmaktadır? İşin süresi ve ihale bedeli ne kadardır? İşin süresi uzatılmış mıdır? İlgili firmanın restorasyon işlerindeki yeterliliği var mıdır?” diye sordu.

Haber 7, 21.04.2014

BAZİLİKA ÜZERİ ÖRTÜLEREK KORUNACAK

 

Tekirdağ’ın Marmaraereğlisi İlçesi'ndeki bazilika, üzeri örtülerek korunacak.

 

Tekirdağ Müze Müdürü Önder Öztürk, AA muhabirine yaptığı açıklamada, zamanında Roma’nın Trakya’daki eyalet merkezi olduğu bilinen Marmaraereğlisi İlçesi'nde yaptıkları kazılarda, bazilika tespit ettiklerini söyledi.

 

Özel mülkiyetteki alanın Kültür Ve Turizm Bakanlığı tarafından kamulaştırıldığını ve arkeolojik kazılara başladıklarını anımsatan Öztürk, kazıların geçen yıl tamamlandığını belirtti.

 

Öztürk, kazılar sonucunda bugüne kadar varlığı bilinmeyen büyük bir bazilikanın açığa çıkarıldığını ifade etti. Bazilikanın, Trakya’daki en büyük mozaikli yapı olduğunu dile getiren Öztürk, şunları anlattı:

“Anastasius surlarının hemen bitişiğinde olan bu bazilikada, 500 metrekare taban mozaiği var. Bu taban mozaiğinin tamamını elden geçirdik. Temizliğini, konservasyonunu, sağlamlaştırılmasını, sağlıklı bir ortama kavuşturulmasını sağladık. Bugün korunur bir hale getirdik. Bazilika, ülkemiz ve Tekirdağ turizmi açısından büyük önem taşıyan bir erken dönem yapısıdır. Mozaikleri çok geometrik ve bitkisel motiflerle döşenmiş, çok güzel biçimde dizayn edilmiş ve sağlamdır.”

 

Öztürk, bazilikayı, aşağı şehir surlarıyla teşhir etmek için çalışma başlattıklarını ve ilgili projelerin hazırlandığını aktardı.

 

“İçinde gezilebilecek”

Öztürk, bazilikanın üstünü bir çeşit örtü sistemiyle kapatıp, içerisini gezilir hale getirmek istediklerini söyledi.

 

Bazilikayı en uygun şekilde teşhire açmak için çalıştıklarını belirten Öztürk, “Bazilikayı açık şekilde teşhir etmek, doğal ve fiziki ortamlardan etkilenmesine neden olur. Bu yüzden bir çeşit örtü sistemiyle üzerini kapattıktan sonra teşhire açacağız” diye konuştu.

 

Öztürk, bazilikanın surlarında da restorasyon çalışması yapacaklarını, yıkılma, bozulma ya da kopma noktasına gelen bazı duvar taşlarını sağlamlaştıracaklarını ifade etti.

 

Çalışmayı bu yıl bitirmek istediklerini vurgulayan Öztürk, bazilikanın Tekirdağ turizmine büyük bir ivme kazandıracağını kaydetti.

haberler.com, 21.04.2014

KAYMAKAMLIK İNŞAATINDAN TARİHİ MEZAR TAŞI ÇIKTI

 

  

 

Rize’nin Pazar İlçesi'nin Merkez Gülbahar Hatun Camisi’nin bitişiğinde, Özel İdare tarafından yapımı başlatılan kaymakamlık binasının inşaatında, hafriyat çalışmaları sırasında mezar taşı çıktı. İşçiler tarafından hafriyat çalışması esnasında bulunan mezar taşının üzerinde, Osmanlıca olarak Hüseyin Çelebi ismi ve 1211 tarihi göze çarptı.





Miladi 1796 yılına denk gelen tarih, mezar taşının Osmanlı döneminden kaldığı izlenimini verdi. Firma çalışanları, mezar taşının dışarıdan gelen hafriyatlardan karışmış olabileceğini öne sürdü. Pazarlı vatandaşlar ise, tarihi Merkez Gülbahar Hatun Camisi'nin etrafının mezarlık olduğunu ve eski adı Atina olan Pazar’ın da tarihi bir kent olması sebebiyle, bulunan mezar taşının cami mezarlığından kalan tarihi bir eser olabileceği yorumunu yaptı.

Mynet Haber, 21.04.2014

TÜRKİYE'NİN 2. BÜYÜK MANASTIRI TURİZME AÇILIYOR

 

Türkiye'nin ikinci büyük manastırı olan Giresun Meryem Ana Manastırı'nın, bu yıl içinde turizme açılması hedefleniyor.

Giresun Turizm Ve Kültür İl Müdürlüğü Turizm Haftası dolayısıyla basın mensuplarına düzenlenen gezide, Şebinkarahisar'ın Kayadibi Köyü'nde bulunan manastırın restorasyonu hakkında bilgi verildi.

Şebinkarahisar'da restore edilmeyi bekleyen başka tarihi kiliseler de bulunduğunu belirten Giresun Müze Müdürü Hulusi Güleç, "Manastırı Türkiye'deki arkeoloji çevrelerine tanıtıyoruz. Seyahat acenteleri ve tur operatörlerine de ilçede en az Sümela kadar önemli bir manastır bulunduğunu anlatacağız" diye konuştu.

Sabah, 21.04.2014

ROMA'DA YENİ BİR KEŞİF

 

İtalyan ve İngiliz arkeologlar, İtalya’nın antik Ostia kentinde gizli kalmış bir bölüm keşfettiklerini ve bu durumda antik Roma’nın düşünülenden %40 daha büyük olduğunu bildirdiler.

 

Arkeologlar, yerin altında keşfettikleri kuleler, dükkanlar, sınır duvarları ve yol kalıntılarının, gerçek bir şehrin tüm ihtişamını ortaya çıkardığını söylediler. 70 bin metrekarelik bir alana yayılan keşfin aynı zamanda MÖ 1. yüzyılda Roma’nın Tiber Nehri tarafından ikiye ayrıldığını gösterdiğini söylediler. Daha önce, Tiber Nehri liman kenti Ostia’nın kuzey sınırı olarak düşünülüyordu ancak bu araştırmayla şehir duvarının nehrin diğer yakasında da devam ettiği ortaya çıktı.  

Akşam, 21.04.2014

2200 YILLIK LAHİT TARİH OLUYOR

 

 

Dünyada tek parça taştan yapılmış tek lahit olma özelliğini taşıyan 2200 yıllık Berberkaya mezar anıtı yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Bursa’nın İznik İlçesi'nde bulunan mezar anıtı, defineciler tarafından dinamitle parçalandı. Mezarın içinde ateş yakılıp üzerine isim kazındı. Yöre halkı tahrip edilen ve parçaları dağın yamaçlarına dağılan anıtın korunması için önlem alınmasını istiyor. 

 

Yok olma tehlikesi altındaki tarihi mezar anıtı CHP Bursa Milletvekili Aykan Erdemir tarafından Meclis gündemine taşıdı. Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik’in yanıtlaması istemiyle soru önergesi veren Erdemir, anıtın durumunu anlatarak “Yoğun tahribata maruz kalan, Bursa ve Anadolu’nun önemli tarihi bellekleri arasında gösterilen lahitin korunmasına yönelik girişimde bulundunuz mu? Bulunmayı düşünüyor musunuz?” diye sordu. 

 

Anadolu Üniversitesi Tarih Bölümü öğrencisi Murat Başlar da her ziyaretinde mezarın bir parçasının kaybolduğunu belirterek “Mezar anıtın eski haline getirilmesini, en azından koruma altına alınmasını istiyoruz” diye konuştu. 

 

17 parçaya ayrılmış

Elmalı Dağı’nın yamacında bulunan ve halk arasında “Berberkaya” olarak nitelendirilen mezar anıtı, koyu gri kalkerden yapılmış. 2200 yıllık devasa yapı, dünyada tek parça taştan yapılan tek lahit. Yüzyıllarca ayakta kalan mezar anıtı, 1953’te define meraklıları tarafından paramparça edildi. 

 

17 parçaya ayrılarak dağın yamaçlarına dağılan Berberkaya, aynı zamanda ilçenin Helenistik döneme ait tek yapı parçası. Mezarın Bithynia Kralı II. Prusias (MÖ 185-149) için yapıldığı söyleniyor.

Taraf, Haber: Sümeyra Tansel, 20.04.2014

2 BİN 500 YILLIK TÜNEL ZİYARETE AÇILIYOR

 

 

İzmir'in Agora semtinde, geçen yıllarda bir evin altında bulunan 2 bin 500 yıllık, Roma Dönemi'ne ait tünel kısa süre içerisinde, turizme açılacak.


Tünelin girişinin bulunduğu, Konak Belediyesi tarafından satın alınan evde onarım ve yenileme çalışmaları son aşamaya geldi. Evin altında bulunan tünel içinde de temizlik çalışmaları başladı. Daha önce tünelin aydınlıtılıp yürüyüş parkuru ile turistlerin ziyaretine açılması planlanıyordu.

Ancak, tünel içindeki oksijen yetersizliğinden dolayı bu fikirden vazgeçildi. Ziyaretçiler tünele 14 basamaklı merdivenden inip ancak belli bir uzaklığa kadar yürüyebilecek, sonrası demir parmaklıklı kapı ile kapatılacak. Tünelli evde dinlenme fırsatı da bulacak olan yerli ve yabancı turistlere, tünel hem de semt tarihi hakkında rehber ve arkeologlar tarafından bilgi de verilecek. Bir kişinin rahatlıkla yürüyebileceği Roma Dönemi'ne ait 20'nci yüzyılakadar temiz su kanalı olarak da kullanılan tünelin gidilebildiği en son noktada ise Meryem Ana'ya adanmış 'Süt veren anne' olarak bilenen bir de dua odacığı bulunuyor. Ziyaretçiler tünelin gidebildikleri yerden sonrasını, içine kurulacak kamera sistemi sayesinde monitörden izleyebilecek.

Hürriyet, Haber: Mustafa Oğuz, 20.04.2014

KANALİZASYON KAZARKEN TARİH ÇIKTI

 



 

Muğla'nın Milas İlçesi'nde belediye ekipleri, alt yapı çalışmaları sırasında bir mermere rastlayınca müze yetkililerine haber verdi. Evlerin altında Osmanlı dönemine ait tarihi köprü bulunduğunu tespit eden yetkililer, kazıyı durdurdu. 

 

Balavca deresi üzerindeki kemerli köprünün çok iyi korunduğu belirtildi. Üzerinde iş yerleri bulunan köprünün gün yüzüne çıkarılması için çalışma başlatıldı. Tarihi köprü restore edildikten sonra turizme kazandırılacak.

Milliyet, 20.04.2014

ESRARENGİZ KALE

 

Osmaniye'nin Sumbas İlçesi sınırlarında Mehmetli-Gafarlı köylerinin sınırlarının bulunduğu dağlık bölgede insan cesedi görünümlü bir kale bulundu. Saklı tarihi yapıyı Mart ayında keşfeden tarih araştırmacısı Cezmi Yurtsever, definecilerin hedefi konumundaki alanın bir an önce koruma altına alınması gerektiğini söyledi.

 

 

Kalenin bulunduğu yere ulaşmak için Mehmetli Köyünün içinden Bağdaş yayla yolunu yaya olarak aştığını bildiren Cezmi Yurtsever, "Kalenin bulunduğu yere geldiğimde insan cesedi şekilli küçük bir tepe ile karşılaştım. Baş üzeri yatık bir halde ve ağzı açık insan görünüşlü küçük bir tepeyi gördüğümde şaşırdım" dedi.

 

 

Yurtsever, "Çevredeki çobanlar bu esrarengiz tarihi yapı ve onun yanındaki kale ve antik kente Çem adını vermişler, 'hayvan otlatılan, çayır çimenli yer' anlamına da geliyor" diye konuştu.

 

 

Antik kentin bulunduğu yerdeki ana yerleşim yerindeki tepe üzerinde bulunan tarihi kalenin giriş kapısı üzerinde kral ve elleri ile tuttuğu arslan heykelleri ve burç duvarı sırtında da geyik heykelleri ile karşılaştığını anlatan Yurtsever, şunları söyledi:

 

 

"İlginç olan ise kale duvarının her yerinde çerçeve içine alınmış şifreli yazılar vardı. Ayrıca çok sayıda Bizans ve Malta haç şekilleri de görülebiliyordu. Kalenin bulunduğu yer, Çukurova'yı Kayseriye bağlayan kervan yolunun Torosdağlarına giriş yerinde bulunuyor. Burası önemli bir gözetleme, güvenlik ve gümrük merkezi olarak da kullanılmış olabilir"

Habertürk, 20.04.2014

SULUSARAY'DA ANTİK BİR KENT

 

 

Tokat’ta Sebastapolis antik kenti üzerine kurulan ve turizmin gözde merkezlerinden biri olmaya aday olan Sulusaray İlçesi, ziyaretçilerini bekliyor.

 

Sulusaray Belediye Başkanı Halil Demirkol, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Sebastapolis antik kentinde 22 yıl sonra kazı çalışması yapıldığını hatırlatarak, “2013 yılında İl Özel İdaresi’nin bütçesinden ayrılan 200 bin lira ile 2,5 ay süren kazı çalışması yapıldı. Bu, kentin gün yüzüne çıkarılması için yeterli bir ödenek değil, 2014 yılında Turizm Bakanlığı’nın destekleri ve Özel İdare’den olmak üzere 1 milyon lira ödenek sağlamayı düşüyoruz. Efes gibi olan Sebastapolis kentimizi Sulusaray’a kazandırarak, ilçemizi turizmin gözdesi haline getirmek amacındayız” diye konuştu.

 

Yöre halkının, arkeologların sayesinde antik kentle ilgili bilinçlendiğini belirten Demirkol, şunları söyledi:

“Şu anda vatandaşlarımız, her şeyin bilincinde, antik kentimiz gün yüzüne çıktığında Sulusarayımızın Efes gibi turizm cenneti olacağının bilincinde, bunu heyecanla bekliyor. Şu ana kadar Turizm Bakanlığı bünyesinde olmadığı için sadece İl Özel İdaresi’nden ayrılan kaynakla kazılar yapıldı. Turizm Bakanlığı’nın kazı yapabilmesi için ‘turizm kenti’ ilan edilmesi gerekiyor. Biz de Turizm Bakanlığına ilçemizin ‘turizm kenti’ olması için müracaatımızı yapacağız.”

 

Antik kentin bulunduğu alanda evler olduğunu dile getiren Demirkol, “Sebastapolis antik kentinin üzerindeki evlerin bir an önce kamulaştırılması gerekiyor” dedi.

 

Sulusaray Belediye Başkanı Demirkol, şunları kaydetti:

“İlçemizde 900 dönümlük bir alan TOKİ’ye devredilmiş durumda. Konutlar yapılması lazım. İlçemizde hayvancılık gelişmiş durumda olduğu için 500 metrekarelik alanlara ev yapmak gerekiyor çünkü vatandaşlarımızın ahırlarının da olması gerekiyor ya da herkesin evinin değeri verilerek buradaki kamulaştırmanın bir an önce bitirilmesi gerekiyor. Kamulaştırılması gereken yaklaşık 150 evimiz var. Vatandaşlar kamulaştırmaya karşı çıkmıyor. Buradaki evler eski olduğu için kimse yıkamıyor. Buradaki halk bir an önce kamulaştırmanın yapılmasını istiyor. Kazı çalışmasının bir an önce başlaması için mücadele vereceğiz.”

 

Sebastapolis Antik Kenti

Tokat kent merkezine 69 kilometre uzaklıktaki Sulusaray’da bulunan ve kuruluşu kesin olarak bilinmeyen Sebastapolis antik kentinin, bazı kaynaklarda, milattan önce 1. yüzyılda kurulduğu belirtiliyor.

 

Roma İmparatoru Trajan zamanında, milattan sonra 98-117 yıllarında, Pontus Galatius ve Polemoniacus eyaletlerinden ayrılarak Cappadocia (Kapadokya) eyaletine dahil edildiği kaydedilen antik kentin, o dönem geçiş yolları üzerinde bulunması ve bugün de kullanılan Termal kaynaklar sayesinde 2 bin yıl kadar önce Karadeniz’in en büyük 5 şehrinden biri olduğu anlatılıyor.

 

Roma İmparatorluğu döneminde çok az şehrin sahip olduğu zenginliğin bir göstergesi olarak para basma yetkisine sahip olduğu ifade edilen Sebastapolis’in, büyük savaşlar, yıkımlar, afetler ve geçiş yollarının değişmesi sonucu eski önemini kaybettiği, zamanla unutulduğu kaydediliyor.

haberler.com, 19.04.2014

DEFİNECİLER POLİS VE ASKER ÇIKTI

 

Çorum Valisi Sabri Başköy, bir sempozyumda yaptığı konuşmada, Sungurlu İlçesi Turgutlu Köyü’nde başka bir ilden gelen 4 polis ve 1 astsubayın kaçak kazı yaparken yakalandığını söyledi. Başköy, “Bu bir hastalık. Adamlara git babanın mezarını kaz desen kazmazlar” dedi.

 

Çorum Anitta Otel’de turizm haftası etkinlikleri kapsamında, ‘Hititlerin Başkentinde Kentsel Bellek ve Turizm’ konulu sempozyum düzenlendi. Çeşitli üniversitelerden öğretim üyeleri ve kazı başkanlarının katıldığı sempozyum 4 oturum gerçekleştirildi. Sempozyumun açılışına Çorum Vali Sabri Başköy, Hitit Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Reha Metin Alkan ve Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı Çetin Başaranhıncal da katıldı.

 

Açılış konuşmasını yapan Vali Sabri Başköy, turizmin bir pazarlama aracı olduğunu ve bunun en iyi tur operatörleri ile yapılacağını ifade etti. Tarihi eser kaçakçılığına da değinerek, kaçakçıların boş durmadığını söyleyen Vali Başköy, yaklaşık iki ay önce Sungurlu İlçesi’ne bağlı Turgutlu Köyü’nde yaşanan bir kaçak kazı olayından söz etti.

 

Çorum Valisi Başköy, “Kaçakçılar boş durmuyor, kazmayı eline alan nerede bir tümsek görse dalıyor. Bu bizi zoruyor. Jandarma bölgesinde, az da olsa emniyet bölgesinde kaçak kazılar oluyor. Ben Boğazkale’deki turizm haftası açılışındaki törende şunu söyledim. Geçen Turgutlu’da basını hiç gezdirmedik, ama gezdireceğiz. Bir tümülüste kaçak kazı var. Arkadaşlar bu bir hastalık. Kaçak kazıdaki manzarayı aynen size anlatıyorum. Ortada bir nimet var. İnsanlar başına üşüşüyor. Ne jandarmayı dinliyor, ne polisi dinliyorlar. Adam kilitlenmiş, illa kazacak. Kazma elinde, yüz metre ileride bekliyor. Nitekim orada kaçak kazıyı men etmeye çalıştık. En sonunda 4 polis memuru ve 1 astsubay kaçak kazıda yakalandı. Bizim bölgemizden değil. İstanbul’dan gelmiş, diğeri Muğla’dan. Bunlar memur. Arkadaşlar bu bir hastalık. Elinde haritalar, kazmalar, kazacak. İşte görüyorsunuz, geçen haberlerde Eskişehir’de mağarayı kazıyor. Sen de ki, ‘Arkadaş sen git babanın mezarını kaz’ kazmazlar. Ama bir hastalık. Hemen Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan kurtarma onayı aldık. Biz oradaki kurtarma kazısında Çorum’un en büyük lahitini çıkardık” dedi.

 

Vali Başköy, polislerin ve astsubayın karıştığı kaçak kazı ile ilgili fazla bir detay vermedi. Olayın ardından 4 polis ve 1 astsubayın gözaltına alınıp daha sonra da ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldıkları belirtildi.

 

Açılış konuşmasının ardından sempozyuma geçildi. Kültür turizmi konusunun ele alındığı ilk oturumu Prof.Dr. Ahmet Ünal yönetti. Gün boyu devam eden sempozyumda, ‘Somut Olmayan Kültürel Miras’, ‘Doğa Turizmi’, ‘Alternatif Turizm Olanakları’ konuları ele alındı.

Sözcü, Haber: Yusuf Çınar, 19.04.2014

TÜRKİYE İSTEMEYİNCE KATAR ALDI

 

 

Resmi belgelerde Türk Koleksiyonu olarak adlandırılan İsveçli von Celsing ailesine ait 1700’lü yılların İstanbul’unu canlandıran 102 yağlı ve suluboya tablo Katar’a satıldı.


Von Celsing ailesi bu eşsiz koleksiyonun Türkiye ya da İsveç devleti tarafından satın alınmasını arzu ediyordu, ancak her iki ülke de kültür mirasına sahip çıkmayınca eserleri Katar Emiri Tamim bin Hamad El Thani satın aldı.

Gazetelere yansıyan haberlere göre aracı firma Sotheby tarafından gerçekleştirilen satış için taraflar 300 milyon krona anlaştı. Ulusal kültür varlığı olarak kabul edildiğinden koleksiyonun satışı için aile hükümetten izin almış, İsveç yetkili kurumu da koleksiyona 85 milyon kron değer biçmişti. Sotheby’nin gizlilik içinde yürüttüğü pazarlama sürecinde koleksiyona başka talep olup olmadığı bilinmiyor. Gazete haberlerine göre koleksiyonun Katar’a satışında dünya sanat piyasasında tanınan bir isim olan Katar Emiri’nin kızkardeşi Sheikha Mayassa belirleyici oldu. Haberlerde eserlerin başkent Doha’da özel bir müzede sergileneceği bildirildi.

Dönemin İstanbul’una tanıklık eden eserlerden oluşan koleksiyonda, sultanların portrelerinden oluşan bir tablo ile Topkapı Sarayı, Haliç ve Boğaziçi’ni yansıtan panoramaların yanı sıra çok sayıda esnaf, zanaatkar ve devlet ricalinin resimleri bulunuyor. Koleksiyonda ayrıca Sultanı III Ahmet’in, 1709-1714 yılları arasında Ruslar’dan kaçarak Bender’de Osmanlı’ya sığınmış olan İsveç Kralı Demirbaş Şarl’a verdiği borcu tahsil etmek üzere Stockholm’e giden heyetin başkanı Közbekçi Mustafa Ağa ile Mehmet Efendi ve diğer heyet üyelerinin resimleri de yer alıyor.

BABA CELSİNG TÜRKİYE'YE GİTMESİNİ İSTİYORDU
Türk Koleksiyonu von Celsing ailesine ait Stockholm’e 120 kilometre uzaklıktaki Biby çiftliğindeki malikanede muhafaza ediliyordu. Eserler 1745-1782 arasında İstanbul’da sırasıyla İsveç Büyükelçisi olarak görev yapmış Gustaf ve Ulric Celsing kardeşler tarafından toplanmış ve 1779’da İsveç’e getirilmişti. Ulric Celsing Türk Koleksiyonu olarak belirttiği eserlerin toplu olarak muhafaza edilmesini ve satılmamasını vasiyet etmiş, satılamaz varlıklardan sorumlu devlet kurumuna da kaydettirmişti. Böylelikle eşsiz koleksiyonun toplu olarak korunup satılmaması yasal olarak garanti altına alınmıştı. Ancak yasa 1974’te değişti. Yeni yasaya göre 1974’teki yasa değişikliği sırasında eserlerin sahibi olan varis öldükten sonra yeni varislere satış hakkı veriliyordu. 1974’te koleksiyonun sahibi Fredrik von Celsing idi. Kendisiyle 1996’da Biby Malikanesin’de görüştüm. Türk odasında oturup kahve içip sohbet ettik. Malikane tümüyle Türk Koleksiyonu’na tahsis edilmişti. Fredrik von Celsing ve eşi yandaki evde kalıyorlardı. Çocukları şehirde yaşadıklarından malikanenin geleceğinden endişe ediyor, koleksiyonu muhafaza etmenin zorluklarından söz ediyordu. ‘’Satacak mısınız’’ diye sordum. Yasadan söz ederek ancak çocuklarının satabileceğini söyledi. ‘’Kim alabilir bu zengin koleksiyonu’’ dedim. ‘’Bu eserler İstanbul’dan geldi. Türk tarihinin bir parçası oraya yakışır. En uygunu devletin alıp İstanbul’da sergilemesidir’’ diye yanıtladı sorumu. Fredrik von Celsing 2008’de öldü ve babalarının bana yıllar önce söylemiş olduğu gibi dört kardeş satış için düğmeye bastılar. Uzun yasal süreç geçen yıl tamamlandı. Resmi devlet kurumu koleksiyona 85 milyon kron (yaklaşık 30 milyon Türk Lirası) değer biçti.

İSVEÇ'TE PARA YOK
Satılamaz varlıklardan sorumlu devlet komisyonu 1974’te yürürlüğe giren yasa uyarınca ailenin talebi üzerine koleksiyonun satışına izin verdi ancak ulusal müze koleksiyonun kültür mirası özelliğine işaret ederek toplu olarak korunması gereken eserlerin devlet tarafından satın alınıp müzeye verilmesini talep ederek kültür bakanlığı nezdinde girişimde bulundu. Kültür bakanı ‘’85 milyonum yok’’ derken, hükümet aileye satış için tam serbestlik tanıyan bir karar aldı. Ulusal müze bunun üzerine idare mahkemesine başvurdu ama oradan da sonuç alamadı. Yüksek mahkeme de idare mahkemesinin kararını onayladı. Koleksiyonun yurt dışına satışını önleme umuduyla tanınmış akademisyen, diplomat ve Biby çiftliğinin bulunduğu Sörmland ili valisi, Dagens Nyheter gazetesinde yayımlanan ortak makalelerinde sponsor aradılar ama bundan da bir sonuç elde edilemedi. Değerini bilenler eserlerin satış yoluyla dış ülkelere dağılacağından endişe ettiklerinden, kendi tarih ve kültürünü yansıttığı için Türkiye’nin koleksiyona sahip çıkmasını umuyorlardı.

TÜRKİYE HAYAL KIRIKLIĞI YARATTI
Gerçekten de Türkiye Büyükelçisi Zergün Korutürk, satış için resmi girişimler başlamadan aile ile temas kurarak Biby çiftliğine gitmiş, koleksiyonu görmüş ve hemen Ankara’yı bilgilendirmişti. Dahası, kendisinin anlattığına göre, konuyu doğrudan aktardığı Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Tayyip Erdoğan, koleksiyonun satın alınmasına olumlu yaklaşmışlardı. Türk Koleksiyonu’nun, Türkiye’ye götürülmesi için Büyükelçi Korutürk’ün üç yıl boyunca nasıl uğraş verdiğine tanık olduğumuzdan epey umutlanmıştık. Gerçekten de koleksiyonu görüp değerlendirmek için aralarında bakanlık temsilcisi de bulunan bir uzmanlar heyeti İsveç’e gelip koleksiyonu gördü. Heyetin olumlu görüş bildirdiğini duyduk ama Ankara sonraki adımı bir türlü atmadı. Dışişleri bakanlığı ile kültür bakanlığının, parayı kimin ödeyeceği konusunda bir türlü anlaşamadıkları yolundaki söylentileri Büyükelçi Zergün Korutürk doğrulamadı ama bir şeylerin ters gittiği belliydi. Büyükelçi Korutürk epey bir süre suskun kaldıktan sonra görev süresinin dolmasına bir ay kala durumu açıkladı: Ankara koleksiyonu istemiyordu. Büyükelçi Korütürk Ankara’da nasıl bir engel çıktığını açıklamadı.

Vatan, Haber: Osman İkiz, 19.04.2014

YERALTININ DERİNLİKLERİNDE KAYBOLUN

 

 

Kaymaklı Yeraltı Şehri, Nevşehir’e 19 km uzaklıkta, Nevşehir-Niğde karayolu üzerinde bulunmaktadır.

 

1964 yılında ziyarete açılan yeraltı şehri "Kaymaklı Kalesi" de denilen yerin altında bulunuyor. Şehir, ismini Kaymaklı Köyü’nden almış. Köy halkı bu yeraltı şehrinin etrafına evlerini, avlularını inşaa etmiş ve hala bu yeraltı şehrine ait olan tünelleri, odaları kiler ve depo olarak kullanıyorlar. Yeraltı Şehri’nde çalışmalar hala devam ediyor ve şu ana kadar sadece 4 katı açılmış. Bu bile sizi büyülemek için fazlasıyla yeterlidir.

 

Dar tüneller, kırmızı-sarı-kahverengi muhteşem tonlarda çekeceğiniz fotoğraflar için harika bir atmosfer. Ayrıca Kaymaklı Yeraltı Şehri’ne giden yola karşılıklı dükkanlar kurulmuş. Kapalıçarşı havası olan bir yer. Burada hediyelik eşya seçeneği de çok fazla.

 

 

Yapılmasının temel maksadı müdafaa olan yeraltı şehirlerinin yapımına milattan önce Hitit ve Frig uygarlıkları döneminde başlandığı ve 10. yüzyıla kadar kullanılmaya devam ettiği düşünülürse, 1500 yıldan fazla süre boyunca yeraltı şehirleri çeşitli gayelerle kullanılmış ve kazılarak genişletilmiştir. Yeraltı şehirleri bölgede yaşayan halkı geçici olarak bu saldırılardan korumak için kullanılmıştır.

 

Kapadokya bölgesinde yüzlerce yeraltı şehri bulunsa da birbirlerine 10 kilometre uzaklıkta bulunan Derinkuyu ve Kaymaklı Yeraltı Şehirleri, gerek Ihlara yolu üzerinde bulunmaları gerekse iyi korunmuş ve restore edilmiş olmaları nedeniyle ön plana çıkmaktadırlar.

 

 

6 Aralık 1985 tarihinde Dünya Kültür Mirası listesine alınan Kaymaklı Yeraltı Şehri, 8 katlı olup, 5000 kişinin yaşayabileceği büyüklüktedir.

İlk katı erken döneme tarihlenmektedir. Roma ve Bizans dönemlerinde de diğer alanların oyularak genişletilmesi suretiyle yeraltı şehri haline dönüştürülmüştür. Bugün 4 katı ziyarete açıktır. 1964 yılında ziyarete açılmış olup, geziye açık en derin noktası yerin 20 metre altındadır.

 

 

Tüf kayalara oyulmuş bu yeraltı şehri, insanların geçici olarak yaşayabilmesi için gerekli barınma şartlarına haizdir. Dar koridorlarla birbirlerine bağlanan oda ve salonlar, depolar, su mahzenleri, mutfak ve erzak depoları, havalandırma bacaları, su kuyuları, kilise ve dışarıdan gelebilecek herhangi bir tehlikeyi önlemek için kapıyı içten kapatan büyük sürgü taşları vardır.

 

 

Ziyaretçilerin yollarını kaybetmemesi için gezi yolları oklarla işaretlenmiş. İnişte kırmızı okları, çıkışta ise mavi okları takip etmek gerekiyor.

Kaymaklı yeraltı şehri bir ana havalandırma bacasının etrafında kurulmuştur. Buranın ilk katı hayvan barınağı olarak kullanılmış. 1960'lı yıllarda temizlenip geziye açılana kadar, çevredeki evler bu birinci kattaki tünelleri açarak kiler olarak kullanmışlar.

 

 

İkinci katta iki apsisli tek göbekli ve yanlarında oturma bölümleri olan bir kilise bulunuyor. Apsislerin önlerine vaftiz taşları yapılmış. Kilisenin hemen yanında ise önemli kişiler için kullanılan bir mezarlık var. Ayrıca bu katta geçişleri kapatmak için kullanılan bir sürgü taşı bulunuyor. Sürgü taşları yuvarlak ve ortasında delik olan 200-500 kilo arasında değişen büyük taşlardır. Tünel ağızlarında bulunan özel yapılmış bölümler içinde dik pozisyonda yuvarlanarak geçişleri kapatır. Ortasındaki deliğe takılan bir tahta parçası ile sürülmesi sağlanır. Bu deliğin ayrıca geleni görmek veya gelen davetsiz misafir ise mızrak uzatarak yaklaşmasını engellemek gibi faydaları da vardır.

 

 

Üçüncü kat, diğer katlara göre daha geniş ve ferah bir kat. Bu kat genel olarak erzak deposu olarak kullanılmış. Çevrede içecek, buğday ve un saklamak için birçok bölüm buluyor. Ayrıca bu katta şırahaneler ve mutfak da bulunuyor. Üçüncü katta ayrıca farklı yapısıyla hemen göze çarpan andezit taşı var. Bu taş bakır cevherini parçalamak için kullanılmış.

 

 

Dördüncü kata geçiş için dar bir tünel kullanılıyor. Bu tünel ancak eğilerek geçilebilecek yüksekliktedir. Müdafaa maksatlı olarak geleni zayıflatmak için dar tasarlanmıştır. Hem kalabalık hem de saldıracak şekilde gelmek mümkün değildir. Yine erzak deposu olarak kullanılan bu katta genel kullanıma sahip bir mutfak ve tandır olarak kullanılan yerler de bulunuyor.

 


Dünya Bülteni, 18.04.2014

TÜRKİYE, ABD'YE KAÇIRILAN ÇİNGENE KIZININ PARÇALARINI İSTİYOR

 

Zeugma antik kentinden kaçırılarak Bowling Green State Üniversitesi'nde sergilenen Çingene Kızı mozaiğinin bazı parçalarının Türkiye'ye iade edilmesi için imza kampanyası başlatıldı. 

 

Kampanyayı hayata geçiren ekipte yer alan Aktüel Arkeoloji Dergisi Yazı İşleri Müdürü Murat Nağış, AA muhabirine yaptığı açıklamada, daha önce de Orpheus Mozaiği'nin Türkiye'ye geri verilmesi için benzer bir kampanya başlattıklarını, söz konusu mozaiğin ait olduğu topraklara kavuştuğunu söyledi. 

 

Anadolu'nun özgün mozaiklerinden olan ve bir kısmının Çingene Kızı mozaiğiyle bilinen mozaiğin parçalarının kaçırılarak sergilendiği Bowling Green State Üniversitesi'nden geri getirilmesi amacıyla "www.change.org"da yeni bir kampanya başlattıklarını anlatan Nağış, Zeugma antik kentinde yürütülen kaçak kazılarda ele geçirilip yurt dışına kaçırılan 12 parça mozaiğin, Amerika'nın Ohia Eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi'nde dekorasyon amaçlı sergilendiğini tespit ettiklerini belirtti.

 

Nağış, "Bu eşsiz tarihi mirasın ait olduğu topraklara iadesi için harekete geçtik. Kaçırılan mozaiklerin Zeugma'ya ait oldukları, Zeugma kazılarının resmi kazı başkanı Prof.Dr. Kutalmış Görkay tarafından sunulan bir rapor ve gazeteci yazar Özgen Acar tarafından yapılan araştırmayla kanıtlandı" diye konuştu. 

 

Paha biçilemeyen mozaikler 3 bin 500 dolara satın alınmış

Nağış, Anadolu'nun ev sahipliğini yaptığı Zeugma mozaiklerinin, kaçak kazılar sırasında yağmalandığını, parçalandığını ve yasal olmayan yollarla yurt dışına kaçırıldığını dile getirerek, şunları söyledi:

"Arkeolojik eserler insanlık tarihini aydınlatmada, insanı anlamada ve geçmişin mirasını bilgi olarak topluma aktarmada önemli rol oynar. Bu nedenle, eserlerin yağmalanması ve yasa dışı yollarla yurt dışına kaçırılması, geçmişin tanıkları olan bu eserleri sadece satın alınacak bir objeye dönüştürür. Her şeyin ötesinde suçtur. 1960'lı yıllarda Zeugma ve çevresinde yapılan kaçak kazılar sırasında yurt  dışına kaçırıldığı tespit edilen, MS 2.-3. yüzyıllara tarihlenen 12 parça mozaik, ABD'deki Bowling Green State Üniversitesi tarafından 1965 yılında Manhattan'daki bir sanat galerisinden satın alınmıştır. 3 bin 500 dolara satın alındığı bilinen mozaikler Bowling Green State Universitesi, Wolfe Center Binası, Eva Marie Saint tiyatrosunun lobisinde dekorasyon amaçlı kullanılmaktadır. Şüphesiz ki bu arkeolojik eserler olmaları gereken yere, modern müzecilik teknolojisine uygun olarak 30 bin metrekarelik alana inşa edilmiş olan Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi'ne derhal iade edilmelidir."

 

Çingene Kızı Gaziantep'in simgelerinden oldu

Gaziantep'in Nizip İlçesi'ndeki Zeugma antik kentinden çıkarılan ve Zeugma mozaiklerinin simgesi haline gelen Çingene Kızı mozaiğinin bulunma hikayesi de kendisi kadar etkileyici. Zeugma antik kentindeki bir villanın yemek odasının tabanındaki birçok bölümü tahrip edilmiş mozaiğin parçası olan ve üzerine düşen sütunun kaldırılmasıyla bulunan mozaik, günümüzde sadece Zeugma'nın değil Gaziantep'in de tanıtımına katkı sağlıyor.

 

Bu mozaik büyük ölçüde tahribata uğramıştır. Resimli panoda yalnızca kadın başı figürü kalmıştır. Bu mozaikte kadın figürü sağına doğru bakmaktadır. Kabarık saçları ortadan ikiye ayılmış ve ensesinden bir eşarpla bağlanmıştır. Dar alınlı, elmacık kemikleri çıkık ve dolgun yüzlüdür. Kulaklarında iç içe geçmiş iri halka küpe bulunmaktadır. Bu nedenle ilk bulunduğunda Çingene Kızı olarak adlandırılmıştır.

 

Bir görüşe göre bu figür, saçlarının ortadan ayrılmış olması gözleri ve burun yapısıyla Büyük İskender, bir başka görüşe göre ise Toprak Ana Gaia olarak yorumlanıyor.

Meleket, Haber: Şenay Ünal, 18.04.2014

MÜZE BAHÇESİNE TÜMÜLÜS

 

    

 

Sivas Arkeoloji Müzesi'nin bahçesine  2 metre 80 santimetre yüksekliğinde tümülüs yapılıyor.





Ziyaretçilere farklı bir ortam sunmak amacıyla yapılan tümülüsün içinde iskelet, sikke, kandil, gözyaşı şişesi ve değişik çanak çömlek parçaları bulunacak. Sivas

Arkeoloji Müzesi uzmanlarınca tasarlanan tümülüsün toprak kısmı da çimlendirilecek.





2009 yılında yeni yerinde ziyarete açılan Arkeoloji Müzesi'nde 12 bin 500 eser sergileniyor. Müzedeki eserlerin 6 bin 500'i sikke, 2 bin 850'i arkeolojik, 3 bin 150'si ise etnografik eser.

Son aşamasına gelinen tümülüs, iç döşemesinin yapılmasının ardından ziyarete açılacak.

Büyüyen Türkiye, 18.04.2014

BAKANLIĞIN TAKDİRİ MAHKEMEDE BOZULDU

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın, Akdeniz Üniversitesi Arkeoloji Bölümü öğretim üyesi Prof.Dr. Gül Işın'ı 'takdir' hakkını kullanarak Tlos Kazı Heyeti'nden çıkarma kararı, mahkemece iptal edildi.

 

Prof.Dr. Işın, bakanlığın arkeolojiye bakışını eleştirisi sonrası kazı heyetinden çıkarılmıştı.

Prof.Dr. Gül Işın, Fethiye'ye 40 kilometre uzaklıkta Yaka Köyü sınırları içinde yer alan Tlos Antik Kenti kazılarına 2011'de dahil oldu. Aynı üniversiteden kazı başkanı Prof.Dr. Taner Korkut'un yardımcılığını üstlenen Prof.Dr. Işın, Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın 2013 yılı için onayladığı bilimsel ekip listesi dışında bırakıldı, yerine de öğrencisi getirildi.

KAZI BAŞKANININ LİSTESİNDEN ÇIKARILDIM
Bakanlığın, teamül olarak da uygulanan şekliyle, haklı görülebilecek bir sebep olmadıkça kazı başkanları tarafından sunulan listeleri onayladığını aktaran Prof.Dr. Işın, “Bakanlığın ekiplere direkt müdahalesi genellikle Türkiye'de kazı yapan yabancı bilimadamları hakkında çıkan 'Arkeolojik eser kaçırıyor, ajandır' gibi iddialar karşısında gündeme gelirdi" diye konuştu.

MAHKEMEYE BAŞVURUNCA CEVAP GELDİ
Prof.Dr. Işın, Tlos Kazı Başkanı Prof.Dr. Korkut tarafından Bakanlık onayına sunulan 5 Nisan 2013 tarihli ekip listesinden çıkarılmasının ardından hukuk mücadelesine başladı. Prof.Dr. Işın, ilk önce Müzeler Genel Müdürlüğü'ne yazılı başvurarak neden listeden çıkarıldığını sordu. Yazısına 60 gün sonunda yanıt alamayan Prof.Dr. Işın, bunun üzerine Ankara 8'inci İdare Mahkemesi'nde yürütmenin durdurulması talebiyle dava açtı. Dava açılmasından 3 gün sonra Prof.Dr. Işın'a ulaşan Bakanlık yanıtında liste dışı bırakılma nedeni, 'Bakanlığımızın takdiri' olarak açıklandı.

BAKANLIĞIN ARKEOLOJİ POLİTİKASINI ELEŞTİRDİ
Prof.Dr. Işın, takdir hakkının bu şekliyle kullanılmasının altında, kendisinin çeşitli yazın ortamlarında ve panellerde Bakanlığın arkeoloji bilimine bakış açısına yönelik eleştirilerinin neden olduğunu savundu. Arkeolojinin turizmin ara elemanı olma konumuna indirgendiğini savunan Prof.Dr. Işın, "Bakanlık, bilimsel kazılarda önceliği restorasyon çalışmalarına yönlendirmek istiyor. Niçin yapılıyor bu, çünkü çok büyük paralar dönüyor. Eskiden üç tane taşı üst üste koyacak firma bulamazdık, şimdi her yer müteahhit firma. Bu yöndeki baskı hem arkeoloğun bilimsel çalışmasını engelliyor, hem de ciddi bir rant kapısı yaratıyor" diye konuştu.

Ankara 8'inci İdare Mahkemesi, Kültür ve Turizm Bakanlığı aleyhine açılan davada Gül Işın'ın profesör olduğunu ve yılların getirdiği tecrübeye sahip olduğunu vurguladı. Mahkemenin 5 Şubat tarihli kararında hal böyleyken Prof.Dr. Işın yerine görevlendirilen Kudret Sezgin'in araştırma görevlisi olduğu, kazı ve yüzey araştırmalarına ilişkin yönetmelikte kazı başkan yardımcısının en az doktor unvanına sahip olması gerektiği ve onun da bu şartı taşımadığı gerekçesiyle Bakanlığın işleminin iptaline karar verdi.

DHA, Haber: Emre Baylan, 18.04.2014



13 - 19 Nisan 2014

TÜRKİYE'DEN 13 ALAN DAHA UNESCO LİSTESİ'NDE

 


 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, bu yıl UNESCO'ya 13 ayrı dosyayla başvurdu ve Dünya Miras Merkezince gerçekleştirilen değerlendirme toplantısı sonucunda 13 dosya da kabul edildi.

 

Mersin Kızkalesi, Malatya Arslantepe Arkeolojik Alanı, Çanakkale ve Gelibolu 1. Dünya Savaşı alanları ve Kırşehir Ahi Evran Türbesi'nin de aralarında bulunduğu 13 tarihi alanımız UNESCO Dünya Miras Geçici Listesi'ne girdi. Böylece listedeki varlık sayımız 54'e yükseldi.

Hürriyet gazetesinde yer alan habere göre, UNESCO'nun önemini her fırsatta vurgulayan Bakan Ömer Çelik, konuyla ilgili yaptığı açıklamada, doğal ve kültürel değerlerin, bir milletin sahip olduğu paha biçilemez ve yeri doldurulamaz en değerli varlıklar olduğunu belirtti.

Türkiye 'nin coğrafi ve tarihi konumu itibarıyla çok zengin bir kültürel ve doğal mirasa sahip olduğunu ifade eden Çelik, bu mirasın yalnızca bizim için değil tüm insanlık için çok önemli olduğunu söyledi.

KARARLI ÇALIŞMALAR SÜRECEK
Çelik, bu kültürel ve doğal mirasın zarar görmesinin yalnızca ülkemiz için değil tüm insanlığın kültürel yoksulluğuna yol açabileceğini çok iyi bildiklerini kaydederek, Bakanlık olarak, bir taraftan kültürel ve doğal varlıklarımızın uluslararası ölçekte tanınırlığını arttırmaya diğer taraftan da toplumda bu mirasa sahip çıkacak bilinci oluşturmaya çalıştıklarını dile getirdi.

Bu kapsamda yürüttükleri çalışmaların olumlu sonuç verdiğini vurgulayan Çelik, "Dün aldığımız sevindirici bir habere göre UNESCO Dünya Miras Merkezi'ne değerlendirilmek üzere önerdiğimiz 13 alanımızın tamamı Dünya Miras Geçici Listesi'ne kaydedilerek büyük bir başarı kazanılmıştır. Böylelikle Dünya Miras Geçici Listesi'ndeki varlık sayımız, gösterdiğimiz kararlı çalışmalarla 54'e yükselmiştir. Dünya Miras Geçici Listesi'ne damgasını vuran ülkemiz, Dünya Miras Listesi'ndeki 11 alanımızın da sayısını arttırmak için aynı kararlı çalışmalarını sürdürecektir" dedi.

UNESCO Dünya Miras Merkezince 15 Nisan’da yapılan değerlendirme sonucunda, yeni alanlarımızın da kaydedilmesiyle birlikte ülkemizin Dünya Miras Geçici Listesindeki varlık sayısı 54’e yükseldi. 

İŞTE O ALANLAR 

Anadolu Selçuklu Medreseleri (Konya, Kayseri, Sivas, Erzurum, Kırşehir)
Anavarza Antik Kenti (Adana)
Kaunos Antik Kenti (Muğla)
Kızkalesi (Mersin)
Arslantepe Arkeolojik Alanı (Malatya)
Kültepe Arkeolojik Alanı (Kayseri)
Çanakkale ve Gelibolu 1. Dünya Savaşı Alanları (Çanakkale)
Eflatunpınar Kaya Anıtı (Konya)
İznik (Bursa)
Mahmutbey Camii (Kastamonu)
Ahi Evran Türbesi (Kırşehir)
Titus-Vespasianus Tüneli (Hatay)
Zeynel Abidin Camii ve Mor Yakup Kilisesi (Mardin)

Radikal, 18.04.2014

TARİHİ KESİK KÖPRÜ TRAFİĞE KAPATILIYOR

 

Karşıyaka’yı Sivas Merkeze bağlayan tarihi Kesik Köprü’nün Karayolları tarafından restorasyonu için kapatılacak olması il yöneticilerini harekete geçirdi. Uzun zamandır Karşıyaka Mahallesi ile Sivas arasındaki ulaşımın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi için arayışların devam ettiği konu da sona gelindi.


Karayolları 16. Bölge Müdürlüğü ecdat yadigarı tarihi Kesik Köprü’nün gelecek kuşaklara aktarılması için restorasyon ihalesi yaptı ve köprüyü trafiğe kapatma kararı aldı. Köprünün kapanması ile birlikte ulaşımın nasıl yapılacağı noktasında il yöneticileri Vali Alim Barut, Belediye Başkanı Sami Aydın, Karayolları 16. Bölge Müdürü Aydın Doğan ve Fen İşlerinden sorumlu Başkan Yardımcısı Abdurrahim Ceyhan tarihi köprüyü ve alternatif güzergahları birlikte inceledi.
Yapılan değerlendirmeler neticesinde Karayolları Bölge Müdürlüğü önümüzdeki günlerde tarihi köprüyü ulaşıma kapatarak restorasyona başlayacak. Restorasyon tamamlanana kadar Karşıyaka Mahallesi’nin şehirle bağlantısı 2008 yılında yapılan Esenyurt bağlantılı yeni köprü üzerinden sağlanacak. Restorasyon tamamlandıktan sonra tarihi köprü tekrar ulaşıma açılacak ancak ağır tonajlı araçların geçişine izin verilmeyecek.


Konu ile ilgili detayları inceleyen Belediye Başkanı Sami Aydın, mahalle muhtarı ile de bilgi alışverişinde bulunarak ulaşımın aksamayacağını belirtti. Aydın, yeni köprünün Karşıyaka bağlantı noktasında da önümüzdeki süreçte yapılacak çalışmalarla ilgili notlar aldı.


Mahalle Muhtarı Çetin Aydın ise, mahalle olarak restorasyon bitene kadar çalışmalara destek vereceklerini belirtti. Vali Alim Barut ve Belediye Başkanı Sami Aydın tarihi köprünün yanına ikinci bir köprünün yapımı için ortak çalışma kararı aldı.

Sivas Hürdoğan, 18.04.2014

DİVRİĞİ'DEKİ TARİHİ MEZAR TAŞLARI KORUMA BEKLİYOR

 

Sivas'ın Divriği İlçesi'ndeki Çarşı Mezarlığı'nda bulunan kabirlere ait tarihi özelliği olan taşların bakımının yapılarak koruma altına alınması gerektiği bildirildi- Divriği Mezarlıkları Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Tellioğlu: "Tarihçilerimizden, araştırmacılarımızdan ve yetkililerimizden istirhamımız, daha fazla deforme olmadan bu mezar taşlarının tadilatlarını gerçekleştirerek, mezarlığımıza ve mezar taşlarımıza sahip çıksınlar".


Sivas'ın Divriği İlçesi'ndeki Selçuklu ve Osmanlı döneminden kalma mezarların bulunduğu kabristanda, tarihi özelliği bulunan mezar taşlarınının bakımının yapılarak koruma altına alınması gerektiği bildirildi.


Selçuklu ve Osmanlı döneminde yaşamış önemli devlet adamlarının, din adamlarının ve toprak ağalarının da kabirlerinin yer aldığı Divriği Çarşı Mezarlığı'nda, bakımsızlıktan harap görünen yosun tutmuş mezar taşları, ilgi bekliyor.


Güzel hat örneklerinin bulunduğu bu taşların, defineciler ve tarihi eser kaçakçıları tarafından tahrip edildiği dile getirildi.


Divriği Mezarlıkları Koruma ve Güzelleştirme Derneği Başkanı Öner Tellioğlu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, bu mezarları korumak için ellerinden geleni yaptıklarını belirterek, bölgenin sit alanı olduğunu, bu nedenle buradaki çalışmaların ancak Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu himayesinde yürütülebileceğini söyledi.


Evliya Çelebi'nin Seyahatname adlı eserine değinen Tellioğlu, ünlü seyyahın burada, "Divriği'nin paşası çoktur" ifadesine yer verdiğini vurgulayarak, şunları kaydetti:
"Divriği, tarihten bu yana önemli simaları yetiştirmiş, önemli görev ve rütbelerde yer alan insanların doğup büyüdüğü yer haline gelmiş bir kasaba. Özellikle mezarlığımızda 'Paşa Mezarlığı' olarak özel bir bölge var. Burada 17. yüzyılda yaşayan Sivas, Halep, Urfa ve Kırım Valiliği yapmış, İstanbul nezdinde taşra vezirliğine kadar yükselen, bir dönemin büyük derebeylerinden Köse Mustafa Paşa ve ahalisi yatıyor. Özellikle Allah dostlarından oluşan önemli simaların mezar taşları dahi özenli bezemelerden oluşuyor. En önemli mevzuysa bebek mezarlarının mezar taşları dahi birer sanat eseri. Tabii bu kadar zengin bir mezarlık bazı kaçak defineciler ve tarihi eser kaçakçılarının iştahını kabartıyor."


"Kaderine terk edilmişlik var"
Bu kadar önemli ve değerli isimlerin kabirlerinin bulunduğu alanda mezar taşlarının da bir o kadar değerli olduğuna işaret eden Tellioğlu, "Gerek Köse Paşa hanedanının mezar taşları, gerekse Abdulhamit'in paşalarından Abdullah Paşa ve avanesinin mezar taşları mükemmel bir şekilde taşa işlenmiş. Mesela Köse Mustafa Paşa'nın mezar taşı, dönemin taş ustalığının zirveye çıktığı yerdir. Mermer taşlarının iç içe giydirilmek suretiyle büyük bir sanat eseri ortaya çıkmış ancak bakımsızlık ve kaderine terk edilmişlik yüzünden bütün mezar taşları gibi bu mezar taşı da maalesef tarihinden bihaber insanlar yüzünden kırılmıştır" diye konuştu.


Öner Tellioğlu, bu taşların Türk milletinin tapu senedi olduğuna vurgu yaparak, şöyle devam etti:
"Bu taşlar bizim tarihimizden haberdar olmamız ve ibret almamız için birer vesikadır. Tarihçilerimizden, araştırmacılarımızdan ve yetkililerimizden istirhamımız, daha fazla deforme olmadan bu mezar taşlarının tadilatlarını gerçekleştirerek, mezarlığımıza ve mezar taşlarımıza sahip çıksınlar. Derneğimiz gönüllü sivil toplum kuruluşu olduğundan tarihi mezar taşları üzerine herhangi bir müdahalede bulunamıyor. Mezarlıklarımız belediye mülkiyetinde, sit alanı olması nedeniyle ne belediyemizin ne de bizim çalışma yetkimiz yok."


Kabristandaki otları temizlemeye çalıştıklarını ifade eden Tellioğlu, 20 dönüm alandaki mezar aralarında ilaçlama yaptıklarını da sözlerine ekledi.

Sivas Hürdoğan, 18.04.2014

DİNİ MEKANLAR REHBER DİN GÖREVLİSİNE EMANET

 

Şanlıurfa Müftüsü İhsan Açık yaptığı açıklamada, Diyanet İşleri Başkanlığının yürüttüğü proje kapsamında Türkiye'deki dini mekanlar ve önemli görülen yerlerin doğru tanıtılması için "kadrolu rehber din görevlisi" yetiştirildiğini söyledi.


Türkiye'deki kutsal mekanların tarihi konusunda zaman zaman fikir ayrılıkları yaşandığını ifade eden Açık, hayata geçirilen proje ile bunun önleneceğini, böylelikle dini mekanlara yönelik bilgi kirliliğinin ortadan kaldırılacağına inandıklarını belirtti.


Rehber din görevlilerinin sıkı bir eğitim sürecinden geçeceğini vurgulayan Açık, "Projeye göre her ile bir rehber verilmesinin tasarlanıyor ancak İstanbul, İzmir, Bursa gibi tarihi ve turistik açıdan zengin olan illere iki ya da üç rehber verilecek. Bu sayı turist sayısı ve tarihi eserleri fazla olan illerde değişebilecek. Rehberler insanlardaki dini mekanlara yönelik bilgi kirliliğinin önüne geçecek" dedi.

 

Şanlıurfa'nın inanç turizmi açısından önemine işaret eden Açık, bu kapsamda kentteki kutsal mekanların tanıtımı için en az iki rehber görevlendireceğini ifade etti.


Kentte bulunan birçok dini mekanın bu rehberler aracılığıyla tanıtılacağına belirten Açık, "Hazreti İbrahim'in doğduğu, Hazreti Eyyüp, Hazreti Elyasa ve Hazreti Şuayp peygamberlerin yaşadığı rivayet edilen ve 'Peygamberler Şehri' olarak anılan Şanlıurfa, inanç turizmi açısından önemli potansiyele sahip. Biz de bu noktada başvurumuzu yaptık. Diyanet İşleri Başkanlığından 'önce bize gönderilsin' diye pozitif ayrımcılık istedik" diye konuştu.


İnsanlar gittikleri yeri birkaç saat ziyaret ederek, okumadıkları için anlatılan bilgilerle yetindiklerini vurgulayan Açık, Şanlıurfa'yı doğru tanıtabilmeyi amaçladıklarını kaydetti.


Açık, rehber din görevlileri gelene kadar kentteki dini mekanların tanıtımının gönüllü din görevlileri tarafından yapılacağını sözlerine ekledi.

Gap Gündemi, 18.04.2014

TERK EDİLMİŞ KÖYDE TARİH TURİZMLE CANLANIYOR

 

 

Osmanlı döneminde önemli kervan yolları arasında yer alan ve kervan ticaretinin önemini kaybetmesiyle yaşayanları tarafından terk edilen Akseki'nin Sarıhacılar Köyü, turizm faaliyetleriyle yeniden hayat buluyor. Yaşayanların göç etmesiyle uzun yıllar kimsesiz kalan, Akseki'ye özgü düğmeli evlerin çoğunun zamanla yıkılmasıyla da harabeye dönüşen köyün, turistik faaliyetlere ev sahipliği yapması için harekete geçildi. Tarihi 160 düğmeli evden 35'inin ayakta kalabildiği köyde, Osmanlı Dönemi'nde yapılmış han, 8 su sarnıcı ve cami bulunuyor.

 

Yaşayanlarının taşınırken iş yerlerinde ve evlerinde bazı eşyalarını bıraktığı köyde, günümüzde fahri imam, iki çoban ve 2 de aile olmak üzere 5 hanede yaşam devam ediyor. Harabe görünümünün yanı sıra doğal ve tarihi güzelliğiyle de beğeni toplayan köyü yılda 10 bin civarında turistin ziyaret ettiği belirtildi.

 

Yaklaşık 400 yıllık evlerin yıkıntılarının arasında doğal güzelliklerin de yer aldığı köy, 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kapsamında düzenlenecek 15. Uluslararası Çocuk Festivali'nde 10 ülkeden 300 çocuğa ev sahipliği yapacak. Farklı ülkelerden çocukların bir gününü geçireceği köyde, doğa yürüyüşleri, geleneksel oyunlarla yabancı çocukların keyifli vakit geçirmesi hedefleniyor.

 

Festival öncesinde köyde yapılan yol restorasyonunu inceleyen Akseki Kaymakamı Murat Beşikçi, köyün bilinen tarihinin bin yıllık geçmişe sahip olduğunu anlattı. Geçmişte önemli ticaret yollarının üzerinde yer alan köyde 20'inci yüzyılın ortalarına kadar yaşamın sürdüğüne değinen Beşikçi, "Antik yolların önemini kaybetmesiyle yaklaşık 40 yıldır köy, tarihi dokuyu yansıtan terk edilmiş bir köy havasını yansıtıyor. Köyde yaklaşık 35 hane ayakta kalmış durumda, birkaç hanede yaşayan var" dedi.

 

Köyün Selçuklu ve Osmanlı dönemindeki kültürel mirasını yeniden canlandırmayı amaçladıklarını anlatan Beşikçi, şöyle konuştu:

"Burası önemli bir turizm potansiyeline sahip olmasına rağmen 11 milyon turistin ağırlandığı Antalya'da sadece yılda 10 bin turist geliyor. Bizim amacımız köyü ve antik yolları, bölgenin doğal yürüyüş alanlarını, turizm ve kültürel cazibe merkezi haline getirmek. BU çalışmaları tamamladığımızda yılda 100 binlerce turisti bölgemizde ağırlamayı hedefliyoruz."

 

Köydeki iki evi restore ettiren, başka bir evi de turistlerin konaklama ve restoran amaçlı kullanabilmesi için çalışma sürdüren Aksekili girişimci Mustafa Kavasoğlu da köyde oluşturacağı Etnografik Türk Halk Kültürü Müzesi'nin yapımına başladı. Kavasoğlu, 30 yıl boyunca biriktirdiği Anadolu'da yakın geçmişte günlük yaşamda kullanılan taşınır varlıklardan oluşan iki bin eşyanın yer alacağı müzenin tamamlanmasıyla köyde yörük kültürünü yerli ve yabancı ziyaretçilere tanıtmayı hedeflediğini kaydetti.

 

İnsanların 50 yıl önce köyden göç etmeye başlamasından sonra bakımsızlıktan evlerin çoğunun yıkıldığına dikkati çeken Kavasoğlu, ev yıkıntılarının arasında köyden ayrılan insanlara ait bulunan eşyaların da müzede sergileneceğini dile getirdi. Restorasyon çalışmalarının tamamlanmasıyla köyün yakın gelecekte on binlerce ziyaretçiyi ağırlamasını hedeflediğini aktaran Kavasoğlu, köydeki yaşamın turizm faaliyetleriyle Osmanlı dönemindeki hareketliliğine kavuşacağını söyledi.

Yeni Alanya, 18.04.2014

ERKEN DÖNEM TÜRK SANATINDA TAŞ HEYKELLER

 

Abant İzzet Baysal Üniversitesi’nde (AİBÜ) düzenlenen konferansta erken dönem Türk sanatında taş heykeller konusunda aydınlatıcı bilgiler verildi. Bolu Halk Kültürünü Araştırma ve Uygulama Merkezi (BAMER) tarafından düzenlenen ‘Orta ve İç Asya Türk Sanatında Taş Heykeller’ konulu konferansı, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu verdi. Çoruhlu, heykellerin niçin ve hangi amaçlarla yapıldıklarını örnekler vererek anlattı.


Konferansında Moğolistan’dan Sibirya, Kazakistan ve Kırgızistan’a kadar geniş bir coğrafyayı etkileyen Türk kültür ve sanatı hakkında detaylı bilgi veren Prof.Dr. Çoruhlu, erken dönemlerde gelişen ve özel isimlerle anılan kültürlere ön Türk kültürleri dendiğini söyledi. Çoruhlu, Türklerde yaşam tarzlarının kültür ve sanatı etkilemesi ile ilgili “Hun döneminden itibaren hem yerleşme yerleri ve şehirler hem de yaylak ve kışlak yaşamı vardır. Hareketli bir yaşam vardır. İkisi her zaman bir arada sürmüştür. Erken dönemde bozkır tipi, yaylak-kışlak yaşam tarzı biraz ön plandadır. Geç ortaçağdan itibaren olan dönemlerde de şehir yaşamı biraz daha ön plana çıkmaya başlamıştır ama bunlar en erken tarihten itibaren her zaman vardı. Yani Türkler göçebedir, göçebelerin belli türden sanatları olur diye klişe laflar bu dönemler için tamamen yanlış ve geçersiz ifadelerdir.” diye konuştu.
 

‘En Yaygın Yapılar Kurganlar’
Erken dönem Türk sanatından günümüze ulaşan en yaygın yapıların kurgan denilen mezarlar olduğunu anlatan Prof.Dr. Çoruhlu, “Bunlardan Orta ve İç Asya’da yayılmış binlercesini görüyoruz. Hali hazırda hepsi açılmış değil. Bunların içinden de çok çeşitli sanat eserleri karşımıza çıkıyor. Her bir mezardan irili ufaklı 4-5 bin eser ortaya çıkarılıyor. Kurganlar, İslam öncesi Türk sanatının önemli örnekleri olarak karşımıza çıkıyor.” dedi. Çoruhlu, bir kadına ait kurganı göstererek, şunları söyledi.


“Soylu bir kadının, şaman diye söz edilen kadının mezarı. Ağaçtan bir lahit içinde bir kurganın içine gömülmüş, atlarla birlikte, yan odada atlar var. Bu mezarın içine giysileriyle birlikte yan tarafı üzerine gömülerek lahtin içine yerleştirilmiş. Bunun içinde o dönemden kalma ölüye sunulmuş olan yemek kalıntıları bile günümüze gelmiş. Çeşitli eşyalar bu mezarlara gömülüyorlar. Bir kısmı altın, gümüş, tunç, ahşap. Hatta ilk dokuma örnekleri de günümüze gelebilmiş. Dünyanın ilk düğümlü halısı Pazırık halısı da bu kurganlardan birinin içinden çıkarılmıştır ve halı sanatının ilk defa Türklerle birlikte ortaya çıktığını göstermesi açısından da önemli bir örnektir.”
 

‘Heykeller İnsan Boyundan Çok Daha Uzun Olabiliyor’
İslamiyet öncesi Türk sanatında heykeller ve dikili taşların önemli yer tuttuğuna işaret eden Çoruhlu, “Bunlar çoğunlukla mezarlık alanlarda karşımıza çıkıyorlar. Mezarların etraflarında ya da üzerlerinde bulunuyorlar. Bu taşlar bazen insan boyundan çok daha uzun olabiliyor. Heykellerin içinde 2.5 metreye yakın olanları da 55-60 cm olanları da var. Bu heykellerin malzemeleri daha çok yöresel taşlardan elde ediliyor. Bazı mermer örnekler de vardır. Aynı zamanda heykeller ve dikilitaşların yer aldığı alanlar tören yerlerini oluşturuyor.” şeklinde konuştu.


İslamiyet sonrası Türk sanatlarının kökeninin İslam öncesi Türk sanatlarına dayandığını kaydeden Çoruhlu, konuşmasında heykellerin niçin ve hangi amaçlarla yapıldıklarını da örnekler vererek ayrıntılı şekilde anlattı ve özetle şunları söyledi:


Kül Tigin ve Bilge Kağan Külliyelerinden Örnekler…
“Göktürk döneminde 3 boyutlu olarak yontulmuş bir taş örnek. Kültigin türbesindeki örneklerlerden biri bu ve burada cenaze törenine gelen insanlar ve muhafızlar tasvir edilmiş. Bu baş tarafı olmayan kişi, elinde bir kumaş veya mendile benzer bir şey tutuyor, büyük ihtimalle yas tutuyor. Kültigin kitabesini okuduğumuzda görüyoruz ki Kültigin’in cenazesi için Çin’den Orta Asya’ya kadar değişik ülkelerden elçiler geliyor. Bu heykeller ellerinde değişik şeyler tutuyorlar. Bazıları üzerlerinde bir kaftan, kemerleri ve kemerlere asılan eşyalar eski Türk kültürünün özellikleri olarak karşımıza çıkıyor. Kemer eski Türklerde önemli bir rütbe aynı zamanda. Başka bir heykel, elinde asaya ya da sopaya benzer bir şey tutuyor. Bunun ne olduğunu tam olarak bilmiyoruz. Ama muhafız olduğu düşünülüyor. Elindeki de bir silah olarak ifade edilebilir. Bunun örneklerini İslam sonrası dönemde de görüyoruz. Heykellerin önemli bir kısmında sağ el göğse doğru kaldırılmış ve bu ellerde kaplar tutulmakta. Bunların bir kısmı kadeh bazıları kül kaplarıdır. Bunda da bir elleri genellikle silahın kabzasını kavramış bazen de kemeri kavramış olarak durur. Bu duruş şekli Göktürk’lerdeki heykellerde çok yaygın şekilde görülür. Buradaki Bilge Kağan külliyesinden bir heykel, tuttuğu şeyler tahrip olmuş ama elinde bir kadeh tuttuğu ve kemere asılı kılıcın kabzasını kavradığı görülüyor. Moğalistan’da da örnekler var, elinde kadeh tutuyor. Bu Tanrılara sunum yapıp ölü için iyi dileklerde bulunma amacını ifade ediyor. Heykeller bazen ayakta dururken cepheden gösteriliyor. Bazen oturmuş, bağdaş kurmuş vaziyette gösteriliyor. Bazen diz burmuş şekilde gösteriliyor. Bu oturma biçimleri Orta ve İç Asya’da çok erken tarihlerden beri çok yaygın.”


Erken Türk Sanatında Hayvan Heykelleri
 Konferansında hayvan heykellerine de değinen Prof.Dr. Çoruhlu, “Bunlar koç heykelleri. Yine Türk kültüründe önemli yer tutan hayvanlardan biri. Bir mezar külliyesinin girişinde karşılıklı ve başları koparılmış iki koç yerleştirilmişti. Bu heykellerin çoğunun başları daha Göktürk dönemi sona erdiği sıralarda koparılmıştır. Bir kısmı günümüzde de tahrip olmuş ama bunların canlı olduğu varsayıldığı için siyasi egemenliği ele alanlar öteki dünyada var olmasın diye onların başlarını koparıyorlardı.” diye konuştu. Çoruhlu, bazı heykellerin sağ ellerinde kuş tuttuklarına dikkati çekerek, “Eski Türklerde kuş aynı zamanda ruhun sembolü. Özellikle av kültürüyle ilgili olarak bu kuş tutma şekli İslamiyet sonrasında da karşımıza çıkacaktır. Buna ilişkin örnek, Konya İnce Minareli Medrese Müzesinden bir mezar taşı. Burada da bir çocuk ve muhtemelen ölen adamı temsil eden kişi ellerinde bir av kuşuyla birlikte gösterilmiş” dedi.


Bazı heykellerin ellerinde müzik aletleri tuttuklarına işaret eden Çoruhlu, “Dünya tarihinde bilinen ilk müzik aleti Pazırık kurganlarından birinde, Hun döneminde ortaya çıkarılmıştır. Türklerde müzik kültürü de son derece önemli ve yaygın olarak karşımıza çıkıyor” dedi.


Konferans, Prof.Dr. Yaşar Çoruhlu’ya Rektör Yardımcısı Prof.Dr. Mustafa Gencer ile BAMER Müdürü Yrd. Doç.Dr. Azize Aktaş Yasa tarafından teşekkür plaketi ve çeşitli hediyeler takdim edilmesiyle sona erdi.

Bolu'nun Sesi, 18.04.2014

NÖBETÇİ MÜZELER 23.00'E KADAR AÇIK

 

Müze ve ören yerlerine yazlık ayar... Efes, Ayasofya ve Topkapı Sarayı 20 Ekim'e kadar saat 23.00'e kadar açık tutulacak. Hem ziyaretçiler sıcakta bunalmayacak hem geçen yıl elde edilen 300 milyon TL'lik gelir artırılacak.

 

Dünya turizminde ilk 5 hedefine doğru ilerleyen Türkiye, hem ziyaretçi sayısını artırmak hem de turizm gelirlerini katlamak için çalışmalarını sürdürüyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı'na bağlı müze ve ören yerlerinde mesai saatleri, turizm sezonuna bağlı olarak değiştirildi. Yeni mesai saatleri, 15 Nisan'da yürürlüğe girdi. Çok sayıda müze ve ören yeri, 20 Ekim'e kadar fazla mesai yapacak. Ankara, İstanbul ve İzmir'de ise yeni uygulama 1 Kasım'da sona erecek. Uygulama kapsamında bazı, müze ve ören yerleri 19.00'a kadar açık tutulacak. İhtiyaç halinde izinle 23.00'e kadar ziyaretçi kabul edilecek. Geçen yıl 30 milyon ziyaretçi gezmiş ve 300 milyon TL gelir elde edilmişti. 

 

HAFTANIN HER GÜNÜ ZİYARET

Uygulama, Ayasofya, Topkapı, Efes gibi ziyaretçi akınına uğrayan müze ve ören yerlerini kapsıyor. Kars'taki Ani ören yeri de fazla mesai yapacak yerler arasında. Antalya ve Atatürk Evi Müzesi de 15 Nisan-20 Ekim arasında her gün ziyarete açık.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 18.04.2014

RAHMANİNOV'UN
EL YAZMALARI
SATILIYOR

 

Rus besteci, piyanist ve orkestra şefi Sergei Rahmaninov'un 2'nci senfonisini yazdığı el yazmasının, mayısta düzenlenecek açık artırmada 1.5 milyon sterlinden alıcı bulması bekleniyor.

320 sayfalık el yazması, 2004 yılında bir açık artırmada satışa çıkarılmış, ancak bestecinin eserleri üzerinde hak iddia eden akrabalarının hukuk savaşı sonucu satış gerçekleşmemişti.

Daha sonra Tabor Vakfı'na satılan eser emaneten İngiliz Ulusal Kütüphanesi'ne yerleştirildi. Esere o tarihte 300-500 bin sterlin arası değer biçilmişti.

Sabah, 18.04.2014

4135'İNCİ PARSEL BİLMECESİ

 

 

1940’lı yıllarda yapılan kaçak kazılar sonrasında sit alanı ilan edilmeyen Killik Sırtı Nekropolü bugün resmi olarak sit alanı ilan edildi. Gerekçesi ise Devlet Su İşleri’nin (DSİ) tarihi alandan Gümüşören Barajı'nin yapımı için kuru çakıl almak istemesi olarak gösteriliyor. Alan 1. derece arkeolojik sit alanı olarak ilan edilmesine rağmen DSİ’nin kum-çakıl ocağının açılması talebi, bir kısmı sit alanı kapsamında olan 4135 numaralı parsel için yeniden değerlendirilecek. 4135 numaralı parselin bir kısmı sit alanında kalırken diğer kısmı sit alanının dışında bulunuyor. Söz konusu parselin tam olarak neresinden bölüneceği ise merak konusu... Harita mühendislerinin çizdiği sınır sit alanına tecavüz ederse İl Koruma Kurulu bu duruma itiraz edebilir.

 

Kayseri’nin Develi İlçesi’nde yapımı süren Gümüşören Barajı’nın bölgenin su ihtiyacını büyük oranda karşılaması bekleniyor. Barajın inşaatı için gerekli olan en önemli inşaat malzemelerinden biri ise kuru çakıl…

 

Devlet Su İşleri (DSİ) ise bu alanın inşaatını yapabilmek için gereken kuru çakılı binlerce yıllık tarihin olduğu Develi İlçesi’ne bağlı Ayşepınar Köyü’ndeki Killik Sırtı Nekropolü’nden temin etmek istedi. Fakat Kayseri Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu bu alandan inşaat malzemesi alınamayacağını buranın tarihi bir alan olduğunu belirtti. 1950’li yıllarda kaçak kazılar yapılmasına rağmen sit alanı olarak ilan edilmeyen Killik Sırtı Nekropolü bugün Resmi Gazete'de yayımlanan ilanla sit alanı olarak ilan edildi.

 

NERESİNDEN BÖLÜNECEK?

DSİ alandan kuru çakıl almak için 24 Temmuz 2013 tarihinde Koruma Kurulu’na başvurmuştu. Koruma Kurulu ise alanın tarihi bir bölge olduğunu belirterek inşaat malzemesi alınmasına olumsuz yönde görüş belirtmişti. Fakat resmi gazetede yer ifadeye göre  “alan 1. derece arkeolojik sit alanı olarak ilan edilmesine rağmen kum-çakıl ocağının açılması talebi, sit alanı kapsamında olan 4135 numaralı parselin ifrazının yapılmasından sonra yeniden değerlendirilebilecek.”

 

Yani bir kısmı sit alanı kapsamında bulunan alanın içindeki 4135 numaralı parselde sit alanının dışında olduğu iddia edilen bir alanda taş ocağı açılması gündemde. 4135 numaralı parselin tam olarak neresinden bölüneceği ise merak konusu harita mühendislerinin çizdiği sınır İl Koruma Kurulu tarafından kabul edilmeyebilir.

 

KAÇAK KAZILAR YAPILDI

Konuyla ilgili olarak hurriyet.com.tr’ye konuşan Ayşepınar Köyü Muhtarı Kemal Uçtu, “Killik Sırtı’nda 40’lı 50’li yıllardan beri kaçak kazılar yapılıyordu. Bu bölgede bazı mağaralar da var. Zamanında tarihi eser olarak bir tabut kaçırıldığı söyleniyor” dedi. Uçtu alanın köye 500 metre uzaklıkta olduğunu belirtti.
 

DEVLET BİZİ SUDA BOĞSUN

Öte yandan Kayseri’de inşaatı  devam eden Gümüşören Barajı nedeniyle su altında kalacak Yenice Köyü sakinleri, kamulaştırma bedellerine itiraz etmişti. Ev ve arsalar için belirlenen paranın çok düşük olduğunu ifade eden köylüler, gerçek değerinden kamulaştırma yapılmazsa evlerini boşaltmama kararı aldıklarını geçen ocak ayında açıklamışlardı.

 

Ev ve arsalar için değerinden çok düşük paralar teklif edildiğini öne süren barajın yakınlarındaki Yenice Köyü Muhtarı Seyfi Murat, uzmanların kamulaştırılan alanlarda yeterli incelemeyi yapmadıklarını iddia etmişti. Murat, “Köyün içindeki emsal evlerde bile fiyat farkları var. Bu bedellerle insanlar ev mi yapacak, yoksa çadır mı alıp yaşayacaklar? Biz verecekleri parayla yeni yerde evimizi ve ahırımızı yaptırabilmeyi istiyoruz” diye konuştu. Gerçek değerinden kamulaştırma yapılmadığı takdirde köyü boşaltmayacaklarını belirten Murat, "Bu haliyle evlerimizden çıkmayacağız. Ya çözüm bulsunlar ya da devlet bizi suda boğsun." demişti.

 

GÜMÜŞÖREN BARAJI’NIN TEKNİK ÖZELLİKLERİ

Gümüşören Barajı: 187 hm³ depolama kapasitesine sahip Sulama + Enerji amaçlı olan bu baraj yılda 102,83 hm³ suyu düzenli olarak Zamantı Tüneline verecek, eteğinde kurulacak 2 x 2,50 MW gücündeki HES ile yılda 11,90 GWh /yıl enerji üretilecek. Baraj 25.08.2011 tarihinde ihale edilerek 01.12.2011 tarihinde işe başlandı. Son ödenen hakedişe göre; Yollar: Baraj ulaşım, relokasyon ve malzeme ulaşım yolları tamamlanmıştır. ENH % 65 seviyesinde devam etmektedir. SSKD Gövde ve Batardo: 1589 adet (21.247,5 m) fore kazık imalatı, radye betonu, enjeksiyon işleri tamamlandı. Geçici batardo imalatı tamamlandı. Enerji kırıcı havuz beton imalatları tamamlanmış yan duvar imalatına hala devam ediliyor.



KİLLİK SIRTI SİT ALANININ PLANI

 


Hürriyet, Haber: Can Mumay, 17.04.2014

KOYUNBABA KÖPRÜSÜ RESTORASYON SONRASI ARAÇ TRAFİĞİNE KAPATILMALI

 

 

Yıllardır köprünün restorasyonu için çalışma yaptıklarını belirten Osmancık Kültür Turizm Derneği Başkanı Sakin Karakaş, restorasyon bittiğinde koruma altına alınacak köprünün ışıklandırılarak turizme açılmasının gerekli olduğunu ve bunun yanında Gemici Mahallesi’nde bütün yolların köprüye çıkacağı alternatif imar projelerinin uygulanması gerektiğini vurguladı.

Koyunbaba Köprüsü’nün restorasyonuna ülkenin dört bir yanından destek mesajı yağdığı belirtildi.

Osmancık Kültür Turizm Derneği Başkanı Sakin Karakaş Koyunbaba Köprüsü’nün restorasyon sonrası mutlaka taşıt trafiğine kapatılması gerektiğini söyledi.

Sakin Karakaş yaptığı basın açıklamasında “Yıllar boyu tarihe ihaneti seyrediyoruz. Ecdadın bizlere emanet ettiği bu muhteşem eserin üzerinden her gün yüzlerce, kamyon, otobüs, traktör ve iş makinasının geçtiğini seyrediyoruz. Dünyanın hiçbir yerinde atalarının bıraktığı eseri sorumsuzca kullanan bir millet daha yoktur. Koyunbaba Köprüsü bir an önce koruma altına alınmalı, ışıklandırılmalı, turizme açılmalı ve taşıt trafiğine kapatılarak yaya bölgesi olarak belirlenmelidir” dedi.

Uzun yıllar mücadelesini yaptıkları ve Çorum Milletvekili Cahit Bağcı’nın girişimleri ile hayat bulan Koyunbaba Köprüsü’nün restorasyonuna başlamasının ülke genelinden destek gördüğünü söyleyen Karakaş dernek olarak Bağcı’nın ilçe turizmine verdiği desteği desteklediklerini ve teşekkür ettiklerini açıkladı.

Koyunbaba Köprüsü’nün restorasyonuna çok sayıda turizm gazetecisinin ilgi gösterdiğini ve ülke genelinde tebrik mesajları aldıklarını anlatan Karakaş, “Milletvekilimiz Dr. Cahit Bağcı ile görüştüğümde de kendisini kutlayan yüzlerce akademisyen, tarih ve turizm severin mesaj, ve posta ve faks ile son derece olumlu tepkiler verdiğine şahit oldum. Bütün bu bilgiler geleceği okuyabilmenin neticesidir. Bu açıdan köprü restorasyon sonrası derhal taşıt trafiğine kapatılmalı ve turizm bölgesi ilan edilmelidir. Koyunbaba Köprüsü’nün taşıt trafiğine kapatılmasına karşı çıkmak günübirlik ve güdük bir düşüncedir. Aslolan tarihe saygı duymak ve sahip çıkmaktır. Koyunbaba Köprüsü bundan böyle ulaşım mekanizması olarak kullanılmamalıdır. Karşı çıkmak yerine Gemici Mahallesi’nde bütün yolların Koyunbaba Köprüsü’ne çıkacağı alternatif imar ve yol projeleri geliştirilmelidir.

Gemici ve Çay mahallelerimizin gelişmesi için yapılacak bir imar düzenlemesi ile Sanayi ve kiremit fabrikaları bölgesinden çevre yolları ile birlikte Kızılırmak üzerine yeni bir köprü yapılması gerekir ki hem bu mahalleler gelişsin hem de sanayi ve fabrikalar bölgesinde sağlanacak gelişim ile ilçenin yerleşim alanı genişleyip geliştirilsin ve en önemlisi tarihi Koyunbaba Köprüsü yaşamış olduğu ızdıraptan kurtulsun. Osmancık turizmi için atılacak her adımı destekleyeceğiz” şeklinde konuştu.
Çorum Haber, Haber: Volkan Sınayuç, 17.04.2014

EN İYİ 10 NÜ

 

The Guardian derledi:

 

Urbino Venüsü (Venus of Urbino): Titan’ın bu eseri İtalya’nın sanat şehri Floransa’da sergileniyor. Jones, bu eser için “Kimse çıplak bir kadını Titian’ın burada yaptığı kadar ihtişamlı bir şekilde resmedemez” yorumunda bulunuyor.

 

 

Vivienne Westwood: Ünlü modacının fotoğrafı Juergen Teller tarafından çekildi. 70′li yaşlarında olan Westwood’un bu fotoğrafı için Jonathan Jones, tablodan fırlamış gibi diyor.

 

 

Louise O’Murphy: François Boucher tarafından yapılan ve Fransa kralı 15′nci Louis’in metresi olan Louise O’Murphy’yi resmettiği eseri bazı çevrelerce ‘nü’den ziyade erotik olarak tanımlanıyor. Jones, bunun nedenini şöyle açıklıyor; “Antik Yunan’dan beri nü, ruhani güzelliğin takipçisi olarak bilinir. Ama bu eser, her zaman cinsellikle ilgili olacaktır.”

 

 

La Grande Odalisque (Büyük Odalık): Jean Auguste Dominique Ingres’nin bu tablosu Paris’te Louvre Müzesi’nde sergileniyor. Bir cariyenin resmedildiği bu tablo, ilk başta anatomik gerçekçilikten uzaklığıyla dikkatleri topladı. Dikkatle bakıldığında cariyenin küçük bir kafası ve biçimsiz uzuvları göze çarpıyor.

 

 

Gerilla kızlar: Erkek dikizciliğine karşı cevap olarak yapılan bu eserde, “Kadınların Met Müzesi’ne girmesi için çıplak mı olması gerekir?” diye soruluyor. Sloganvari bu eserde, bir de manidar bir istatistik veriliyor: “Modern Sanatlar bölümündeki artistlerin arasında kadınların oranı yüzde beşten az, ama nü tabloların yüzde 85′i kadınların.”

 

 

Nude, Green Leaves and Bust (Çıplak, Yeşil Yapraklar ve Büst): Pablo Picasso’nun metresi Marie -Therese Walter’den ilham alarak yaptığı bu tablosu, ‘dünyanın en pahalıları’ arasında sayılıyor.

 

 

Hannah Wilke’nin dikizlenme serisi: Erkek bakışına duyduğu tepkiyi Wilke, tenine sakız yapıştırılmış halini fotoğraflayarak gösterdi. Vajinayı temsil eden sakızlar, erkek bakışlarının kadınları nesnelleştirmesine vurgu yapıyor.

 

 

Capitoline Venüsü: Knidos Venüsü’nün kopyası olan Capitoline Venüsü, Praxiteles heykeli Praxiteles tarafından yapıldı. Tanrıça Venüs’ü çıplak gösteren heykel o dönemde çok provokatif bulunmuştu. Tepkileri yumuşatmak isteyan Praxiteles, Venüs’ü, elleriyle kendini kapatmaya çalışırken göstermişti.

 

 

The Birth of Venus (Venüs’ün Doğuşu): Sandro Botticelli’nin, Venüs’ün ergen bir kadın olarak denizden doğarak kıyıya çıkışı betimleyan bu tablosu Floransa’da bulunuyor.

 

 

The Rokeby Venus (Rokeby Venüsü): Diego Velázquez’in bu tablosu ‘Aynadaki Venüs’ ve ‘Venüs’ün Süslenmesi’ olarak da biliniyor. Velázquez’in, Venüs’ü resmi izleyene arkasını dönmüş olarak çizmesi resim sanatı açısından o güne kadar görülmemişti.

 


Habertürk, 17.04.2014

TABLO SANSÜRLENDİ, SUNUCU İSYAN ETTİ

 

tv8'in gündüz kuşağı programcısı Oylum Talu, programda  Botticelli'nin, 'Venüs'ün Doğuşu' ve 'Primaverra' eserlerinin yayına alınmasını istedi.

Ardından eserlerin yayınlanmadığını gören Talu, "Venüs’ün Doğuşu’nu yayınlayamıyoruz. Bizim ekibimiz sanat eserini sansürlemeye karar verdi. Dünyanın gelmiş geçmiş  en önemli eserini sansürleyerek yayınlayacakmışız. ‘Venüs’ün Doğuşu’ sansürleniyorsa,  atalım kendimizi camdan" diye isyan etti.

Milliyet yazarı Sina Koloğlu, Talu'nun isyanını köşesine şu yazısıyla taşıdı:

OYLUM TALU’DAN SANSÜRE iSYAN!
TV8’de gündüz kuşağında program yapıyor Oylum Talu. Geçen gün konu Botticelli’nin, ‘Venüs’ün Doğuşu’ ve ‘Primaverra’ adlı iki tablosuna geldi.

 

Rejideki arkadaşlarından yayına alınmasını istedi bu eserlerin. Ara anonsunda “Arkadaşlar yayına hazırlıyorlar” diye ekledi.

 

Aradan zaman geçti. Oylum Talu, “Venüs’ün Doğuşu’nu yayınlayamıyoruz. Bizim ekibimiz sanat eserini sansürlemeye karar verdi. Dünyanın gelmiş geçmiş  en önemli eserini sansürleyerek yayınlayacakmışız. ‘Venüs’ün Doğuşu’ sansürleniyorsa,  atalım kendimizi camdan” diye son noktayı koydu.

 

Bu tabloyu yayınlasa ne olurdu TV8?

 

RTÜK’e şikayet yağardı, “Çıplak kadın gösteriyorlar” diye. RTÜK de “Gençlerin ve çocukların ayakta olduğu saat diliminde böyle resim gösterilir mi?’ diye oy çokluğuyla ceza kararı alırdı. Büyük olasılıkla Acun Ilıcalı’ya da ‘muhafazakar’ çevrelerden tepkiler gelirdi. Oylum Talu’nun da işine son verilebilirdi mesela.

 

Botticelli 1482’de bu resmi yapmış.

 

Geç bunları geç. O tablo Botticelli’nin, kısaca çizdiğim de bizim tablomuz.

 

İŞTE O TABLO

 


Habertürk, 17.04.2014

AKÇAKOCA CENEVİZ KALESİ İHALEYE ÇIKTI

 

UNESCO tarafından Dünya Kültür Mirası Geçici Aday Listesi'ne alınan tarihi kale, restorasyonun ardından turizme hizmet verecek. Kültür ve Turizm İl Müdürü Budak, "Ceneviz kalesinin projesi ihaleye çıkmıştır. Kısmet olursa çalışmalar eylül ayına kadar bitirilecek ve ardından restorasyon yapılacak" dedi.

 

 

Akçakoca İlçesi'ndeki tarihi Ceneviz kalesi restore edilecek. İl Kültür ve Turizm Müdürü Özcan Budak, bakanlığın tarihi kaleyi eski görünümüne kavuşturmak için restorasyon çalışması başlattığını söyledi. Tarihi kalenin, UNECSCO tarafından Dünya Kültür Mirası Geçici Aday Listesi'ne alındığına dikkati çeken Budak, "Ceneviz kalesinin projesi ihaleye çıkmıştır. Kısmet olursa çalışmalar eylül ayına kadar bitirilecek ve ardından restorasyon yapılacak. İhaleyi alan firma, restorasyon çalışmalarını başlatacak. Kale en kısa sürede eski haline kavuşturulacaktır" diye konuştu. Budak, kalenin ziyaretçilere geçici kapatıldığını ancak sahildeki kale plajının hizmet vermeyi sürdüreceğini sözlerine ekledi.

Yapı, 17.04.2014

KADIN RESTORATÖRLERDEN MUHTEŞEM İŞÇİLİK

 

 

Üzerlerinde tulum, başlarında baretle günün erken saatlerinde erkek meslektaşlarıyla işe başlayan kadınlar, tırnaklarının kırılması, saçlarının yıpranmasına aldırmadan, verilen işi tamamlıyor. Restoratör Yasemin Koçak: "İşimiz bitince adeta başka biri oluyoruz. Tulumlarımızı çıkarıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz"

Bugüne kadar İzmir, Aksaray, Mersin ve Konya gibi illerdeki tarihi binaları restore eden kadınlar, erkek meslektaşlarıyla günün erken saatlerinde şantiyeye gelerek, tulumlarını ve eldivenlerini giyip işe koyuluyor. Titiz çalışmalarından dolayı kadın restoratörleri tercih eden özel bir restorasyon firmasının şantiye sorumlusu Serdar Çoban, yaptığı açıklamada, tarihi bina onarımının titizlik gerektiren bir olduğunu, bu nedenle üniversitelerin restorasyon bölümü mezunu elemanları tercih ettiğini belirten Çoban, restorasyonu, bu işin okulunu okuyan kişilerin yapması gerektiğini ifade etti.

Çoban, önceliklerinin kadın restoratörler olduğunu vurgulayarak, "Şu anda 5 kadın ve 5 erkek elemanla çalışıyoruz. İş süresi uzadıkça bu sayı artıyor. Kayseri, Aksaray, İzmir gibi daha birçok ilde beraber çalıştık. Bu alanda eğitim alan kız öğrenciler, iş bulamamaktan şikayetçi. Onların bu sektörde önlerini açmak ve Türkiye 'ye yeni kadın restoratörler kazandırmak istiyoruz. Kızlardaki avantaj çok ince, temiz ve zarif çalışmaları. Restorasyon incelik istiyor, dikkat gerektiriyor. Kadınlar da bu konuda çok iyi iş çıkarıyor. Geçen yıl İzmir'de basımhanede bir Yunan evinde süslemeler yaptık. Yaklaşık bir aydır da Konya Valiliği binasını restore ediyoruz. Buradan da aynı ekiple Akşehir Doğrugöz Camisi'nde çalışacağız. Tarih neredeyse biz oradayız" diye konuştu.

"Yükseklik korkumdan dolayı işe endişeyle başladım"

Aksaray Üniversitesi Güzelyurt Meslek Yüksekokulu Mimari Restorasyon Bölümü mezunu 24 yaşındaki restoratör Yasemin Koçak ise yaklaşık 2 yıldır bu sektörde çalıştığını söyledi.


Dış cephe restorasyonunda yeni çalışmaya başladığını anlatan Koçak, şöyle devam etti:

"Yükseklik korkumdan dolayı işe endişeyle başladım. Sonuçta dış cephede iskele üzerinde çalışılıyor. Fakat korkumu birinci kattan itibaren yenmeye başladım. Şu an çok rahat çalışıyorum. İnşaat sektörüne de girdiysek, giremeyeceğimiz başka sektör kalmadığını düşünüyorum. 'Elinin hamuruyla erkek işine karışma' sözünü yaptığımız işlerle çürütüyoruz. Şantiyeler genellikle kirlidir. Bayan olmanın getirdiği sorumluluktan olsa gerek şantiyeler, iskele, yani çalışma yaptığımız her yerde temizlik yapıyoruz. Çalıştığımız yerleri sürekli temizliyor, arkamızda tertemiz mekan bırakıyoruz. Kadın için gerçekten zor meslek ama bu işe gönül verince zor gelmiyor. Kullandığımız kimyasallardan ellerimiz, saçlarımız yıpranıyor, sürekli bakım yapmamız gerekiyor. İşten çıkınca günlük bakım için kuaföre gidip manikür yaptırıyoruz. İşimiz bitince adeta başka biri oluyoruz. Tulumlarımızı çıkarıyoruz ve hayatımıza devam ediyoruz."

 

Yaklaşık 4 yıldır bu mesleği yapan Karabük Üniversitesi Safranbolu Meslek Yüksekokulu Mimari Restorasyon Bölümü mezunu Özge Kıran (24) da bazı zorluklar çekse de işini severek yaptığını vurguladı.

 

Topuklu ayakkabı ve fönlü saçlarla çalışamasalar da fırsat buldukça kendilerine bakım yaptıklarını anlatan Kıran, "Bence kadınların yapamayacağı iş yok, görüldüğü gibi inşaatlarda bile çalışıyoruz. Hangi şehirde iş varsa gidiyor, işimizi tamamladıktan sonra da içimiz huzur dolu şekilde oradan ayrılıyoruz. Atalarımızın bize bıraktığı mirası yeniden ülkemize kazandırıyoruz" dedi.

Radikal, 17.04.2014

GÖKÇESEKİ ÖREN YERİ İLGİ BEKLİYOR

 

 

Ermenek İlçesi'ne bağlı Gökçeseki Köyü'nün kuzeyinde yer alan ören yerinde kayalara oyulmuş üç ayrı mezar tipi dikkati çekiyor. Birinci grup; tek odalı, dikdörtgen planlı, üzeri kemer şeklinde oyulmuş mezarlardan oluşuyor. İkinci gruptaki kaya mezarları; çok odalı veya tek odalı olarak düz tavanlı. Her iki grupta da mezarların üzeri kireç taşından, yatar vaziyette aslan heykelleriyle kapatılmış. Üçüncü grup ise arazide iri blok kayalara oyulmuş mezarlardan oluşuyor.

 

Köyde doğup büyüyen, iki dönem de muhtarlık yapan Halil Uğur (60), yaptığı açıklamada, köylerinin daha önce "imsi" olan adının Gökçeseki olarak değiştiğini söyledi.

 

Bölgenin sit alanı ilan edildiğini ifade eden Uğur, "Kayaların içinde su tünelleri var. Mezarlar, odalar bulunuyor. Yıllarca yerli ve yabancı konuklara burayı gönüllü olarak gezdirdim. Bildiklerimi onlara anlattım" dedi.

 

Uğur, çok geniş bir alanda yerleşim yeri kalıntılarının bulunduğunu dile getirerek, "Mezarlar ve diğer kalıntılar zamanla tahrip edilmiş. Mezar odalarının içindeki lahitler parçalanmış. Mezar kapaklarında aslan tasvirli taşlar var. Buraya nasıl çıkarıldı, nasıl yapıldı bilinmiyor" diye konuştu.

 

"Ciddi şekilde korunmaya ihtiyacı var"

Muhtarlık yaparken, yetkililerin kendisine "burayı bekleyeceksin" dediklerini aktaran Uğur, "Bir muhtar burayı tek başına nasıl koruyabilsin? Şüpheli kişiler geldiğinde, kazı yapıldığında yetkililere ihbar ediyoruz. Ama ciddi şekilde korunmaya ihtiyacı var. Bölge temizlenip turizme kazandırılabilir. Burada daha gün yüzüne çıkarılmayı bekleyen sırlar olduğunu düşünüyoruz. Bu harap hali bizleri üzüyor. Burası turizmin hizmetine sunulursa köyümüzün kaderinin değişeceğine inanıyorum."

 

Karaman Müzesi Müdürü Abdülbari Yıldız ise Gökçeseki ören yeri kaya mezarları ve nekropol alanının birinci derecede sit alanı olduğunu belirterek, "Müze Müdürlüğü olarak bölgede kazı yapılması için projemiz var. Bakanlığımızdan gelen ekipler inceleme yaptı. Gerekli izinler verilirse Müze Müdürlüğü başkanlığında Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesi ile kazı yapılacak. Burası önemli bir bölge. Köylülerle, kolluk kuvvetleriyle irtibat halindeyiz. Bu tür ören yerlerinin korunmasında en büyük yardımcımız bölge insanı" şeklinde konuştu.

Yeni Şafak, 17.04.2014

EDEBİYAT MÜZESİ VE YAZIN BELLEĞİ KAPATILIYOR

 

 

2002 yılında kurulan Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği, Kültür Bakanlığı’nın talimatıyla kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Türkiye Yazarlar Sendikası’nın öncülüğüyle kurulan Edebiyat Müze’sinde edebiyat tarihimizin en değerli belgeleri bulunuyor ve sergileniyor.

 

Türkiye Yazarlar Sendikası’nın (TYS) 2002 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığıyla yaptığı protokolle açılan Edebiyat Müzesi ve Yazın Belgeliği kapanma tehlikesiyle karşı karşıya. Tarihi Yıldız Sarayı içinde eski Arabacılar Dairesi’ndeki müze ilk kurulduğunda o zamanki TYS Başkanı şair ve mimar Cengiz Bektaş tarafından bir edebiyat müzesine dönüştürülmüştü. TYS Edebiyat Müzesi ve Belgeliği, belgelik ve kitaplık olarak iki bölümden oluşuyor. Belgelik bölümünde, sanatçıların belge değeri taşıyan yapıtları, mektup ve çalışmaları, bilgisayara yüklenmiş fotoğrafları ve yapıtları; kitaplık bölümünde araştırma kitapları, ansiklopedi, sözlük, antoloji ve derlemeler, yazarlar üzerine tezler, eleştiri ve deneme kitapları var. Ayrıca özel imzalı bazı kitaplar ve dergiler de bulunuyor.

 

Görüşlerini aldığımız TYS Genel Başkanı Mustafa Köz son yıllarda çalışmaları daha da artan belgelikte çok değerli tarihi belgeler olduğunu ve her geçen gün yenilerinin eklendiğini belirtiyor. Sendikanın on yılda Nazım Hikmet, Şükran Kurdakul, Enver Gökçe, Aziz Nesin, Arif Damar, Melih Cevdet Anday, Cemal Süreya, Asım Bezirci gibi yazarlarımızın yazı gereçlerini, ilk baskı kitaplarını, özgün el yazısı şiir ve düzyazı taslaklarını, fotoğraflarını, yazı gereçlerini belgeliğe kazandırdığını ve bu tarihi değerlerin çok iyi korunduğunu ve sergilendiğini ekledi.

 

Kültür Bakanı sessiz
Mustafa Köz yaşanan süreçle ilgili şunları söyledi: ‘Kültür Bakanlığı’yla yaptığımız protokol normalde 5 yılda bir yenileniyor. Nisan 2011’de yine protokol yenilemesine gitmiştik. 2012 yılında Yıldız Sarayı boşaltıldı. Bize de Kültür Bakanlığı’ndan yazı geldi. Sarayın tadilata gireceği ve bizim kullandığımız alanın da depoya dönüştürüleceği söylendi. Fakat asıl niyetleri farklı, burası başbakanlıkla ve cumhurbaşkanlığıyla ilgili bir yer yapılmaya çalışılıyor. Bize bir aylık bir süre verildi. Bu süre 8 Mayıs tarihinde doluyor. Fakat biz burayı boşaltmamaya kararlıyız. İlk davamızı kaybettik fakat temyize gidildi. Temyiz sürecini beklemeden bizi çıkarmaya çalışıyorlar. Ertuğrul Günay ve Ömer Çelik ile görüşmeye çalışıyoruz, bizimle görüşmüyorlar. Bizim sonuçta bu yazarlara ve yakınlarına verdiğimiz sözler var. Bize burası için yeni bir yer gösterilmesini talep ediyoruz ama cevap alamıyoruz. Belediyelerle görüşmeye çalıştık, sakinlikle çözmeye çalıştık.

 

‘Tek yol mücadele’
Mustafa Köz açıklamasının devamında tarihi değerler ve emekleri için mücadele edeceklerine vurgu yaptı: ‘Biz burada değerlerimizi korumaya çalışıyoruz fakat siyasal bir düşmanlıkla karşılaşıyoruz. Bizim yaptığımız çalışmanın içeriğiyle ilgili ve sendikanın muhalif tavrıyla ilgili problemleri var. Genel olarak şu an sanata yapılan saldırının bir parçası bu da. Emek düşmanlığı bu. Sanat her alanında saldırı altında. Burayı katletmelerine izin vermeyeceğiz. Bize başka yol bırakmadılar. 8 Mayıs bizim için mücadele tarihi olacak. Yıldız Sarayı’ın içerisindeki Tarih Vakfı da çıkartıldı. Her yeri temizliyorlar kendilerince. Orası yaşayan bir yerdi. Öğrenciler geliyordu. Yıllardır gönüllü çalışanlarımız vardı. Ama şimdi doğalgazı kestiler, her tarafı çöp yığını içinde bıraktılar.’

 

TYS'den basın açıklaması
TYS’nin, 2002 yılında edebiyatımızın değerlerini korumak ve tanıtmak amacıyla Kültür ve Turizm Bakanlığı ile yaptığı bir protokolle açtığı Edebiyat Müze Belgeliği boşaltılmak isteniyor. Süre 8 Mayıs 2014’te dolacaktır. Müzenin boşaltılmasından sonra yüzlerce değerli yapıtı, belgeyi nerede ve nasıl koruyacağımıza ilişkin bir öngörümüz yoktur. Yargı (temyiz) kararını beklemeden ya da bakanlıktan olumlu bir yanıt almadan belgeliği boşaltmayacağımızı halkımıza duyuruyoruz. Belgeliğin AKM, Emek Sineması, Akün ve Şinasi Sahneleri gibi bir “kültür suikastı”na uğramasını istemiyoruz. Bunun için kamuoyunu bu oyunu bozmaya, bu kültür değerimizin korunması için dayanışmaya çağırıyoruz.

Haber Sol, 17.04.2014

ÇİN SEDDİ UZADI

 

 

Çin’de arkeologlar, ülkenin kuzeybatısındaki Ningşia Hui Özerk Bölgesi’nde Çin Seddi‘nin yeni kalıntılarının bulunduğunu açıkladı.

 

Şinhua ajansının haberine göre, 20 metre uzunluğundaki yeni kalıntıların Çin Hanedanlığı (MÖ. 221-MÖ. 206) dönemine ait olduğu düşünülüyor.

 

Yeni bulunan duvarların 3 bölümden oluştuğunu ve ilk bölümün 5 metre uzunluğunda, 3-4 metre genişliğinde ve 6 metre yüksekliğinde olduğu kaydedildi. Diğer iki bölümün ise 10 metre uzunluğunda ve 5 metre yüksekliğinde olduğu belirtildi.

 

Çin’in kuzeybatı sathındaki seddin, kış aylarında Sarı Nehri donduğu zaman nehri aşan yabancı akınlara karşı yapıldığı ifade edilirken, bu bölgedeki duvarların bir bölümünün ülkedeki Savaşan Devletler döneminde yıkıldığı ve Çin Hanedanlığı döneminde tekrar inşa edildiği kaydediliyor.

 

Tarihi kayıtlara göre yeni bulunan kalıntıların en az 2 bin 470 yıllık olduğu sanılıyor.

 

Uzmanlar, son bulgularla bölgede Çin Seddi’nin dağlardaki taşlarla genelde vadilerde inşa edildiği ve daha iyi korunması gerektiğini bildiriyor.

 

Çin Seddi, UNESCO tarafından 1987 yılında dünyanın kültür mirasları listesine girmişti. Çin, 2006-2010 yılları arasında hazırladığı 11′inci 5 yıllık planında dünyanın en uzun duvarının korunması için 500 milyon yüen (yaklaşık 80 milyon ABD Doları) ayırdığını açıklamıştı.

 

Çin’in kuzey sathı boyunca ülkenin batısında doğru uzanan set, her yıl yerli ve yabancı milyonlarca turisti ağırlıyor. Duvarın özellikle turistlere açık bölümleri belirli dönemlerde restorasyondan geçirilerek ek güvenlik önlemleriyle güçlendiriliyor.

Sözcü, 17.04.2014

KAÇAK AMFORALARI TÜRKİYE'YE GERİ VERDİ

 

 

Kaçak eserlerin Türkiye ’ye iadesinde yeni bir gelişme daha kaydedildi. Şubat ayında Amerikalı Rick O’Ryan, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca kaçak eserlerin iadesine ilişkin yürütülen çalışmalardan etkilenerek 1950’li yıllarda babası tarafından ABD ’ye götürülen 8. yüzyıla ait iki amforayı Türkiye’ye iade etmişti. O’Ryan ile ilgili haberleri okuyan Amerikalı Kyoko Schmidt de Washington Büyükelçiliği’ne giderek eşinin 1965 yılında Türkiye’den edindiği ve Bodrum’da bir batıktan çıkarıldığı söylenen iki amforayı teslim etti.


Schmidt, Türkiye ile ilgili turizm-kültürel gelişmeleri yakından takip ettiğini ve yurttaşı O’Ryan ile ilgili haberleri okuduktan sonra elindeki amforalarla ilgili harekete geçtiğini söyledi. Eserleri teslim alan Büyükelçilik, durumu Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne bildirdi. Amforaların orijinal olduğu tespit edildi. Eserlerden birinin MÖ5-4.yüzyıllara tarihlenen Mende amforalarına benzediği belirlendi. Amforalar, Ankara Anadolu Medeniyetleri Müzesi Müdürlüğü’ne teslim edildi.


Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik, konuyla ilgili “Topraklarımızda yaşamış medeniyetlerin kültür mirasına sahip çıkmak kültür politikalarımızın önceliklerindendir” diyerek şu açıklamayı yaptı: “Şubat ayında ABD’de yaşayan bir vatandaş 1950’li yıllarda babası tarafından ülkemizden götürülen iki adet amforayı Türkiye’ye iade etmişti. Eserlerimizin ait olduğu topraklara dönmesi noktasında yürüttüğümüz kararlı çalışmalardan etkilenen Kyoko Schmidt, eşinin Türkiye’den götürdüğü Bodrum’daki bir batığa ait iki amforayı iade etti. Shmidt’in hassasiyeti bizi son derece memnun etti. Bu coğrafyada yaşamış medeniyetlerin kültürüyle hayat bulmuş eserler yine bu toprakların bir parçası olarak artık daha emin ellerde.”

Radikal, 17.04.2014

DEFİNECİLER GÖLÜ TALAN EDİYOR

 

 

Denizli Beyağaç’a 22 kilometre uzaklıktaki, anıt karaçam ormanlarıyla çevrili, doğal ve arkeolojik sit alanı Kartal Gölü, altından yapılmış çift başlı kartal heykeli arayanların tehdidi altında.

 

Yıllardır bölgede kaçak kazı yapan defineciler gölü tahrip etti. Bunun üzerine geçen ekim ayında Denizli Valisi Abdülkadir Demir, gölün güvenliğinin sağlanması için talimat verdi. Buna rağmen definecinin kaçak kazıları son bulmadı. Son olarak Sandıras Dağı’na tırmanan dağcıların bölgede kazı yapıldığını fark etmesi üzerine, jandarma çalışma başlattı.

 

Suyu boşaltıyorlar
Kaçak kazıların gölün suyunu boşalttığını, yıllardır önlem alamadıklarını söyleyen AKPli Beyağaç Belediye Başkanı Mustafa Akçay, “Rivayete göre, Kartal Gölü’nde çift başlı altından kartal heykeli varmış. Bu yalana inananlar var ve sürekli gölde kazı yapıyor. Defineciler gölü köstebek yuvasına çevirdi. Göl meyilli olduğu için alt tarafından suyunu boşaltıyorlar ve kazı yapıyorlar” dedi.


Denizli Dağcılık ve Doğa Sporları Derneği Başkanı Gülcan Çeşmeli, Sandıras Dağı tırmanışı esnasında, gölde yine kazı yapıldığını belirlediklerini söyleyerek, “Talana karşı göl korunmalıdır. Buraya her geldiğimiz de göl de kazı yapıldığını belirliyoruz” diye konuştu.

Hürriyet, 16.04.2014

"KORUMA KURULU KARARI ELİMİZİ GÜÇLENDİRDİ"

 

Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Atatürk Orman Çiftliği (AOÇ) arazisinde ana imar planı hakkında verilen yürütmeyi durdurma kararı sonrasında yaşanan gelişmeleri değerlendirdi.

 

AOÇ mücadelesine devam edeceklerini ifade eden Candan, yürütmeyi durdurma kararına uyulmamasına tepki gösterdi. Yargı kararlarına uyulmaması hakkında Ankara Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulunun yazılar gönderdiklerini hatırlatan Candan, “Daha önce tam tersi yönünde kararlar veren koruma kurulu, AOÇ’deki inşaatlarla ilgili 3 Nisan’da yürütmeyi durdurma kararlarına uyulması yönünde karar verdi. İlgili kurumların yargı kararlarına uymadığını hatırlatmamız üzerine ise, koruma kurulu 7 Nisan’da tarafımıza gönderdiği yazıda ‘Kamu kurum kuruluşları ve belediyeler ile gerçek ve tüzel kişiler Koruma Yüksek Kurulu ve Koruma bölge kararlarının kararlarına uymak zorundadır’ hükmüyle buna göre ilgili idarelerin koruma bölge kurulunun kararlarına uyma zorunluluğu olduğunu söyledi. Yazıda söz konusu kararlarının ilgili kurumlara iletildiği ifade edildi” dedi.

 

Koruma Kurulunun verilen bu kararla birlikte ellerinin daha güçlendiğini dile getiren Candan, AOÇ’deki bütün yapılaşmaların durdurulması gerektiğini ifade etti. Bu hafta içerisinde Anayasa Mahkemesine başvuracaklarını açıklayan Candan, “Oradan bir sonuç çıkmazsa konuyu uluslararası boyutlara taşıyacağız. AOÇ bir dünya mirasıdır” dedi.

Evrensel, 16.04.2014

AKDAMAR'DA İKİNCİ RESTORASYONDA SONA GELİNDİ

 

 

Van Gölü içersinde bulunan adayla aynı adı taşıyan tarihi Akdamar Kilisesi'nde ikinci restorasyonun da sonuna gelindi. Yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan manastır ve mutfak bölümü için geçen yıl Nisan ayında başlatılan restorasyon 1 milyon 100 bin TL'ye mal oldu. Restorasyon öncesi pomza torbalarıyla ayakta tutulmaya çalışılan manastır duvarları, İtalya'dan getirilen hidrolik kireçle yapılan özel bir harçla aslına uygun olarak restore edildi.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2005 yılında çevre düzenlemesi ile birlikte 4 milyon TL'ye restore edildikten sonra 2007 yılında uluslararası törenle açılan Akdamar Kilisesi'nde, ikinci kez restorasyon yapıldı. Yapılan kazılar sonucu tarihi kilisenin ön tarafından ortaya çıkarılan manastır, şapel ve mutfak bölümünde geçen yıl Nisan ayında restorasyon başlatıldı. 1 milyon 100 bin TL harcamayla yapılan restorasyonda daha önce pomza doldurulan torbalarla ayakta tutulan ve bir kısmı tahrip olan duvarlar aslına uygun olarak ayağa kaldırıldı.

SON RÖTUŞLAR YAPILACAK
Manastır, mutfak ve şapelin aslına uygun olması için çok dikkatli yapılan restorasyonda duvarlar, İtalya'dan getirilen özel hidrolik bir kireçle yapılıyor. Restorasyonu yapan Alfin İnşaat Yapı ve Turizm Limited Şirketi sahibi Adnan Vural, havaların ısınmasının ardından son rötuşların yapılarak restorasyonun tamamlanacağını söyledi.

Evrensel, 16.04.2014

BİLECİK'TEKİ 200 YILLIK TARİHİ HAMAM RESTORASYON BEKLİYOR

 

 

Bilecik şehir merkezinde beton yığınları arasında kalan ve mülkiyeti özel şahsa ait olan iki asırlık tarihi Baki Hamamı restore edilmeyi bekliyor.

 

Bilecik’te tarihi nitelikli hamamlardan birisi olan, 2009 yılında çöp ve moloz artıklarıyla dolu olan tarihi hamamda, Bilecik Müze Müdürlüğü denetiminde kazı çalışmaları başlamış iç ve dışı otlardan, molozlardan temizlemeye başlanmıştı. Ecdat yadigarı olan Osmanlı dönemine ait 200 senelik tarihi yapının Edebali vadisinde bulunan Emirler hamamı ile aynı planda inşa edildiği belirtiliyor. Osmanlı mimarisine uygun olarak yapılan Baki hamamının, soyunmalık, ılıklık, sıcaklık, su deposu ve külhandan meydana gelen kısımları yıkılmış durumda. İç mekanı temizlendikten sonra soyunmalık kısmı da ortaya çıkan, ahşap olan üzeri Yunan işgalindeki yangında yok olan yapının üst kubbelerinin de yıkıldığı, sadece kubbe etekleri kaldığı belirtiliyor.

 

Temizlenip restorasyonu yapılamayan tarihi hamamın içi, aradan geçen 5 sene içersinde çöp, moloz ve ot artıklarıyla tekrar dolmuş duruma geldi. Kentin merkezinde bulunan etrafı demir parmaklıklarıyla çevrili, virane halde beklemekte olan tarihi hamamın bir an önce aslına uygun bir şekilde restore edilerek Bilecik’in turizmine kazandırılması bekleniyor.

 

Konu ile ilgili açıklamada bulunan Bilecik İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’ne bağlı Bilecik Müze Müdürlüğünde görevli Uzman Arkeolog Abdurrahman Aktaş, “Buranın arazinin mülkiyeti vatandaşa aittir. Vatandaş bize talepde bulundu ve 5 yıl önce 2009 yılında biz kazı ve temizleme çalışmalarını başlattık. Şahsın katkılarıyla bu kazı çalışmaları yapılıyordu. Fakat şahıs Mali çalışmalar için desteği yarım bıraktı. Kendisi ile iletişim kuramadık, birden bire kayboldu. Bu konu için Eskişehir Kültür ve Tabiat Varlıkları Koruma Müdürlüğüne gerekli yazı yazılarak bilgi verildi. Bize böyle konular üzerinde talepler geldiğinde sadece kazı çalışmalarını yapıyoruz. Restorasyon işini Vakıflar Bölge Müdürlüğü üstleniyor” şeklinde belirtti.

haberler.com, 16.04.2014

KÜLTÜR MİRASI KENTTE DOĞAL OLMAYAN AFET

 

Cumartesi günü Şili kenti Valparaíso bir yangınla yerle bir oldu. 2 bin 500’den fazla ev kullanılamaz hale geldi, 16 kişi öldü ve 10 bin insan tahliye edildi. Gözlemcilere göre bu felaketin temelinde eşitsizlik ve konut sorunu yatıyor.

 

 

Valparaíso, rengarenk evlerin kenti, geçtiğimiz Pazar küllerin ve yükselen dumanın etkisiyle gri bir palto ile örtüldü. 2004 yılında UNESCO tarafından dünya mirası ilan edilen Şili’nin bu liman kentinde meydana gelen ölümcül yangın, yetkililerin verdiği bilgilere göre 16 cana maloldu. Cumartesi kentin dışında başlayan orman yangını rüzgar nedeniyle yayılarak 300 bin nüfuslu yoksul mahallelere; Las Cañas, Mariposa, el Vergel, Merced, la Cruz ve el Litre’ye ulaştı.

 

Korunma ve kentsel planlama sorunu

Evrensel Gazetesi'nin haberine göre, bu faleketin farklı nedenleri var. Başlangıç olarak, Ulusal Orman Kooparatifi ve itfayeciler sorunu bulunuyor.

 

“Yangın akşamın ilk saatlerinde başladı ve itfaiyeciler –hepsinin gönüllü olarak çalıştının altını çizmek lazım-saatler sonra ve çok yetersiz malzeme ile geldiler. Öte yandan etkilenen bölgeler arasında su altyapısı bulunmayanlar da var” diye anlatıyor, konunun uzmanlarından Franck Gaudichaud.

 

Su taşıyan helikopterler de geç ulaşmış. Yangından etkilenen bölgeye ulaşım zor sağlanmış, Gaudichaud, “Kamyonlarla ulaşmanın neredeyse imkansız olduğu bir bölge” diye belirtiyor. Bölgede güvenlik duvarlarının yok, Valparaíso habitatının bu bölgesi gecekondulardan oluşuyor.

 

Yetkililer koruma hatta kentsel planlama odaklı düşünmüyor. Bölgenin coğrafyası ise zorluğun sadece bir kısmına açıklıyor: Liman tepelerde çevrili bir çukur bölgede konumlanmış, bu tepelerin üzerleri, süperturistik kent merkezinden uzaklaştıkça yoksullaşan konutlarla kaplı.

 

Öte yandan Şili’li itfaiyeciler de medya tarafından acımasızca eleştiriliyorlar. E-posta üzerinden görüştüğümüz Şilili tarihçi Sergio Grez şöyle açıklıyor: “Şili’de itfaiyenin ana omurgasını ücretli değil gönüllü çalışan itfaiyeciler oluşturuyor. Devlet ve yerel yönetimler tarafından ayrılan ödenek,  kentsel yoğunluk, sosyal eşitsizlik, iklim, özellikle bazı bölgeleri yangın çıkmasına çok müsait olan coğrafi konumu gibi sorunları olan ve nüfusunun önemli bir bölümü yoksulluk çeken bir ülkenin tüm ihtiyaçlarını karşılamak için çok düşük. Çok nadiren itfaiyeciler ihtiyaçları sağlayabilmek için kamudan para alıyorlar.”

 

En çok etkilenenler en yoksullar

Bu konjonktürel problemlerin yanı sıra, yangının bu kadar ölümcül olmasını açıklayan daha derin sorunlar var. Bu tip olaylar Valparaíso’da daha önce de yaşandı: 2008’de, Valparaíso Üniversitesi’nden uzmanların, yetkililere yardımcı olmak amacıyla hazırladığı raporda, alevlere karşı korunaksız 11 olası alan belirlendi. 

 

Mimar ve kent plancısı Iván Puduje’nin El Mostrador gazetesindeki köşesinde de belirttiği gibi “hiçbir şey yapılmadı”. Rapor, banliyölerin sınırında baraka misali kurulmuş evlerde yaşayan insanların bulunduğu tehlike altındaki alanlara işaret ediyordu. Şilili gazeteci María Elena Wood’un yine El Mostrador’da yayınlanan yazısında da, “Biliyoruz ki 2008 ve 2013’de çıkan ve Valparaíso’yu bir anfitiyatro gibi saran tepelerin korunaksız olduğunu ortaya koyan yangınlara rağmen, uzmanlar tarafından olası bir felakete karşı önerilen hiçbir önlem alınmadı” deniyor.

 

Yoksulluk, trajedinin “doğal” boyutu dışında kalan kısmının kalbini oluşturuyor. Franck Gaudichaud, tepelerin zirvelerinde tomurcuklanan kitlesel gecekonduları kastederek, “Valparaíso’nun zirvesinde yaşayan yoksullar en büyük zararı gördü” diyor.

 

Sergio Grez de kentin turistik vitrinini kesin bir dille yalanlıyor: “Valparaíso her zaman çoğunluğu yoksul olan bir nüfusa sahip bir kent oldu, son on yılda yoksulluğu iyice gözle görülür hale geldi. Sağlam olmayan hatta ıskartaya çıkmış malzemelerden yapılma; insani koşullara uygun olmayan, temel hizmetlerden (su, elektrik, çöp toplama hizmeti, yol, ışıklandırma ve ulaşım) mahrum, risk altında, düzensiz ve bizzat kendi sakinlerinin inşaa ettiği evler ortaya çıkmaya başladı.

 

Bütün bu aşırı nüfus, sağlıksız yapılaşma ve fay hatları üzerinde büyük miktarda atık birikimi, son yangın olayında, alevlerin büyümesine neden olan yakıtlara dönüştüler ve bu uğursuz sonuçlara neden oldular.”

 

Toplumsal afet

Bu arada devlet ve Valparaíso yönetimi bu felaketin sorumluları arasında; ne toprağın doğru kullanımı ne de risk altındaki bölgelerin yenilenmesi konularında çalışmadılar. Ayrıca, bazı gözlemciler Valparaíso Belediyesi’nin kamu kaynaklarını kötü kullanmakla suçluyor.

 

“Sağ belediye başkanları kadar soldakiler de Valparaíso’nun 24 yıllık kötü yönetiminden sorumludurlar” diyor Sergio Grez: “Örneğin, vatandaşlar UNESCO tarafından kentin dünya insanlık mirası olarak ilan edilmesinden bu yana ayrılan kaynaklara ne olduğunu sormaktadır. Bazı duvarların yeniden boyanması ve belirli sayıda binanın restorasyonu dışında bu kaynakların kullanıldığını görmedik. Kentsel bozulma bugüne kadar devam etti, yangınlar çıktı, gaz patlamaları, heyelanlar ve ölüme de neden olan seller kamu binalarını, konutları ve mahalleleri yıkmayı sürdürdü.”

 

Doğal olanların yanı sıra sosyal eşitsizlik afetleri de bir ülkede felakete neden olabiliyor (2005 yılında ABD’deki Katrina kasırgası, İtalya Aquila’daki 2009 depremi...).

Yapı, 16.04.2014

MANZONİ'NİN DIŞKISI ALTINDAN KAT BE KAT DEĞERLİ!

 

Ölümünün 50. yılında Milano Palazzo Reale'de sergisi açılan öncü sanatçı Piero Manzoni, 1961'de içine 30 gr. dışkı koyduğu kutuları, altın fiyatına (37 dolar) satışa sunmuştu. Bugün 30 gr. altın 1500 Euro, 'Sanatçının Dışkısı'nın değeri 250 bin Euro'ya dayandı!

 

Belki de dünyanın en güzel meydanlarından biri olan Milano’daki Piazza del Duomo, her santimetresinin detaylı tasarlanmış olması nedeniyle üzerinde yürüyenlerde ‘gesamtkunstwerk’ hissi uyandırır. En büyüleyici anlarının kent katedralinde sabah ve akşam dualarının yapıldığı saatler olan bu meydanda yer alan Palazzo Reale, genelde popüler sergileriyle tanınan bir mekandır. Ama ne olmuşsa olmuş, bu kez 30 yaşına basmadan vefat eden Milano’lu öncü sanatçı Piero Manzoni’nin (1933-1963) retrospektif sergisi düzenlenmiş. İronik ama doğru, sanatçının 50’nci ölüm yıldönümünde.

Sergi yapımcılığını Flaminio Gualdini ve Rosalia Pasqualino di Marineo tarafından üstlenilen sergide zamansal gelişim çizgisinde Manzoni’nin sanatı detaylı bir şekilde ele alınıyor. Hiç kuşkusuz 21. yüzyıl sanatının öncü sanatçılarından olan Piero Manzoni, kısa sanat yaşamında düşünceleri formlara, şiiri kavramlara dönüştürerek birbiri ardına köklü projeler geliştirdi. Onun provokatif çalışmaları arasında yer alan ‘Merda d‘Artista’ (Sanatçının Dışkısı) her biri sanatçı tarafından numaralandırılarak imzalanmış olan 90 adet küçük konserve kutusundan oluşuyor. 1961 yılında gerçekleştirdiği bu çalışmasıyla, huzursuzluk yaratmayı başaran soruları gündeme getirmeyi başaran Manzoni, sanat ve sanatçı üzerindeki tüm mitosların kalkmasını hedefliyordu.

 




İzleyicileri karşılayan ilk çalışma ‘Sanatçının Dışkısı’ isimli edisyon. 1961 yılında her birine 30 gram sanatçı dışkısı koyduğunu söyleyip bunu da o yıllardaki altın satış fiyatına göre satışa çıkaran Manzoni, bu Neo-dada esprisiyle savaş sonrasındaki güçlü ekonomisiyle zenginleşerek giderek bir tüketim toplumuna dönüşen İtalya’nın kapitalistleşen algı dünyasına saldırıyordu.

Bu rafine saldırıyı kavramak için kısaca sanatçının biyografisine ve Milano’daki kültürel klimaya kısaca göz atmak gerekiyor. Lombardia’lı aristokrat bir ailenin üyesi olan Manzoni, Roma’da yarım bıraktığı filozofi eğitimin ardından, Milano’da 1957’de açılan bir Yves Klein sergisinden etkilenerek otodidakt olarak resim yapmaya başlamıştı. Milano’yu 1950’deki etkinlikleriyle önce sanatın haritasına yerleştiren Lucio Fontana’yla da yakınlığı olan Manzoni yirmi üç yaşında, sanatın tüm kural ve kurgular dışında özgürleştirici bir etkisi olduğuna inanıyordu. İtalya ve Avrupa’nın kapitalizm çılgınlığına düştüğü bir dönemde ‘maddesizleştirme eylemini görselleştirmek’ için metaforlar arıyordu.

Milano retrospektifi izleyicilere sunduğu 130 eserle, sanatçının bazen bir tepki, bazen de bir ironinin ürünü olan tavrını nasıl görselleştiği, formlara dönüştürdüğü hakkında çok ilginç ipuçları veriyordu. Manzoni porselen hamuru kullanarak oluşturduğu ‘Achromes’ dizisinde (1957-59) beyaz rengin büyüsüne kapılmıştı. Lirik soyut sanatın ön plana çıktığı yıllarda serilere dayalı üretim metotları geliştiren sanatçı, 1959-60 arasında arkadaşı ressam Enrico Castelliani ile birlikte Azimuth isimli galeriyi ve dergiyi kurarak, kendisi gibi tavır ve eylemler içinde olan diğer öncü sanatçılarla diyaloğa girer. 1960 yılı Öncü Sanat için bir dönüm noktasıdır. Almanya ve İskandinav ülkelerinde Fluxus, Fransa’da Nouveau Réalisme, İtalya‘da ise Arte Povera akımlarının mayalandığı, ilk performanslar, politik eylemlerle ‘sanatsal düşünceye yeni formların’, farklı dil ve yöntem arayışlarının hakim olduğu bir dönemin habercisidir.

Manzoni’nin erdemi 1960 yılında Fieto d’Artista isimli heykellerinde bizzat kendi soluğuyla şişirdiği balonları sergileyerek, öncü sanatın her türlü kapitalist değer arttırma eylemlerinden sıyrılarak, Paul Celan’ın imgeleriyle söylemek gerekirse bir tür ‘aracısız yönlendirmeyle’ saf düşüncenin rotasına girmesine eşlik etmesidir. Sıradan bir balonun içine sanatçı tarafından üflenen havanın belli bir süre sonra uçup kaybolması, yaşamla sanat arasındaki memento mori noktasını işaret ediyordu.

Manzoni’nin babasının sanatçıya “Sanatın bir bok değil” dediği sanat tarihine geçmiş anekdotlardan biridir. Manzoni de, babasının konserve fabrikasında yaptırdığı ‘Sanatçının Dışkısı’ çalışmasını 1961 yılının değerine göre 30 gram altın fiyatına, yaklaşık olarak 37 dolara satışa çıkarmıştı. Herbiri sanatçı tarafından imzalan 90 konserve kutusunun ‘derin anlamını’ elbette öncelikle Manzoni’nin dostu olan sanatçılar kavradılar. 30 gram altın günümüzde 1500 Euro bile etmezken, Manzoni konservesinin piyasa değeri çeyrek milyon Euro’ya dayandı. 2012’de Cholet’de ziyaret ettiğim François ve Danielle Morellet eşref saatlerine denk geldiği için bana bizzat Manzoni tarafından kendilerine hediye edilen konserve kutusunu göstermişlerdi. Elime aldığımda içinde bir şeylerin sallandığını hissetmiştim. Fransız sanatçısı Bernard Bazile özgün bir Manzoni konserve kutusunu açarak gerçekleştirdiği ‘Boite ouverte de Piero Manzoni’ (1989) çalışmasıyla, Manzoni’nin bu kutu içine başka küçük bir kutucuk yerleştirmiş olduğunu ortaya çıkarmıştı. ‘Merda d‘Artista’ sanatsal üretimin imgesel gücünün olduğu kadar sanat piyasasının da gariplerini ortaya çıkaran bir bumerang özelliğine sahip. İnsan, 1963’te, otuz yaşına basmadan vefat eden bu dahi sanatçının yaşamaya devam etseydi neler yapabileceğini sormadan edemiyor.

Piero Manzoni 1933-1963, 2 Haziran 2014’ e kadar Palazzo Reale, Milano’da görülebilir.

Radikal, Yazı: Necmi Sönmez, 16.04.2014

SANAT ESERLERİ İÇİN
AKUT KURULUYOR

 

MHP Ankara Milletvekili Özcan Yeniçeri'nin, Milli Saraylar ve TBMM bünyesindeki binaların depreme dayanaklılığı ile ilgili çalışmalara ilişkin soru önergesini yanıtlayan Meclis Başkanvekili Sadık Yakut; saray, köşk ve kasırlar ile ek yapılarında kontrol, bakım ve restorasyon çalışmaları yapıldığını açıkladı.

Yakut'un açıklamaları şöyle:

- Yıldız Şale Köşkü'nde tespit edilen strüktürel kayma ve çatlamalara ilişkin rapor hazırlık aşamasındadır. 

- Milli sarayların olası bir afete en az zarar görmesi ve buradaki eserlerin kurtarılması için Arama-Kurtarma Ekibi kurulmuştur. 

Akşam, Haber: Çınar Coşkunserçe, 16.04.2014

GÜVERCİNKAYASI KAZISI İLE 7 BİN YIL ÖNCESİ BİLGİLERE ULAŞILIYOR

 

 

Kültür Ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı tarafından 1996 yılında başlatılan Güvercinkayası Kazısı ile Orta Kalkolitik döneme tarihlenen (kal. C14 MÖ 5200-4750) kentleşme öncesinin, sosyoekonomik ve sosyopolitik devinimleri hakkında önemli verilere ulaşılıyor.

 

Nevşehir Hacı Bektaş Veli Üniversitesi Sağlık Kültür ve Spor Daire Başkanlığı Arkeoloji Kulübü tarafından ‘Orta Anadolu’da Tarih Öncesi Araştırmaları ve Güvercinkayası’ konulu konferans düzenlendi.

 

Fen-Edebiyat Fakültesi Konferans Salonunda akademik ve idari personel ile Arkeoloji Bölümü öğrencilerinin dinleyici olarak hazır bulunduğu konferansa; İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı Emekli Öğretim Üyesi Prof.Dr. F. Sevil Gülçur konuşmacı olarak katıldı.

 

Prof.Dr. F. Sevil Gülçur, 1996 yılında kazı çalışmalarına başlanılan Güvercinkayası’nı kurtarma çalışmalarının T.C. Kültür Ve Turizm Bakanlığı ile İstanbul Üniversitesi Prehistorya Ana Bilim Dalı adına kendisinin başkanlığında devam ettiğini söyledi.

 

Güvercinkayası’na yönelik katılımcıları bilgilendiren Prof.Dr. F. Sevil Gülçur, “Günümüzden yaklaşık 7 bin yıl öncesine tarihlenen bu yerleşme, Avrupa’yı boydan boya kat ederek Anadolu üzerinden Kudüs’e yönelen Hıristiyan Hacı Yolu üzerindedir. Güvercinkayası’nda mimari öğeler bir tasarım ürünüdür. Üzerine oturduğu kayalığın doğal yapısına göre biçimlenen yapı adaları, savunma sistemi ve kiler bölmesi, silo, ocak gibi konut içi mimari unsurlarıyla 500 yıllık kesintisiz bir kültür evresini yansıtmaktadır” dedi.

 

Güvercinkayası çalışmalarının yapılmasındaki amacın çevresinde yer alan kültür varlıklarıyla birlikte koruma altına alabilmek ve kültür ve turizm sektörüne kazandırmak olduğunu söyleyen Gülçur, “Demirci Kasabası’nda yer alan kazı araştırma merkezinin bahçesinde inşasına başlanan Güvercinkayası ev modelleri, iç donanımıyla tamamlanıp bir ziyaret merkezi haline getirilmesi ve turizme katkı sağlanması amaçlanmaktadır. Bunların yanı sıra kaybolmaya yüz tutmuş geleneksel kültür öğelerini belgelemek ve gelecek nesillere aktarabilmek için etnoarkeoloji ve sözlü tarih çalışmaları da yapılmıştır. Yapılan bu çalışmalarda yerel halkla kurulan ilişkiler yol gösterici olmuş, çalışmalar ekibin bilgi ve deneyimiyle birleşince süreklilik ve başarı göstermiştir” diye konuştu.

 

Soru-cevap bölümünün ardından Prof.Dr. F. Sevil Gülçur’a teşekkür belgesi ve plaket takdim edildi.

haberler.com, 16.04.2014

SÖZ KONUSU TARİHSE GERİSİ TEFERRUAT

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı, kamunun sorumluluğundaki kültür varlıklarını korumakla kalmıyor, özel hukuka tabi kişilerin tescilli taşınmazlarını da kolluyor.

 

Bu kapsamda 3 bin 700 taşınmazın ayağa kaldırılmasına yardımcı olan Bakanlık, 2014 için 14 milyon TL’lik bütçe ayırdı.

Bu bütçe, 275 taşınmaza proje yardımı, 267 taşınmaza onarım yardımı olarak gidecek. Trabzon’daki İsmail Ağa Konağı, Rize’deki Efendiler Konağı ve Safranbolu’daki Hurşitgil Evi şanslı yapılar arasında.

Nevşehir Ürgüp'teki Mustafapaşa Beldesi'nde bulunan 11 tescilli yapıya toplu olarak proje yardımı verilecek. 

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 16.04.2014

DEFİNE AVCISI ÜÇ GÜNDÜR MAĞARADA

 

 

Eskişehir'in Mihalgazi İlçesi yakınlarında, define aramak için girdiği mağaradaki kuyuya düşerek yaralanan ve burada mahsur kalan 40 yaşındaki Ramazan Yörük'ü kurtarma çalışmaları gece boyunca sürdü. Ekipler, kuyudan çıkartıp mağaraya aldıkları Yörük'e gereken tıbbi yardımı yaptı. Dar olan mağaranın iç kısımları ise kara barutla patlatılarak genişletildi.

 

Pazar günü saat 22.00 sıralarında Mihalgazi İlçesi'nin Alpagut Mahallesi Kazankaya Mevkii'ndeki Yarasa İni Mağaraları'nın olduğu bölgeye define aramak için 7 arkadaşıyla birlikte giden tekstil fabrikası işçisi, evli ve 3 çocuk babası Ramazan Yörük, mağara içinde yaklaşık 10 metre derinliğindeki kuyuya düştü. Arkadaşlarının durumu jandarma yetkililerine bildirmelerinin ardından bel, kol ve bacaklarından yaralanan Yörük'ü çıkarmak için jandarma, İl Afet ve Acil Durum Müdürlüğü (AFAD), Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), Arama Kurtarma Ekibi (AKUT), Nilüfer Arama Kurtarma (NAK) ve Anadolu Üniversitesi Doğa Sporları Kulübü (ANADOSK) ve Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Dağcılık Kulübü, Eskişehir, Ankara ve İzmir Mağara Araştırma Dernekleri ekipleri sevk edildi.


Ekipler pazartesi günü saat 18.30 sıralarında mağara içerisinde yerini tespit etikleri Ramazan Yörük'ü kurtarmak için yoğun çaba harcadı. Çalışmalar gece sabaha kadar devam etti.


Ramazan Yörük, mağara içinde düştüğü yerden çıkartılıp daha güvenli bölgeye alındı ve gerekli tıbbi müdahale yapıldı. Mağara içinin ve giriş kısmının çok dar olması nedeniyle ekiplerde yer alan aralarında kadınların da bulunduğu zayıf görevliler mağara içerisinde çalışmaları sürdürdü. Mağara içerisinde de kara barut patlatılarak dar olan bölümler genişletilmeye çalışıldı. 

İzmir Mağara Araştırma Derneği üyesi Yusuf Öğrenecek yapılan çalışmalarla ilgili olarak şu bilgileri verdi:
"Define arama amacıyla girmiş bir kişi bilmeyerek ilerlediği bir yerde yaklaşık 10 metrelik yere düşerek yaralanıyor. UMKE'den bir sağlık ekibi de aşağı indi ve gereken önlemleri aldı. Yaralının durumu iyi. Birkaç ezilme, kesik, kırık var. Ama yaralı stabil halde tutuluyor. Tüm mağaracılar, AKUT ve AFAD ekibinin katkısıyla çalışmalar sürdürülüyor. Mağara oldukça dar bir alan. Yaralının mevcut durumuyla taşınması çok mümkün değildi. Türkiye Mağaracılık Federasyonu'nun deneyimli ve eğitimli mağaracıları tarafından genişletme çalışması yapıldı. Bu konuda da bize destek diğer ekipler de destek verdi." 

İzmir Mağara Araştırma Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Mustafa Samur da, saatlerden bu yana Ramazan Yörük'ün yanında olduğunu belirterek, şöyle konuştu:
"Kendisinin durumu gayet iyi. Vücudunun belli bölgelerinde kırıklar, çatlaklar mevcut. Ama UMKE'nin para medikal ekibi içeride zaten sürekli kazazedenin başında değişmeli olarak bulunuyor. Sürekli rutin kontrolleri yapılıyor. Tansiyonu, vücut ısısı ve diğer şekeri tıbbi olarak ölçülmesi gereken değerleri ölçülüyor. Kazazedenin durumuyla ilgili merak edilecek herhangi bir durum yok. Şu anda bulunduğu yer de onun için mağarada olabilecek konforlu bir alan. O yüzden kazazedenin durumu şu anda stabil ve iyi durumda."

Radikal, Haber: Eyüp Kelebek, 16.04.2014

 

******


DEFİNE UĞRUNA YERALTINDA 83 SAAT

 

Define aramak için girdiği mağarada 30 metrelik dehlize düşen Ramazan Yörük 3 günde kurtarıldı. Yaralanan Yörük'e ilk müdahale yeraltında yapıldı.

 

Eskişehir'in Mihalgazi İlçesi'nde yaşayan evli ve 3 çocuk babası Ramazan Yörük (40), geçen pazar gecesi 8 arkadaşıyla birlikte define aramak için Alpagut Mahallesi Kazankaya mevkisinde bulunan Yarasaini mağarasına gitti. Arkadaşlarının "Haydi çıkalım" demesi üzerine "Siz çıkın ben geliyorum" diyen Yörük aradan uzun süre geçmesine rağmen dışarı çıkmadı. Bunun üzerine tekrar mağaraya giren arkadaşları, Yörük'ün mağaradaki 30 metrelik dehlize düştüğünü ve tek başına çıkamayacağını anlayınca durumu jandarmaya ve sağlık ekibine bildirdi. İhbar üzerine olay yerine giden Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı (AFAD), Ulusal Medikal Kurtarma Ekibi (UMKE), Arama Kurtarma Ekibi (AKUT) ve İlçe Jandarma Komutanlığı'na bağlı ekipler, Yörük'ü düştüğü dehlizden çıkarabilmek için çalışma başlattı.

EŞİYLE KONUŞTURDULAR
Ancak birçok galeriden oluşan mağaranın girişinin dar olması nedeniyle kurtarma çalışmaları uzun sürdü. Günlerdir mağaranın dar olan giriş kısmını genişleten ekipler, galerileri de genişletebilmek için uzun çaba sarf etti. Geceleri jeneratör yardımıyla çalışan ekipler, mağaranın girişi ve içindeki dar alanları hiltiyle parçaladı. Ankara, Bursa, İstanbul ve İzmir'den de takviye ekipler geldi. Bu arada vücudunda kırılma ve ezilmeler olan Yörük'e UMKE ekipleri tarafından dönüşümlü olarak bulunduğu yerde tıbbi müdahaleler yapıldı. Yörük ağızdan sıvı yoluyla beslendi, telsizle eşiyle konuşturuldu.

HELİKOPTERLE TAŞINDI
Mağarada günlerdir 40 kişilik ekiple süren genişletme çalışmaları dün sabah sonuç verdi. Fabrika işçisi olan Ramazan Yörük bulunduğu dehlizden 83 saat sonra özel elbiseler giydirilerek mağara dışına çıkarıldı. Mağara önünde inebileceği uygun yer bulunmayan Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na ait helikopter, uzatılan sedyeyle aldığı yaralıyı Eskişehir Osmangazi Üniversitesi (ESOGÜ) Tıp Fakültesi Hastanesi'ne götürdü. Helikopter, kısa süre sonra üniversite pistine indi. Burada, 112 Acil Servis ve UMKE ekipleri tarafından helikopterden alınarak ambulansa konulan Ramazan Yörük, hastanenin yoğun bakım servisinde tedavi altına alındı. Yörük'ün akciğerlerinde zedelenme olduğu, parmakları ve bacağında kırıklar olduğu belirlendi.

Radikal, Haber: Rıdvan Uysal, 18.04.2014

ATAKÖY SAHİLDE İNŞAATA DEVAM

 

 

İstanbul’un Ataköy sahilinde çok sayıda tescilli yapı ve ağacın bulunduğu TOKİ arazisinde yapılan inşaatların ruhsatına ilişkin 9. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararına Bakırköy Belediyesi itiraz etti. Mimarlar Odası, tescilli Baruthane binalarının bulunduğu 160 parsel ile, 174 ve 182 parsellere ilişkin inşaat ruhsatlarını 1 Nolu Koruma Kurulu onayı olmadığı gerekçesiyle yargıya taşımış, 9. İdare Mahkemesi sahildeki inşaatları durdurmuştu. Belediye’nin yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması için mahkemeye başvurusu üzerine mahkeme 174 ve 182 parsellerdeki inşaatların devamından yana karar verdi. Sahilde bu parsellerde yükselen Yalı Ataköy ve Bosphorus projelerinin inşaatları böylece yeniden başladı. Bakırköy Belediyesi’nin 1 Nolu Koruma Kurulu’ndan izinsiz inşaat ruhsatı verdiği tescilli Baruthane yapılar topluluğunun bulunduğu 160 parseldeki Blumar projesine ilişkin ise yürütmeyi durdurma kararının devamına karar verildi.

KORUMA KURULU DURDURMUŞTU
Sahildeki Baruthane arazisi olan 160 parselde 1 Nolu Koruma Kurulu’nun onayı olmadan inşaat ruhsatı verildiği ortaya çıkmış, iş makineleri arazide kurul izini olmadan çalışmıştı. TOKİ’den yapılan açıklamada İstanbul Tabiat Varlıkları Komisyonu’ndan izin alınması yeterli görülürken, 1 Nolu Kurul, TOKİ ve Bakırköy Belediyesi’nden 160 parselde her türlü fiziki ve inşai müdahalenin durdurulmasını istedi. Gerekçe olarak da Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Çevre ve Şehircilik Bakanlığı arasında 2012’de imzalanan protokol gösterilmiş, tescilli ağaçlar ile tescilli yapıların çakıştığı araziye yapılacak müdahalenin öncelikli olarak kültürel değerler yönünden ilgili Koruma Bölge Kurulu tarafından değerlendirilmesi gerektiği belirtilmişti.

BELEDİYE DE KURUL’U YOK SAYDI
Yürütmeyi durudurma kararının kaldırılması için 9. İdare Mahkemesi’ne başvuran Bakırköy Belediyesi ise 160 parsele ilişkin savunmasında 1 Nolu Koruma Kurulu’nun arazide her türlü müdahalenin durdurulmasına yönelik görüşünü yok sayarak TOKİ’nin açıklamasına paralel bir savunma yaptı. Belediye savunmasında 2011’de yürürlüğe giren 644 sayılı KHK’yı gerekçe gösterdi. Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulları 2011’de  tabiat varlıkları ve kültür varlıkları olarak ikiye ayrılmış, kültür ve tabiat varlıklarının çakıştığı alanlarda yetki Tabiat Varlıkları Komisyonu’na veren bir düzenleme yapılmıştı.


Bakırköy Belediyesi ise TOKİ’nin belediyeye 17 Ocak 2013’te gönderdiği yazıyı gerekçe gösterdi. Yazıda 644 sayılı KHK uyarınca onay işlemlerinin tamamlandığı, tescilli parsellerdeki uygulamalar için Tabiat Varlıklarını Koruma Komisyonu kararı haricinde başka bir karara gerek duymaksızın iş ve işlemlerin tamamlanması istendi.

 

Bakırköy  Belediyesi’nin 160 parsele ilişkin yürütmeyi durdurma kararının kaldırılması talebine karşılık 9. İdare Mahkemesi, ruhsatın uygulanması halinde telafisi güç zararlar doğabileceği gerekçesiyle, bu parsele ilişkin yürütmeyi durdurma kararının devamına karar verdi.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı, 15.04.2014

TÜRKİYE DÜNYADA BİR İLKİ GERÇEKLEŞTİRECEK

 

 

Gaziantep'teki Zeugma Müzesi'nin yanı sıra yapımına devam edilen Şanlıurfa'daki Edessa Mozaik Müzesi ve Hatay'daki Antakya Mozaik Müzesinin açılmasıyla Türkiye yeni bir turizm çeşidini dünyaya kazandıracak.

 

Kültür ve Turizm Bakanlığı Müsteşarı Özgür Özarslan, dünyanın en iyi 6'ncı turizm destinasyonu haline gelen Türkiye'nin, kültür turizmiyle de yükselişe geçtiğini belirterek, "Türkiye'de, dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan 'mozaik müzeleri destinasyonu' oluşacak" dedi.

 

DOĞU VE GÜNEYDOĞU TURİZMİNE BÜYÜK İLGİ

Türkiye'deki barış iklimine işaret eden Özarslan, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da doğa ve kültür turizmi için büyük talep olduğunu, ürün taleplerinin de kültür turizmine yönelik gelişmeye başladığını söyledi. Özarslan, üçüncü havalimanı, hızlı tren hatları gibi kültürel altyapıyı geliştiren büyük projelerin de hayata geçirilmesiyle kıyı şeridindeki deniz-kum-güneş turizmine yönelik ilginin Anadolu'nun kültürel zenginliğine doğru genişleyeceğini ifade etti.

 

Müzecilikte çağdaş bir atılım yapan Kültür ve Turizm Bakanlığının son yıllarda yeni müzeler inşa ettiğini de hatırlatan Özarslan, Şanlıurfa ve Hatay'da yapımı devam eden iki büyük mozaik müzesinin de yakın zamanda açılacağını bildirdi.

 

DÜNYANIN HİÇ BİR ÜLKESİNDE YOK

Özarslan, "Gaziantep'teki Zeugma Mozaik Müzesini de ekleyince, üç mozaik müzesi komşu illerde hizmete girmiş olacak ve böylece dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmayan 'mozaik müzeleri destinasyonu' oluşacak. Dünyada böyle bir şey yok. Türkiye'nin sunduğu ürün çeşitliliği ve kalitesi hiçbir ülkeyle mukayese edilemeyecek şekilde geliştiriliyor" diye konuştu.

 

DÜNYANIN EN KIYMETLİ MOZAİĞİ

Mozaik eserler açısından dünyadaki en geniş sergileme alanına sahip Hatay'daki Antakya Mozaik Müzesi, toplam kapalı alanı ise 32 bin 754 metrekare olacak ve müzeyi aynı anda 800 kişi ziyaret edebilecek.

 

Şanlıurfa Haleplibahçe'de "Amazon kraliçelerinin av ve savaş sahneleri"nin tasvir edildiği mozaiklerin bulunduğu Haleplibahçe Mozaik Müzesi ile Edessa Arkeoloji Müzesi ve Arkeopark'ın yer alacağı 57 bin metrekare üzerinde toplam 36 bin metrekare kapalı alan, Türkiye'nin en büyük müze komplekslerinden olacak.

 

 

500 BİN MOZAİK BULUNUYOR

Mevcut yerinde sergilenecek yaklaşık bin metrekare mozaiğin yanı sıra müzede bin 500 metrekare civarında mozaik bulunuyor.

 

Buradaki Savaşçı Amazon Kraliçeleri mozaikleri ise mozaik tekniği, sanatı ve Fırat Nehri'nin orijinal taşlarından yapılması gibi özellikleriyle uzmanlarca dünyanın en kıymetli mozaiği olarak tanımlanıyor.

 

Müzede, yurt dışına kaçırıldıktan sonra bulunduğu ABD'deki Dallas Müzesi'nden geri getirilen, "ozanların babası" Orpheus'un, müziğiyle vahşi hayvanları uysallaştırdığını betimleyen mozaiğin de sergilenmesi bekleniyor.

Haber 7, 15.04.2014

TANK FABRİKASI ARAZİSİNDE SİLUETE "KÜÇÜK" RÖTUŞ

 

 

İstanbul siluetini 16:9 kuleleri gibi onarılmaz bir şekilde tahrip edeceği belirtilen Zeytinburnu’ndaki eski tank fabrikası arazisinin imar planlarında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı değişikliğe gitti.

 

Bakanlık askıya çıkardığı plan değişikliğinde araziye verilen 70 metre yüksekliği bu sefer deniz seviyesinden itibaren aldı. Kültür varlığı olarak tescilli askeri yapıların bulunduğu 111 dönümlük araziye 70 metre yüksekliğinde konut, ticaret ve turizm alanı öngören planlar arazinin satışından hemen önce Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından geçen kasım ayında onaylanmıştı. Mimarlar Odası ve Şehir Plancıları Odası, siluete verdiği zarar nedeniyle yıkım kararı çıkan 16:9 kulelerine benzer bir yapılaşma getirildiğine işaret ederek, tank fabrikası arazisi için hazırlanan planların hukuka ve kamu yararına aykırı olduğu gerekçesiyle dava açmıştı.

‘YÜKSEKLİK 2-3 METRE OYNAR’

Meslek odalarının açtığı davanın hemen ardından Bakanlık, yeni bir plan hazırlayarak inşaat yüksekliğini aşağıya çeken bir düzenleme yaptı. Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi Başkanı Tayfun Kahraman, “Yapılan değişiklikle, mevcut yükseklik arazinin bastığı kottan değil, deniz seviyesinden verilmiş. Bu bir yükseklik düşüşü anlamına gelse de, 2-3 metrelik bir farka denk düşüyor. İnşaat metrekarelerinde ya da yapılacak olan inşaat büyüklüğünde bir değişim yok” dedi.


Meslek odalarının dava açmasının hemen ertesinde yapılan değişikliği eleştiren Kahraman, “Hukuk sürecimiz devam ediyor. Ancak tekrar dava açmamız gerekecek. Bizler dava açtıktan sonra böyle bir düzenleme yapılması bir yanıyla hukukun atlatılması anlamına geliyor. Likör Fabrikası arazisinde, Maslak 1453’te de benzer süreçler yaşandı. Hukuk açısından kabul edilebilir değil”dedi.

 

***

 

NE OLMUŞTU?

Ataköy Turizm Merkezi Uygulama İmar Planı’nda ‘askeri alan’ ve ‘tercihli kullanım alanı’ olarak planlanan arazi 2008 yılında Milli Savunma Bakanlığı ile TOKİ arasında yapılan protokolle TOKİ’ye geçmişti. TOKİ iştiraki Emlak Konut GYO’nun araziyi satmasının ardından arsa, askeri alandan çıkarılarak yapılaşmaya açılmış, araziye dava açılan planlara göre 226 bin metrekare inşaat izni verilmişti.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı, 15.04.2014

OSMANLI KARŞITI KALE İNTERNETTE SATILIK!

 

 

Kamu borcunu azaltma ve ek gelir sağlamanın yollarını arayan İtalya, Osmanlı istilasına karşı yapılan bir kaleyi de internetten satışa çıkardı.

İtalya kamu borcunu azaltma ve ek gelir elde etmek için Osmanlı istilalarına karşı yapılan bir kalenin de aralarında bulunduğu çok sayıda kamu mülkünü internette açık artırmayla satışa çıkardı. İtalyan hükümeti bu yolla milyonlarca Euro gelir elde etmeyi hedefliyor.

Satışa çıkarılan kamu mülkleri arasında Gradisca d’Isonzo’da 15. yüzyılda Osmanlılara karşı yaptırılan bir kale, Venedik lagünündeki Poveglia Adası ve 17. yüzyıldan kalma bir manastır da bulunuyor.

İtalyan hükümeti yaklaşık 150 “irili ufaklı” gayrimenkulü bu yolla satışa sunmayı hedefliyor.

Eylül ayında da, aralarında kaleler, deniz fenerleri ve köylerin da bulunduğu 208 yeni mülkün daha satışa çıkarılması bekleniyor.

Demanio ajansının direktörü Paolo Maranca, “Bu satış projesiyle sadece gelir elde etmeyi değil aynı zamanda bu bölgeleri kalkındırmayı da amaçlıyoruz” dedi.

Satışın, dünyanın her yerinden alıcılara açık olduğu ifade edildi. Ajans, 2001’den bu yana devlete ait mülklerin satışından 1.8 milyar Euro gelir elde etti.

Vatan, 15.04.2014

DÜNYA SANAT GÜNÜ'NDE TÜRKİYE'DE SANATIN HALİ

 

Uluslararası Sanat Derneği, 2011 yılında Leonardo da Vinci’nin doğum günü olan 15 Nisan’ı Dünya Sanat Günü olarak kabul etti. Türkiye’de ise sanat sansürlenmeye devam ediyor, kültür-sanat merkezleri yok edilmeye çalışılıyor ve saldırının dozu giderek artıyor.

 

Dünya Sanat Günü, her yıl Nisan ayının 15. günü kutlanan, sanat etkinlikleri düzenlenip cadde ve sokakların sanat eserleri ile süslenildiği bir gün olarak kabul ediliyor. Türkiye içinse bu evrensel tanım fazlasıyla trajikomik kalıyor. Çünkü sadece son bir yılda bile tiyatrolar ve sinemalar kapatıldı, kitaplar, filmler sansürlendi, Gezi sonrası artan kültür-sanat dinamiğinden rahatsız olan iktidar sanatçıları fişlemeye başladı, fişlenen sanatçıların ödenekleri kesildi, her geçen gün mesleğinden uzaklaştırılmaya çalışılan sanatçıların sayısı ise giderek artıyor, kimisi ise kendisini hakim karşısında buluyor.

 

Bu günlerde iktidar bir türlü tam olarak ele geçirememiş olduğu sanatçılar için yeni bir formül buldu. TÜSAK yasa tasarısıyla iktidarın attığı ve atacağı her adım meşrulaştırılmaya çalışıldı, kültür-sanat kurumlarının ve sanatçıların dik duruşuna rağmen tasarı henüz geri çekilmiş değil. İktidar Devlet Tiyatroları ve Opera-Balesine yönelttiği saldırıyı farklı kanallar üzerinden ülkenin tarihi bütün değerlerine karşı yöneltiyor. Hatta öyle ki, bir inşaat kooperatifi hukuksuz ve keyfi olarak DT’ye ait İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi arazisini yıkım ekibiyle talan edebiliyor. AKM ve Resim Heykel Müzesi de yine ilk akla gelen saldırı altındaki gündemlerimizden. Fakat bütün bu saldırılara rağmen sanatçılar, kurumlar, sendikalar ve sanatseverler direnmeye devam ediyor.

Dünya Sanat Günümüz kutlu olsun.

 

Atatürk Kültür Merkezi
1969’da açılan Atatürk Kültür Merkezi kentin kültürel dokusunun önemli bir parçası. 1970’te büyük bir yangın atlatan mekan, tiyatronun, balenin, operanın kentteki kalbi oldu. 2005’te Kültür Bakanı Atilla Koç, binanın, ekonomik ömrünü doldurduğu gerekçesiyle yıkılması gerektiğini söyledi. 2008’de tadilat adı altında talana yönelen AKP, sanatçıların ve aydınların yükselen tepkisiyle karşılaştı. Haziran Direnişi’nin ardından AKP tarafından fiilen polis karakolu haline getirilen AKM, çürümeye devam ediyor.

 

27 Mart Dünya Tiyatro Günü TÜSAK eylemleri
Sanatçılar, bu yıl Dünya Tiyatro Günü kutlamadılar, Kültür-Sanat Sen’in başlatmış olduğu kampanya çağrısıyla bu günü TÜSAK Yasa Tasarısına karşı, ‘Sanat kurumları kapatılıyor, farkında mısınız?’ diyerek her ilde bir mücadele gününe dönüştürdüler.

 

Emek Sineması
Cumhuriyet döneminin en eski sineması olan Cercle d’Orient Han’daki Emek Sineması, eski adıyla Melek Sineması 1924 yılında kuruldu. 2009’dan beri kapalı olan sinema, 2013 yılında açılan onca davaya rağmen yıkıldı, fakat Emek Sineması mücadelesi yıkımdan sonra da devam ediyor, Emek Bizim İstanbul Bizim Platformu şu anda da inşaat sırasında hanın dokusunda oluşan sorunlar nedeniyle tekrar suç duyurusunda bulundu.

 

İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi
Devlet Tiyatroları’nın (DT) 50 yılı aşkın süredir kullandığı Macunköy’deki İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nin arazisinde 60 yıllık ağaçlar, İvme Yapı adlı inşaat firması tarafından hukuksuzca kesildi. Bunun üzerine sanatçılar ve sanatseverler sahneleri için nöbet tutmaya başlamışlardı. Arazi tam beş kez aynı kişiler tarafından saldırıya uğradı, geçtiğimiz günlerde yaşanan en son saldırıda ise silahlı ve sopalı bir ekip sabaha doğru nöbetçilerin bütün uğraşlarına rağmen kalan ağaçları söktüler, tiyatro binasının bir kısmını da yıktılar.

 

İstanbul MSGSÜ Resim-Heykel Müzesi
1970’lere kadar Türkiye’deki tek sanat müzesi olan, Türkiye’nin en önemli resim koleksiyonunu bünyesinde barındıran müze, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi’ne bağlı. Müze, tadilat bahanesiyle İstanbul Modern’in de bulunduğu bölge olan Tophane’deki Antrepo No.5’e taşındı ve henüz işlemiyor. Müzenin Beşiktaş’taki eski yeri ise Milli Saraylar Müzesi’ne dönüştürüldü ve bu esnada koleksiyonlar da yer değiştirmeye başladı, kimi sanat eserlerinin son durumu ise belirsizlik taşıyor.

 

TÜSAK yasa tasarısı protestoları
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Avrupa’yı örnek göstererek devlete ait olan bütün kültür-sanat kurumlarını özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya, sendikasızlaştırmaya çalıştığı, kültür-sanat alanında piyasalaşmanın önünü açacak olan, Devlet Tiyatroları ve Devlet Opera Balesi’nin kapanmasına dair maddeler içeren ve kültür-sanat üretimlerinin üzerine resmi sansür perdesi indirecek olan TÜSAK Yasa Tasarısı için yapılan çalıştayı sanatçılar ve kurumlar toplu halde terk etti. Sanatçıları kapının önünde davetli olmayan kurumlar ve sanatseverler bekliyordu. TÜSAK’a karşı eylemler ve çalışmalar sürüyor.

Haber Sol, 15.04.2014

525 YILLIK KÖPRÜ RESTORE EDİLİYOR

 

 

Adını Fatih Sultan Mehmet ve Sultan II. Beyazıt’tan ırmak üstüne köprü yapılmasını isteyerek büyük emeği geçen ve o dönemde yaşamış olan Anadolu'nun tanınmış velilerinden Koyun Baba lakaplı Seyit Ali'den alan ve asıl adı Osmancık İkinci Beyazıt Köprüsü olan Osmancık Koyunbaba Köprüsü'nün restorasyon çalışmaları başlatıldı.

 

Koyunbaba Köprüsü restorasyonu yaklaşık 6 milyon TL’lik ihale karşılığında restore ediliyor. Karayolları Genel Müdürlüğü Sanat Yapıları Dairesi Başkanlığı Tarihi Köprüler Şube Müdürlüğü nezdinde yürütülecek restorasyon 2014 yılında ek ödenek temin edilmesi bekleniyor.

 

Konu ile ilgili bir açıklama yapan AKP Çorum Milletvekili Dr. Cahit  Bağcı, “Osmanlı arşiv kayıtlarında II. Beyazıt köprüsü olarak yer alan köprünün Anadolu’da Osmanlı İmparatorluğu tarafından inşa edilen en uzun köprü olma özelliğinin yanı sıra Osmanlı yol ağında önem arz eden bir özelliği de söz konusudur. Osmanlı, Osmancık’ın önemli bir geçiş noktası olması nedeniyle Kızılırmak üzerine bir köprü inşa etme ihtiyacı duymuştur. Köprünün yapımında manevi destek sağlayan Hz. Koyunbaba’nın adı da bölge halkı tarafından köprüye isim olarak verilmiştir. Yaklaşık 30 yıl köprüde hatalı bir restorasyon işlemi yapılmış. Taşların üzeri beton ile sıvanmış. Yapacağımız restorasyon ile köprü aslına uygun olarak restore edilecek ve turizme kazandırılacak. Ayrıca köprünün toprakla dolmuş olan ayakları da Devlet Su İşleri tarafından açılacak ve su sirkülasyonu sağlanacak” dedi.

 

Köprü bir ana göz ve sağ ve sol kısımlarda yer alan 8+ 8 olmak üzere toplam 17 gözlü olup 7,5 metre genişliğinde ve 250 metre uzunluğundadır.  

TOKİ Haber, 15.04.2014

2200 YILLIK BERBERKAYA MEZAR ANITININ DURUMU İÇLER ACISI

 

 

Bursa’nın İznik İlçesi'nde yer alan ve Bithynia Kralı II. Prusias ait olduğu düşünülen 2 bin 200 yıllık Berberkaya Mezar Anıtı’na, definecilerin dinamitle verdiği zarar görenleri üzüyor.

 

Yüzyıllarca sapasağlam ayakta kalan Bursa tarihinin önemli kanıtlarından lahit, 1953 yılında define meraklıları tarafından paramparça edildi. 17 ayrı parçaya ayrılarak dağın yamaçlarına dağılmış bir şekilde duran Berberkaya Mezar Anıtı, günümüzde de yoğun tahribata maruz kalıyor. İçinde ateş yakılan ve duvarlarına yazı yazılan Bursa’nın ve Anadolu’nun önemli tarihi belleği lahit, ilçenin Hellenistik döneme ait tek yapı parçası olma özelliğini de taşıyor.

 

Devlet yetkililerinin acilen önlem almasını isteyen yöre halkı, çok değerli bir tarihi miras olan Berberkaya Mezar Anıtı’nın restore edilerek eski haline getirilmesini veya en azından mevcut haliyle koruma altına alınmasını arzu ediyor.

 

“Berberkaya Mezar Anıtı”
İznik’te Hellenistik çağa ait tek eserdir. Tek parça taştan yapılan eser üçgen alınlıklı, kırma çatılıdır. Üzerinde sade işçilikli dekoratif bezemeler, silmeler ve kabartma kalkan göbeği gibi motifler vardır. Yöre halkının “Berber Kaya” olarak adlandırdığı devasa boyuttaki bu anıt mezarın Bithynia Kralı II. Prusias (MÖ 185-149) için yapıldığı söylenir.










arkeolojihaber.net, Fotoğraflar: Ayhan Uyan, 15.04.2014

GÖZÜ DÖNMÜŞ DEFİNE AVCILARI, ROMA DÖNEMİ'NDEN KALAN TARİHİ KÖPRÜYÜ DELİK DEŞİK ETTİ

 

 

Denizli'nin Çal İlçesi'ne bağlı Dayılar Köyü'ne 2 kilometre uzaklıktaki Büyük Menderes Nehri üzerinde bulunan Roma dönemine ait tarihi Asar Köprüsü, defineciler tarafından tahrip edildi.

 

Roma döneminde yapılan Apamea, Eumenia, Peltea, Lounda, Mossyna, Hierapolis ve Laodikya ticaret yolları üzerindeki geçişi sağlayan köprülerden birisi olarak kullanılan 55 metre uzunluğunda, 3 metre 40 santimetre genişliğindeki kemerli antik köprüde altın ve tarihi eser arayan defineciler, tarihi köprüye zarar veriyor. Dayılar Köyü sakinlerinden İbrahim Varol, "Köprü hakkında asılsız bir rivayet var. Yörede, bu köprü için 'Bunu yaptıran Amine Hatun, bir başına koymuş bir teneke altın' sözü yaygın. Bazı insanlar bu söze inanıyor ve sürekli köprünün altında, duvarlarında kazı yaparak define arıyor.

 

 

Tarihe yazık oluyor. Yakın zamana kadar motorli taşıtların rahatlıkla geçtiği köprüyü kaza kaza kullanılamaz hale getirdiler. Tarihimize sahip çıkamıyoruz. Tarihi Asar Köprüsü'ne yazık oluyor" dedi. Öte yandan 1700-1900'lü yıllar arasında tarihi köprünün birkaç kez restore edilip sağlamlaştırıldığı kaydedildi. Cumhuriyet döneminde de yaygın olarak kullanılan köprüye, son yıllarda yapılan kaçak kazılar nedeniyle zarar verildiği vurgulandı.

Hürriyet, Haber: Ferah Işık, 15.04.2014

İZİNSİZ KAZIDA 2 METRELİK MERMER HEYKEL BULUNDU

 

 

Simav İlçesi'nde, “Yunan mitolojisinde geçen tanrıça Demeter figürü” olduğu tahmin edilen, 610 kilogram ağırlık ve 2 metre 8 santimetre boya sahip mermer heykel ele geçirildi. Heykelin bulunduğu bölgede kaçak kazı yaptığı öne sürülen 2 kişi, jandarma tarafından gözaltına alındı.

 

AA muhabirinin aldığı bilgiye göre, Simav Jandarma Komutanlığı ekipleri, ilçe merkezine 25 kilometre uzaklığındaki Karakoca Köyü yakınında Örenli mevkisinde tarihi eser aramak amacıyla izinsiz kazı yapılacağı bilgisine ulaştı.

 

Söz konusu alanı kazan Ramazan Ç. (26) ve İsmail G’yi (62) gözaltına alan ekipler, topraktan, başı bulunmayan bir heykel çıkardı. Ekipler, heykelin baş kısmını da ilçe merkezindeki Hisarardı Mahallesi’nde bir evde buldu.

 

Yanında adak taşı parçası da ele geçirilen heykelin, Yunan mitolojisinde, ‘ ‘Zeus’un eşlerinden biri, tarım, bereket, mevsimler ve anne sevgisinin tanrıçası” olarak kabul edilen Demeter’e ait figür olduğu sanılıyor.

 

İlk incelemeye göre, eşine ender rastlandığı belirtilen, 610 kilogram ağırlığında, 2 metre 8 santimetre uzunluğundaki heykel, incelenmek üzere Kütahya Müze Müdürlüğü'ne gönderildi.

 

Zanlılar, jandarmadaki ifadelerinin ardından adliyeye sevk edildi.

haberler.com, 15.04.2014

BANKSY'NİN DÖNÜŞÜ

 

Dünyanın en önemli sokak sanatçılarından Banksy‘nin resmi web sitesinin yeni bir çalışmayla güncellenmesiyle ‘efsane‘nin dönüşü teyit edildi.

 

İngiltere’deki Cheltenham şehrindeki ‘telekulak‘ çalışmasının Banksy’ye ait olduğu iddia edilmesinin ardından, ünlü sanatçı dün sitesine yeni bir çalışmanın iki görselini koydu. Herhangi bir açıklama yapılmadan konulan görselin ismi ‘Mobil sevgililer’. Sokak sanatı siteleri, bu çalışmayla diğerinin birbiriyle bağlantılı olabileceğini ve Banksy’nin mobil dünyayla ilgili yeni bir seri başlatabileceğini yazdı.

Milliyet, 15.04.2014

33 MİLYON DOLARLIK YUMURTA

 

Çarlık Rusyası’nın son hanedanı Romanov ailesine ait 8 kayıp Faberge yumurtasından biri, Londra antika müzayede evi Wartski tarafından 4 gün için sergileniyor.

 

Rusya kraliyet mücevhercisi Carl Faberge tarafından Romanov ailesi için yaratılan, mücevherli som altın bir stand üzerinde Vacheron Constantin bir saatin bulunduğu 50 Paskalya yumurtası çarlık rejimi devrildiğinde Bolşevikler tarafından ele geçirilmiş, bir kısmı satılmıştı.

 

Yumurtaların 8 adedinin ise yok olduğu düşünülüyordu. Yumurtalardan biri ABD’de yaşayan  birinin hurdacı tarafından 14 bin dolara alındığı, gerçek değerinin ise 33 milyon dolar olduğu belirtiliyor.   

Milliyet, 15.04.2014

VAN'DA SAKLI BİR MANASTIR

 

 

Van’ın Çatak İlçesi kırsalında 700'lü yıllarda inşa edilen 22 odalı Hogeacvank Manastırı, Anadolu Ajansı ekibi tarafından 4 saat süren zorlu yolculuğun ardından görüntülendi.


Van'a 130 kilometre uzaklıktaki Çatak İlçesi'ne bağlı Bilgi Köyü’nden 4 saat süren yürüyüşün ardından ulaşılan ve halk arasında ‘Der Meryem Kilisesi’ olarak bilinen Hogeacvank Manastırı, şimdilerde Van'ın en önemli turizm merkezleri arasındaki yerini bulmaya çalışıyor. Yüzüncü Yıl Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sanat Tarihi Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Yalçın Karaca, içinde Vierge Marie (Kutsal Bakire Meryem) Kilisesi, şapel, kilise evi ve 22 oda bulunan manastırın kuruluş tarihiyle ilgili net bir bilgiye sahip olmadıklarını söyledi. Karaca, Ermeniler arasında, Hz. İsa'nın havarilerinden Bartholomeus'un, havari Andrea'dan aldığı Vierge Marie resmiyle manastırda şapel inşa ettirdiği, bu ikonu korumak amacıyla da rahibeler topluluğu oluşturduğuna inanıldığını belirterek şöyle konuştu:


"9. Yüzyıl’da bölgede kurulan Vaspurakan Krallığı'nın resmi tarihçisi olan Thomas Ardzruni bu manastırın bir başrahibinden söz eder. Bu verilere dayanarak Hogeacvank Manastırı'nın kuruluşunu 9. Yüzyıl öncesine tarihlemek mümkün. Bu açıdan baktığımız zaman Akdamar Kilisesi 915-921 tarihlidir ve bu manastırın Akdamar Kilisesi'nden önce yapıldığını söylememiz mümkündür. Ancak göz önünde bir yere inşa edilmemiştir. Bu nedenle de gerek Ermeni halkı gerekse yöre insanı tarafından pek bilinmemektedir."


Manastırın, Havari Bartholomeus tarafından getirilen Vierge Marie resminin 19. Yüzyıl’a kadar burada muhafaza edildiğine inanılmasından dolayı uzun yıllar faal olarak kullanıldığını anlatan Karaca, manastırdaki ikonu görmek için birçok dünya ülkesinden çok sayıda kişinin manastırı ziyaret ettiğini dile getirdi. Çocuğu olmayan yöre halkının manastıra giderek adakta bulunduğu da belirtildi.

Radikal, 15.04.2014

HİSART CANLI TARİH VE DİAROMA MÜZESİ GÜN SAYIYOR

 

 

Dünyanın ilk ve tek canlı tarih ve diorama müzesi Hisart, Kültür ve Turizm Bakanlığı’ndan aldığı onay ve izinle İstanbul’da açılmak için gün sayıyor.

 

Çuhadaroğlu Holding’in İstanbul Çağlayan’daki Hürriyet Mahallesi’nde bulunan binasının restore edilmesiyle kurulan Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde; askeri materyaller ya da kıyafetler gibi orijinal binlerce objenin yanı sıra işadamı Nejat Çuhadaroğlu’nun kendisinin yaptığı yüzlerce diorama (üç boyutlu maket) ile tarih canlandırılıyor.

 

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, tarihi “sıkıcı” kılıfından sıyırarak, sıra dışı anlatımıyla merak ve keyif uyandırmayı, tarihe olan ilgiyi artırmayı amaçlıyor. Kendi tarzında “ilk” ve “tek” olma özelliği ile dikkat çeken Hisart, konusunda dünyanın en iyisi olarak, kültür mirasına katkı sağlayan bir müze haline gelmeyi hedefliyor.



 

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi 1.500 metrekarelik, 6 kata yayılan bir sergi alanından oluşuyor. Müzede, Roma İmparatorluğu, Anadolu Selçuklu Devleti, Osmanlı İmparatorluğu, Kurtuluş Savaşı, I. ve II. Dünya Savaşları, Körfez Savaşı gibi dünya tarihinin oluşumuna etki eden pek çok medeniyet ve olaya ait askeri ve etnografik eserler yer alıyor.

 

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nde sergilenen eserler, savaşlarda kullanılan askeri malzemelerin teknolojik gelişimlerini gösterdiği gibi, savaşlarla birlikte yaşanan sosyolojik, ekonomik ve kültürel etkileşimler ile savaşın görmek istemeyeceğimiz acı yüzüne de ışık tutuyor.

 

Tarihi içinden görün!

Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, Roma İmparatorluğu döneminden 1990-1991 Körfez Savaşı’na kadar olan geniş kapsamlı bir süreci destansı bir anlatımla sergiliyor. 25 milyon dolar gibi ciddi bir bütçe ile kurulan müzede sergilenen askeri materyallerin hepsi orijinal eserlerden oluşuyor. Müzede yüzlerce diorama ve giydirilmiş manken bulunuyor. “Dünyanın en kapsamlı diorama koleksiyonuna sahip müzesi” özelliğini taşıyan Hisart’ta yer alan dioramalar ve mankenlerin yüzlerindeki ifade detayları Nejat Çuhadaroğlu tarafından yapıldı.

 

Müzede yer alan dioramaların konuları, tarihi kişi ya da olaylarla da sınırlı değil. Fantastik dünyanın en sevilen kahramanlarının yanı sıra Vikingler, Kızılderililer, Indiana Jones ve korsanlar gibi pek çok ilgi çekecek diorama da müzede sergileniyor.



 

Hisart koleksiyonu

Birçok özel aksesuar ve silahın yanı sıra örneğine az rastlanır eserler de müzede yer alıyor. Bunlar arasında; özellikle 18’inci yüzyıl başına ait tek örnek olan Zülfikar ağızlı Türk palası, üzerinde Anadolu Selçuklu Devleti damgası bulunan kılıç, Yıldırım Bayezid tuğralı kılıç, çelik üzerine altın sıvama yapılmış miğferler, cellat palası ve Osmanlı ordusunun çeşitli dönemlerine ait askeri materyaller ön plana çıkıyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk’ün üç ayrı savaşta giydiği kıyafetler, gerçeğine sadık kalınarak birebir yapılmış ve Atatürk modelleri üzerinde sergileniyor. Ayrıca İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin lider isimlerinden Enver Paşa’ya ait, kendisinin torunlarından temin edilmiş gerçek üniformalar da müzede bulunuyor.

 

Osmanlı sultanlarının ayet, hadis ve sembollere süslü her biri üç-dört yılda dokunan “Tılsım Gömleği” örneği, Osmanlı ordusunun “Deli Akıncılar”ı, Hanedan-ı Ali Osman Nişanı, çeşitli dönemlere ait Osmanlı sancakları, sarı lacivert renklerin yer aldığı en eski “Fenerbahçe Bayrağı” da yine müzede yer alan eserler arasında.



 

Bir iş adamının sıra dışı hikayesi

Ziyaretçilerini tarihin içinde masalsı ve görsel bir yolculuğa sürükleyecek olan Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi, Nejat Çuhadaroğlu’nun emeğini, sabrını ve vizyonunu yansıtıyor. Her bir eserde alın teri bulunan Nejat Çuhadaroğlu, 30 senelik maket deneyimini, 25 senelik diorama yeteneğini, 18 senelik koleksiyoner kimliğini ve birikimini Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi ile tarih ve sanatseverlerle paylaşıyor.

 

Ressam bir anne ve yüksek mimar bir babanın oğlu olarak küçük yaşlarda başlayan resim, heykel ve maket yapma tutkusu yıllar içinde profesyonel bir uğraşa dönüşen Nejat Çuhadaroğlu, ilerleyen dönemlerde yetenek ve bilgisini geliştirerek, tarihi olay ve savaşlarla ilgili dioramalar yapmaya başlıyor.

 

Dioramaların yanı sıra tarihi obje ve kıyafetlerin restorasyonu ve reprodüksiyonu konusunda da çalışan Çuhadaroğlu’nun, tamamen kendi atölyesinde ürettiği maketleri ve topladığı antika eserleri bir müze oluşturacak sayıya ulaşınca Hisart Canlı Tarih ve Diorama Müzesi’nin de temelleri atılıyor.

 

Tarih ve sanat tutkusu ile sıra dışı bir iş adamı profili çizen Nejat Çuhadaroğlu’nun en önemli hedefi ise, tamamen kendi imkanları ile oluşturduğu görkemli koleksiyonun sergilendiği müzeyi dünyaya tanıtıp, bir dünya markası haline getirmek ve sonrasında hak ettiği değere yakışır bir mekana taşımak.

 

Diorama Nedir?

Diorama, gerçek veya kurgu bir olayın, anın veya hikayenin üç boyutlu olarak modellenmesidir. Sergi amacıyla yapılmış üç boyutlu büyük tablo olarak da tanımlanabilir. Diorama sözcüğünün kökeni Fransızcadır ve 1823 yılında bu dilde kullanılmaya başlamıştır. Fransızcaya Yunanca’dan girmiş olan ve “içinden” anlamına gelen dia sözcüğü ile “görünen” anlamına gelen orama (panoramadaki gibi) sözcüğünün birleşmesiyle oluşmuş dioramanın eş anlamlı sözcükleri “cyclorama” ve “panorama”dır.

 

Genellikle müzeler veya sergiler için yapılan dioramalar gerçek boyutlarında olabileceği gibi belli ölçeklerde küçültülerek de yapılabilirler. Bir olayın veya anın canlandırılması söz konusu olduğu için dioramalarda birden fazla obje belli bir kompozisyon oluşturacak şekilde yer alır.

Turizm Habercisi, 15.04.2014

YAZININ BİNLERCE YILLIK TARİHİ

 


Assur kralı Sanherib döneminden yazılı tuğra

 

Rezan Has Müzesi’nin yeni sergisi, resim olarak ortaya çıkışından bugün kullanılan farklı şekillerine kadar yazıya ilişken önemli bir kaynak niteliğinde. ‘Kayıp Dillerin Fısıldadıkları’ adlı sergi, 24 Nisan – 1 Temmuz 2014 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

 

Yazının keşfi MÖ. 6 bin yılının ortalarında, Anadolu halklarından biri olan Sümerler döneminde gerçekleşti. Yazıyla birlikte insanlık tarihinin de başladığı kabul ediliyor.

 

İnsanlığın ve medeniyetin izini sürmeyi mümkün kılan yazı, zaman içerisinde çok fazla değişime ve dönüşüme uğradı. Kurallar, kanunlar, günlük yaşam ve ticari ilişkilere dair pek çok bilginin yer aldığı eski yazıtlar, geçmiş ve bugünü birbirine bağlayan en önemli belgeler. Rezan Has Müzesi’ndeki sergiyle birlikte yazıyı farklı örnekleri ile birlikte görmek, hem karşılaştırma yapma olanağı sağlayacak hem de yazının gelişimiyle birlikte toplumların gelişimine dair bir fikir verecek.

 

Kayıp Dillerin Fısıldadıkları sergisinde, piktogramdan çivi yazısına; Hititçe’den Frigçe’ye; Urartuca’dan Likçe ve Karca’ya; Antik Yunanca’dan Latince’ye değin çözülen, çözülemeyen, bilinmeyen ve kaybolan pek çok dilin örnekleri yer alıyor.

 


Bizans dönemine ait üzeri yazıtlı bir bakraç

 

Yazı paneli

Sergiyle birlikte Kadir Has Üniversitesi Rezan Has Müzesi’nde bir de panel düzenlenecek. Eski ve yeni yazının tarihini, uzmanlar bir araya gelerek tartışacak. 24 Nisan 2014 Perşembe günü saat 15:30’da gerçekleştirilecek panelde Prof.Dr. Recai Tekoğlu, Doç.Dr. Hamdi Şahin ve Doç.Dr. Hüseyin Sami Öztürk kendi yazı deneyimlerini izleyicilerle paylaşacaklar.

Aljazeera Türk, 14.04.2014

ARABAN'DAKİ TARİHİ ANIT MEZARLARDAKİ RESTORASYON ÇALIŞMALARI SÜRÜYOR

 

 

Araban Belediyesi’nin hazırlamış olduğu proje ile ilçedeki tarihi anıt mezarlardaki restorasyon çalışmalarının devam ettiği bildirildi. 

 

Araban İlçesi'nde Hasanoğlu ile Hisar Mahallelerindeki bölgenin önemli tarihi eserlerinden olan ve uzun yıllardan beri dış tahriplere dayanamayarak çökme tehlikesi ile karşı karşıya kalan tarihi Anıt Mezarlarda Şubat 2014′de başlatılan restorasyon çalışmaları Gaziantep Valiliği Kültür Varlıkları Fonu’ndan ayrılan 860 bin TL ödenekle sürdürülüyor.

 

Çalışmalar hakkında bilgi veren AKP Gaziantep Milletvekili Mehmet Erdoğan, “Restorasyon çalışmaları aralıksız devam ediyor. En kısa zamanda tamamlanacak olan restorasyon çalışmalarının ardından her iki tarihi anıt mezar yok olma tehlikesinden kurtarılarak tarih turizmine kazandırılacak” dedi.

haberler.com, 14.04.2014

PERGE'NİN 2 BİN YILLIK ANTİK KADINI

 

 

Antik dönemde mermer heykelciliğiyle ünlü Antalya Perge'deki kazılarda 2 bin yıllık bir kadın heykeli bulundu. Eserin, MS 117-138 döneminden öncesine ait olduğu tahmin ediliyor.

 

Kazı çalışmaları 1946 yılından bu yana süren Antalya Perge'deki buluntular, şaşırtmaya devam ediyor. Antalya Müzesi Müdürlüğü Başkanlığı'ndaki bilimsel ekiplere yürütülen kazılarda yaklaşık 2 bin yıllık bir kadın heykeli bulundu.

 

Anadolu'nun en düzenli Roma dönemi kentlerinden biri olan ve antik dönemde mermer heykelciliğiyle ünlü olan Perge’den çıkan kadın başı heykelinin Hadrian (MS 117-138) döneminden de önceye ait olduğu tahmin ediliyor. Antik kentte 2013 yılında gerçekleştirilen kazı çalışmalarında kentin nympahion kısmı ile batı sütunlu caddede 8 adet mermerden erkek, kadın ve tanrı/tanrıça heykelleri ile frizler açığa çıkarılmıştı.

Akşam, Haber: Volkan Yanardağ, 14.04.2014

ÜÇ ASIRLIK 'ŞAM ODASI'NDA SON SÖZÜ MAHKEME SÖYLEDİ

 

 

Dört yıla yakın bir süreden beri savaşın yaşandığı Suriye’nin başkenti Şam, Antalya’da görülen bir davada da gündemdeydi. Tarihi eser davasında konu, Osmanlı döneminde ‘Şam Odası’nı oluşturan parçalardı. 3 milyar dolarlık miras ile davalara konu olan Tatlıcı Ailesi ile Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın karşı karşıya geldiği davada, mahkeme ‘Eserler etnografik değerde Taşınmaz Kültür Varlığı’ dedi ve müzeye taşınmasını uygun buldu.

 

3 milyar dolarlık serveti ile Türkiye’nin en zenginleri listesindeyken 4 yıl önce vefat eden Salih Tatlıcı’nın geride bıraktığı yüklü servet aile bireyleri arasında çok sayıda dava açılmasına da yol açmış durumda.
 
SARAY UZMANLARI: ‘MÜZEYE TAŞINSIN’

Antalya Belek'teki Tatlıcı’lara ait ‘Tatbeach Golf Otel'inde bir dizi tarihi eserin olduğu ihbarı sonrası Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu harekete geçti. İhbara konu eserler üzerinde ilk incelemeyi Topkapı Sarayı uzmanları yaptı. 14 Kasım 2011 tarihli uzman raporunda eserlerin müzeye taşınması gerektiği kaydedildi. Hazırlanan rapor sonrası ilgili kurumlar arasındaki yazışmalar 10 ay kadar sürdü. En son Antalya Müze Müdürlüğü, Antalya Valiliği’ne bir yazı yazarak eserlerin otelden alınmasını istedi. Valiliğe bağlı İl Kültür ve Turizm Müdürlüğü’nün olumlu yöndeki kararı ise itiraza konu oldu.

 

‘ESERLER BİZİM’ 
Salih Tatlıcı’nın ikinci eşi Nurten Tatlıcı’nın avukatları, söz konusu eserlerin turistlere sergilendiğini, mülkiyetinin ise müvekkillerine ait olduğu kaydedilerek idarenin verdiği kararın iptali istendi.
 
Antalya 1. İdare Mahkemesi’nde Nurten Tatlıcı’nın açtığı davada, davalı olarak Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Antalya Valiliği yer aldı. Mahkemeye savunma sunan bakanlık yapılan işlemde mevzuata aykırılığın olmadığı davanın reddi yönünde karar verilmesini istedi. Valilik ise söz konusu eserlerin, ilgili kanun gereği, müzeye teslim edilmesinin gerektiği kaydedildi.
 
‘ŞAM ODASI’ OTEL LOBİSİNDE 
Mahkeme, 30 Nisan 2013 günü verdiği ara kararda dosyanın bilirkişiye verilmesini eserler üzerinde inceleme yapılması kararı verdi. Bilirkişi olarak Arkeolog Prof.Dr. Taner Korkut ile Prof.Dr. Gül Işın ve Sanat Tarihçisi Hacer Şahan heyette yer aldı. Heyet eserler üzerinde yerinde keşif yaptı. Eserlerin önemli bir bölümünün otel lobisinde, bir bölümünün ise bahçede bulunan depoda oldukları görüldü.

 

 

‘BU 3OO YILLIK BİR ŞAM ODASI’

Yapılan incelemeler sonrası hazırlanan raporda özetle şu sonuçlara varıldı: Eserler 18-19 yüzyıl Şam Odası özellikleri taşıyor ve bir evin baş odası. Şam’da Osmanlı dönemine ait bu oda ile aynı özellikleri taşıyan odalar vardı. Baş oda olarak tanımlanan odanın bir benzeri de Kahire’de yer alıyordu. Ancak, montaj sırasında odanın orijinaline sadık kalınmamış. Montaj sırasında bazı parçalar çıkarıldı, depoya konuldu. Yerlerine ise uyumlu parçalar konuldu. Bu eserler etnografik değerde Taşınmaz Kültür Varlığı; ve müzeye kaldırılmaları gerekir. Depoya kaldırılan parçalar ise uygun ortamda korunmuyor.”
 
‘TAŞIMA KARARI DOĞRU’ 
Hazırlanan bilirkişi raporu taraflara tebliğ edildi. Davacı taraf avukatları rapora itiraz etti. Mahkeme itirazları yerinde görmedi ve raporun hükme esas alınabilir nitelikte olduğunu kaydetti. Mahkeme geçtiğimiz 30 Ocak günü verdiği kararında, müzeye taşınan eserler ile ilgili bir hukuka aykırılık olmadığını hükmetti. Davacı taraf kararı Danıştay’a götürdü.

Hürriyet, Haber: Dinçer Gökçe, 14.04.2014

ŞALE KÖŞKÜ'NÜN GÖZ KAMAŞTIRAN İHTİŞAMI

 

 

19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en ilgi çekici yapılarından birisi olan Yıldız Şale Köşkü, ziyaretçilerini bekliyor. Köşkün dekorundaki Avrupai etkiler Sultan Abdülhamid’in yeniliklere açık bir padişah olduğunu gösteriyor. 

 

Dışarıdan bakıldığında yekpare gibi görünen, ancak üç farklı yapıdan oluşan Şale Köşkü, ihtişamıyla göz kamaştırıyor. 


Adını Fransızca "dağ evi" anlamına gelen "chalet" sözcüğünden alan köşk, 19. yüzyıl Osmanlı mimarisinin en ilgi çekici yapılarından birisi. Yüksek duvarlarla çevrili bir bahçe içinde yer alan köşk, farklı tarihlerde birbirine bitişik olarak yapılan üç yapıdan oluşuyor. 2. Abdülhamid Han tarafından birinci bölümü 1880'de yapılan köşk, 1889 yılında Sarkis Balyan'a yaptırılan ek binayla genişletilerek, oda ve salonlar eklendi. "Merasim Köşkü" adıyla tanınan ve İtalyan Mimar D'Aranco'nun yaptığı üçüncü bölümü 1898 yıllarında tamamlanan köşkün son iki bölümü, Alman İmparatoru 2. Wilhelm'in İstanbul'a gelişlerinde konaklaması için inşa edildi. Bu özelliğiyle Şale, Yıldız Sarayı yapılar grubu içinde 'devlet konukevi' olma özelliği taşıyor. 

 

DEKORASYONDA AVRUPAİ DAMGA 

1976’ya kadar devlet konukevi hüviyetini sürdüren köşkte İran Şahı Rıza Pehlevi’den  Romanya Devlet Başkanı Nikolay Çavuşesku’ya kadar  çok sayıda devlet adamı ağırlandı. 1985’te Milli Saraylar’a bağlı müzeye dönüştürülen Yıldız Şale Köşkü yöneticisi Yasin Kütük, Köşkün, üç bölümün de mimarlarının farklı olduğunu, her mimarın kendisine göre farklı farklı anlayışlarla çok ihtişamlı ve güzel bir şekilde dekore ettiğini söyledi. 

 

Dekorasyondaki Avrupai damganın Abdülhamid Han'ın yeniliklere açık bir padişah olduğunu gösterdiğini ifade eden Kütük, 4 katlı köşkte 130 oda, 9 banyo, iki Türk hamamı, 8 tuvalet ve bir mutfak olduğunu kaydetti. 


Yıldız Şale Köşkü, pazartesi ve perşembe dışında her gün 09.00-17.00 saatlerinde ziyarete açık.

Akşam, 14.04.2014

'DREAM OF PHASELİS'E KOŞULLU VİZE

 

 

Dünyaca ünlü antik kent Phaselis'in arazisinde 'Dream of Phaselis' adıyla turizm tesisi yapılması için Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü'nün 'parselin sit alanına giren bölümüne müdahalede bulunulmaması', Orman ve Su İşleri Bakanlığı Bölge Müdürlüğü'nün de 'alan için onaylanan planlara uygun hareket edilmesi' koşulunu öne sürdükleri belirlendi. Çevre ve Şehircilik Bakanı İdris Güllüce de bu kurumlardan gelen koşullu olumlu görüşler doğrultusunda "Çevresel Etki Değerlendirmesi (ÇED) gerekli değildir" kararı aldıklarını açıkladı. CHP Genel Başkan Yardımcısı Umut Oran, Antalya'da Ares Fasilis İnşaat Turizm Ticaret A.Ş.'nin sit alanı ve milli park alanları içinde bulunan bölgede yapacağı turizm tesisini bir önergeyle Bakan Güllüce'ye sordu. Oran önergesinde şunları kaydetti: "Phaselis'in 180 dönümlük arazisine Rixos Otelleri'nin sahibi Fettah Tamince'nin 208 oda, 6 tenis kortu ve 3 yüzme havuzlu otel inşa edeceği gündeme yansımıştır. Arazinin Beydağları Olimpos Sahil Milli Parkı sınırlarında olduğu gibi 1. derece arkeolojik sit alanı kapsamında kaldığı bilinmektedir. 26 Aralık 2013 tarihinde 1. derece sit alanında yapılacak projeyle ilgili bakanlığınızca 'Çevresel Etki Değerlendirmesi gerekli değildir' kararı hangi hususlar göz önüne alınarak verilmiştir? Antik kenti olumsuz etkilememek adına öngördüğünüz önlemler nelerdir? Kızılçam ağaçlarını korumak için nasıl bir planlama yapmaktasınız? Proje yapılırken Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kanunu'na bağlı kalınmış mıdır?" Bakan Güllüce yanıtladı Güllüce, Oran'ın önergedeki eleştiri ve sorularını şöyle yanıtladı: "878 parsel üzerinde Ares Fasilis İnşaat Turizm Ticaret A.Ş. tarafından yapılması planlanan 280 oda kapasiteli Dream Of Phaselis ünvanlı tesis projesi için 3 Ekim 2013 tarihli ÇED Yönetmeliği'nin 15. maddesi kapsamında; 3 Aralık 2013 tarihinde, Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğümüze elektronik ortamda müracaat edilmiştir. İl Müdürlüğümüzce yapılan incelemede; projenin gerçekleştirilmesinin planlandığı alanın arkeolojik SİT durumunun incelenmesi için Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü'nün, Milli Park sınırlarında kalıp kalmadığının belirlenmesi için de Orman ve Su İşleri Bakanlığı 6. Bölge Müdürlüğü Beydağları Sahil Milli Park Müdürlüğü'nün görüşü sorulmuştur. Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü ile Orman ve Su İşleri Bakanlığının 6. Bölge Müdürlüğü Beydağları Sahil Milli Park Müdürlüğü'nün olumlu görüşleri neticesinde il müdürlüğümüzce tesis tarafından uyulması gereken çevresel yaptırımların da ÇED 'Gerekli Değildir Kararı'na esas teşkil eden proje tanıtım dosyasında taahhüt altına alınması sağlanarak, söz konusu karar verilmiştir. Antalya Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu Müdürlüğü'nün kurum görüşünde; projenin sit alanı dışında kalan kısmında bir kültür varlığına rastlanmadığı belirtildiğinden, parselin sit alanına giren bölümüne herhangi bir müdahalede bulunulmaması koşuluyla projede sakınca olmadığı belirtilmiştir. Orman ve Su işleri Bakanlığı'nın 6. Bölge Müdürlüğü Beydağları Sahil Milli Park Müdürlüğü'nün kurum görüşünde ise 'alan için onaylanan plan ve plan hükümlerine uygun hareket edilmesi şartıyla alanda yapılacak yatırımların sakıncası yoktur' denilmiştir. İl müdürlüğümüzün 'ÇED gerekli değildir' kararı; ÇED Yönetmeliği'nin 15, 16 ve 17. maddeleri kapsamında değerlendirilip, ilgili kurumların görüşleri alınmak suretiyle, Çevre Kanunu ve buna bağlı olarak çıkarılan mer-i mevzuat çerçevesinde uyulması gereken çevresel yaptırımların ilgili proje tanıtım dosyasında taahhüt altına alınması sağlanarak verilmiştir."

Radikal, Haber: Umut Erdem, 14.04.2014

VADİNİN SAKLI HAZİNESİ: ADAM KAYALAR

 

 

Mersin'in Erdemli İlçesi'nde Şeytan Deresi Vadisi'nin sarp yamaçlarına MÖ 1. ile MS 2. yüzyıl arasında yapıldığı tahmin edilen büyük boyutta insan kabartmaları, görenleri şaşırtıyor - "Adam Kayalar" olarak adlandırılan kabartmalar, yerli ve yabancı turistlerin ilgisini çekiyor.

 

Mersin Üniversitesi (MEÜ) Fen Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Yrd. Doç.Dr. Ümit Aydınoğlu, AA muhabirine, Adam Kayalar'ın, Anadolu'nun hiçbir yerinde örneği bulunmadığını söyledi.

Mersin'in önemli turizm merkezlerinden Erdemli'ye bağlı Kızkalesi Mahallesi'ne yaklaşık 5 kilometredeki Şeytan Deresi Vadisi'nde bulunan Adam Kayalar'ı önemli tarihi eser olarak nitelendiren Aydınoğlu, bölgede 9 niş içerisinde 11 erkek, 4 kadın, iki çocuk, bir dağ keçisi ve Roma kartalı kabartması bulunduğunu bildirdi.

Adam Kayalar bölgesinin kutsal alan seçildiği için kayalara o dönemin ileri gelenleri ya da komutanların ailesi ve çocuklarının kabartmalarının minnet duygusundan dolayı yapıldığını anlatan Aydınoğlu, "Anadolu'da bu kadar kabartmayı bir arada gördüğünüz hiçbir alan yok. Belki başka kültürlere ait eserler var ancak bu kadar kabartmanın bulunduğu alan bulmak mümkün değil" diye konuştu.


Bölge tarihi hakkında ip uçları veriyor

Dönemin geleneklerine bakıldığında kaya mezarlar yapıldığını ve bunların günümüze kadar geldiğini belirten Aydınoğlu, bu durumun coğrafyanın yapısından kaynaklandığını söyledi.

Adam Kayalar bölgesinin, yapıldığı dönemde kutsal alan olarak belirlendiğini anlatan Aydınoğlu, bu nedenle bölgeye insan ve hayvan figürlerinin yapıldığını ifade etti.

Aydınoğlu, kabartmaların yaklaşık 250 yılda yapıldığını kaydederek, "Orası kutsal olduğu için dönemler boyunca sürekli kayalara kabartma yapılmış ki zaten aralarındaki sitilistik değişimi rahatlıkla görebiliyoruz" dedi.

 

Bölgenin, Kızkalesi'ni yukarıdan gören vadide yer almasının da tarihi önemine ilişkin bilgi verdiğine dikkati çeken Aydınoğlu, şöyle devam etti:
"Sahilden iç bölgelere giden vadi yollarını kontrol etmek için yerleşimi buraya kurmuşlar. Yukarıdaki yerleşim yerlerine bakarsanız tepenin bir surla çevrili olduğunu görürsünüz. İçerisinde çok sayıda yapı bulunan bir askeri garnizon olduğu anlaşılıyor. Bu garnizon, yolları kontrol eder. Hellenistik dönemde bunun gibi hat boyunca çok sayıda kale vardır. Adam Kayalar, bildiğimiz kale yerleşimlerden biridir. Gerek yoldan geçenler gerek sürülerle geçen ya da ticaret amaçlı vadi yolunu kullanan insanlar, kabartmaların bulunduğu hakim noktadan rahatlıkla kontrol edilebilir."

Aydınoğlu, tarihi öneme sahip bölgenin, ulaşımın zor olması nedeniyle turizm açısından sıkıntı yarattığını belirterek, ulaşımı kolaylaştırma adına çalışma yapılmasını istedi.

Adam Kayalar'ın, define arayanlar tarafından dönem dönem dinamitle tahrip edildiğini öne süren Aydınoğlu, bölgenin korunması gerektiğini sözlerine ekledi.

 













Sabah, 14.04.2014

SON 'KUŞATMA'YA 1 MİLYON 130 BİN TL

 

 

Antik A.Ş. müzayede evi önceki gün çağdaş sanat müzayedesine ev sahipliği yaptı. Modern Türk resminin öne çıkan ismi Erol Akyavaş'ın 'Kuşatma' serisinden bir eseri 1 milyon 130 bin TL fiyata satılarak müzayedenin en değerli eseri oldu. Mübin Orhon'un ressam Fahrel Nisa Zeid portresi 880 bin TL'ye alıcı bularak sanatçının bugüne kadar en yüksek değerli portre çalışması rekorunu kırdı. Mübin Orhon imzalı 1963 tarihli tuval üzerine yağlı boya bir eser 757 bin TL'ye satılırken Burhan Doğançay'ın 'Kapı'sı 378 bin TL, Cihat Burak'ın 'Kediler'i 250 bin TL, Nurullah Berk'in 'Surlar'ı 165 bin TL, Ergin İnan'ın 'İkili yüz'ü 160 bin TL'ye alıcı buldu. Yoğun katılımın olduğu müzayedeyi Antik A.Ş. yönetim kurulu üyesi Olgaç Artam yönetti. Artam, müzayedeye büyük ilginin Çağdaş Türk Sanatı için çok önemli olduğunu belirtti ve müzayedede genç kuşak koleksiyoncuların sayısındaki artışın sanat piyasası için çok olumlu olduğunu belirtti. Öte yandan müzayedede görücüye çıkan yaşayan kadın sanatçıların eserleri de rekor fiyatlara alıcı buldu.Neşe Erdok'un 'Tren Yolcuları' isimli eseri 250 bin TL satılırken, Canan Tolon'un 2007 tarihli bir eseri 215 bin TL fiyata satıldı. Selma Gürbüz'ün 'Plajda Kadınlar' eseri 185 bin TL'ye satılarak sanatçının müzayede rekorunu kırdı. Azade Köker 126 bin TL, Gülay Semercioğlu 75 bin TL'ye satıldı. Müzayedede uluslararası isimlere de büyük ilgi oldu. Fransız Bernard Buffet'nin 'Şapkalı Kız' eseri 328 bin TL'ye liraya satıldı.

Sabah, Haber: İlker Gezici, 14.04.2014

İNŞAAT KAZISINDAN ÇIKAN ESERLER, İLÇENİN TARİHE IŞIK TUTTU

 

Amasra’da inşaatın temel kazısı sırasında bulunan “İlk Tunç Çağı”na ait eserler, ilçe tarihinin bilinenin aksine 2 bin yıl daha eskiye dayandığını ortaya çıkardı.

 

Yaklaşık 3 bin yıllık tarihi geçmişe sahip olduğu bilinen Amasra’daki inşaatın temel kazısında yemek kabı, sürahi, tahıl saklama kapları gibi eserlere rastlandı. İncelemede eserlerin “Erken Tunç Çağı” olarak tanımlanan MÖ 3000′li yıllara ait olduğu belirlendi.

 

Amasra Müze Müdürü Baran Aydın, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Roma, Bizans ve Cenevizlilerin ardından Fatih Sultan Mehmet’in fethiyle Osmanlıların egemenliğine geçen Amasra’nın çok sayıda medeniyete ev sahipliği yaptığını söyledi.

 

İlçenin bilinen 3 bin yıllık geçmişinin son bulunan eserlerle 5 bin yıl öncesine dayandığını ortaya çıkardığını anlatan Aydın, “İlçemizde yapılan her kazı, müdürlüğümüzün izni ve gözetimine tabidir. Bir inşaatın temel açma çalışmalarında yemek kabı, sürahi, tahıl saklama kapları ile ayı, aslan gibi çeşitli hayvanlara ait figürler gibi tarihi eserlere rastladık” diye konuştu.

 

Aydın, eserlerin İLk Tunç Çağı’na dayandığına yönelik bulgular elde ettiklerini vurgulayarak, şunları kaydetti:

“Şu anda ilçenin 5 bin yıllık tarihi geçmişe sahip olduğunu söyleyebiliriz. Hatta yapacağımız arkeolojik derin kazı ve sondajlar ile kuruluş tarihinin daha erken dönemlere gidebilmesi de ihtimaldir. Yeni bulunan eserler sayesinde 5 bin yıllık tarihe geçmişe sahip olduğu belirlenen ilçe, her kesimin daha fazla ilgisini çekecektir. Bir yerin yerleşim tarihi ne kadar eskiye giderse, gelen ziyaretçi açısından da önemi artmaktadır.”

 

Amasra Kaymakamı Mehmet Yıldız da ilçedeki tarihi mirasın dayandığı dönemin 2 bin yıl daha geriye gitmesinin turistlerin yanı sıra bilimsel araştırma yapmak isteyenlerin ilgisini çoğaltacağına inandıklarını dile getirdi.

haberler.com, 13.03.2014

II. MURAT'IN VAKFİYESİ EVE DÖNDÜ

 

 

Fatih Sultan Mehmet’in babası II. Murat’a ait vakfiye, geçtiğimiz perşembe günü dünyaca ünlü müzayede evi Christie’s’te satıldı. Oxford Üniversitesi’nin koleksiyonunda bulunan, 5 metre uzunluğundaki Sultan vakfiyesini 160 bin sterlin veren iki Türk ortak aldı. Fakat Christie’s yetkilileri, ünlü eksperlerin paha biçemediği vakfiyenin beklenenden düşük fiyata alıcı bulmasını şaşkınlıkla karşıladı.

 

Londra'da bu hafta İslam sanatları müzayede haftasıydı. 8 Nisan Salı günü Bonhams'ta, 9 Nisan Çarşamba günü Sotheby's'de, 10 Nisan Perşembe günü Christies's'te peş peşe üç müzayede düzenlendi. Bu müzayedelerden bizi ilgilendiren dünyaca ünlü firma Christies's'in düzenlediğiydi.

 

Müzayedede Türkiye'de hiçbir koleksiyonerde ve müzede bulunmayan, Fatih Sultan Mehmet'in babası II. Murat'a ait vakfiye satıldı. Hem de oldukça uygun fiyata; 160 bin sterline (567 bin TL). Bu rakam, eseri satın alan için uygun bir fiyat olsa da, Osmanlı sultanına ait vakfiye için düşük bir rakam. Çünkü ünlü eksperler ve müzeler esere paha biçememişti. Christie's yetkilileri vakfiyenin en az 1 milyon Sterlin'e satılmasını beklediklerini ve ilginin bu kadar az olmasını şaşkınlıkla karşıladıklarını belirtiyor. Aynı müzayedede İznik tabağı 1 milyon 500 bin sterline (5,3 milyon TL) satıldı. Bir önceki gün, Sotheby's'teki müzayedede ise 19. yüzyılda yapılmış, İran padişahına ait portrenin 2,5 milyon sterline satıldığı göz önüne alınırsa, 1400'lü yıllara ait, 5 metre uzunluğunda, nadir bulunan Sultan vakfiyesine ülkemizin hat ve ferman koleksiyonerlerinin yanı sıra devlet erkanının da ilgisiz kalması beklenmiyordu.

 

Müzayedeyi Türkiye'den takip eden antika piyasasının tanınan isimleri Ömer Dinçer Kılıç ve Feyyaz Özay vakfiyeyi ortak olarak alan iki isimdi. Kılıç ve Özay, böylesine ender bulunan bir belgeyi, -Fatih Sultan Mehmet'e ait bir vakfiye bile çok az- bu kadar uygun fiyata alabildikleri için sevinçten neredeyse havaya uçuyorlardı. Zaten kültürümüze ait bir eserin topraklarına geri dönmüş olması güzel ama vakfiyenin değerinin fark edilmemesi hazin.

 

2 OCAK 1427'DE YAZILMIŞ

Fakirler için Amasya'da bir hayrat (dergah) yaptırılması amacıyla Yürgüç Paşa tarafından vakfedilen mallarla ilgili olan vakfiye, altı parça birleştirilmiş kağıt üzerine Arapça olarak 2 Ocak 1427 tarihinde yazılmış. Üzerinde Sultan II. Murat'ın siyah tuğrası, nesih hatla ve siyah mürekkeple basılmış. Zarif bir besmele ile başlayan vakfiyenin, ana metninin etrafı çok sayıda notlar ve mühürlerle bezeli. Arka yüzünde şahit olarak 5-6 vezirin imzaları bulunuyor. Arka üstü yeşil bezli, kenarları hafif lekeli eserin ölçüleri ise 469,9 cm x 29,2 cm.

 

Fermanda, Amasya'da yapılacak binaya ait özellikler ile vakfedilen malların vasıfları listeleniyor. Bununla birlikte dergahı denetleyecek bir şeyh, binanın inşa edilmesi için imam, her gün Kur'an-ı Kerim'den bir cüz okumakla görevli dört hafız, bir hizmetli, kapıcı, aşçı, yamak, fırıncı ve yardımcısı, muhasip (sayman) ve hazinedar atanması emrediliyor. Belgede, vakfın mütevellisinin (idarecisi), vakfedenin oğlu olan Mustafa bey olacağı belirtiliyor veya onun ölümünden sonra vakfedenin soyundan gelecek torunlardan bahsediliyor.

 

Yürgüç Paşa, 1428'de Amasya'da inşa edilen ve halihazırda kendi ismiyle anılan türbesinin de içinde yer aldığı camiyi inşa ettiren kişi olarak kayıtlarda yer alıyor. Vakfiyede atıfta bulunulan medrese ve dergah bu caminin karşısında bulunuyordu.

Zaman, Haber: Sevinç Özarslan, 13.04.2014

ANADOLU'DA ROMA DÖNEMİ'NE AİT BİLİNEN EN BÜYÜK HAMAM

 

Ezine İlçesi'ne bağlı Dalyan Köyü yakınındaki Alexandria Troas antik kentinde yaklaşık bin 880 yıl önce Romalılar zamanında inşa edilen Herodes Atticus Hamamı, boyutlarıyla Anadolu’nun o dönemdeki bilinen en büyük yapılarından biri ve en büyük hamamı olarak kabul ediliyor.

 

Kazı Heyeti Başkanı ve Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Doç.Dr. Erhan Öztepe, AA muhabirine yaptığı açıklamada, hamamın inşasının 135 yılına tarihlendiğini söyledi.

 

Roma imparatorlarından Hadrian’ın yakın arkadaşı Atinalı Herodes Atticus tarafından yaptırılan hamamın uzunluğunun 100 metre olduğu bilgisini veren Öztepe, “Bu ölçeklerde Anadolu’da bilinen hamam yapısı ya da sayısı, bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar az. Herodes Atticus Hamamı, boyutlarıyla Anadolu’da o dönemdeki bilinen en büyük yapılardan biri ve en büyük hamamdır” dedi.

 

Antik kentteki bu önemli yapının, 1809-1810 kışında gerçekleşen şiddetli bir depremle büyük ölçüde yıkıldığını belirlediklerine değinen Öztepe, bu sene o bölgede temizlik yaptıklarını anlattı.

 

Yapının planıyla ilgili bazı noktaları aydınlatmaya çalıştıklarını dile getiren Öztepe, alanın içini boşaltıp küçük çaplı sondajlarla daha anlaşılabilir hale getireceklerini aktardı.

 

Öztepe, hamamın bu kadar büyük olmasının, kentin görkemini göstermesi bakımından önemli olduğunu ifade ederek, şöyle konuştu:

“Bugün olduğu gibi antik dönemde de bu tür yatırımlar, çok büyük maliyetler gerektiriyor. Kaynaklardan bildiğimiz kadarıyla yapı, 3 milyon drahmi (Yunan para birimi) civarında bir paraya mal olmuş. O dönem için çok büyük bir parasal değer. Hatta Alexandria Troaslılar, bazı yapıların oluşmasında İmparator Hadrian’ın çok büyük desteğini görüyor. Atina’daki bir yazıtın bize bildirdiği üzere İmparator Hadrian, 132 yılında ‘kentin hamisi’ ilan ediliyor. Onun adına bir onur yazıtı yaptırıp Atina Agorası’na diktiriyorlar. Çünkü imparator, gerçekten buraya özel bir ilgi duymuş. 2006 yılında ele geçmiş olan Hadrian dönemine ait üç yazıt, kentin Hadrian’a, Hadrian’ın da kente verdiği önemi gösteriyor.”

 

Hamamın özellikleri

Ephesos (Efes) antik kentindeki tiyatro hamamları ve doğu hamamlarıyla benzerlik gösteren Herodes Atticus Hamamı, üç tarafı gezinme koridorlarıyla çevrili olacak şekilde planlandı.

Hamam ve gymnasium (antik dönemde fikri ve bedeni eğitim yapılan yerler), yapısı mimari bakımından değerlendirildiğinde mermer plakalarla kaplanmış duvarlara ve üzerlerinde kemerlere sahip bulunuyor.

 

Kuzeydoğu köşede aquadükten (su yolları) gelen suyun depolandığı bölümden yapının içine su dağıtıldığı görülüyor. Hamam ve gymnasium yapısı içindeki mekanların fonksiyonlarının, günümüze kadar kazı yapılmamış olması nedeniyle tam olarak belirleyebilmenin güç olduğu değerlendiriliyor.

 

Boyutlarının yaklaşık 123 x 84 metre olduğu anlaşılan bu yapı, Anadolu’da o döneme ait bilinen en büyük hamamların başında geliyor.

haberler.com, 13.04.2014

MAĞARA ADAMLARINDAN ÖLÜMÜNE YAĞMA

 

 

Çatalca’da Bizans ve Osmanlı’dan kalma su kemerlerini yağmalayan define avcıları şimdi de mağaralarda cirit atıyor. Metrelerce yükseklikte tahta merdiven kurup oyuklardan içeri giriyorlar.

Roma, Bizans ve Osmanlı eserlerinin bulunduğu Çatalca’yı mesken tutan defineciler, ölümle dans ediyor. Su kemerlerinin altını üstüne getiren yağmacılar şimdi de gözlerini Yalıköy sahil şeridi üzerinde bulunan mağaralara dikti. 

 

KAYALIKLARA ÇAKILACAKLAR 

Define avcıları, profesyonel dağcıların başvurduğu yöntemle, metrelerce yükseklikten mağaralara inmek için tahta merdivenler kullanıyor. Gözü dönmüş yağmacıların merdivenden düşmeleri halinde Karadeniz'in azgın sularına ya da kayalıkların üzerine çakılarak hayatlarını kaybetme riski çok yüksek. Definecilerin yaptığı yasadışı kazıların takipçisi olan Ahmet Rasim Yücel isimli vatandaş çektiği fotoğrafları Kültür ve Turizm Bakanlığı’na göndereceğini belirterek, şunları söyledi: Define avcıları Çatalca’yı yağmaladı. Yıllardır bu kişilere karşı mücadele ediyoruz. İnceğiz mağaralarını kurtardık derken, Bizans mezarlığı talan edildi. Ne yapsak fayda etmiyor.  

Akşam, Haber: Ercan Öztürk, 13.04.2014

ŞEHİR MERKEZİNDEKİ EN BÜYÜK ANTİK MEYDAN: İZMİR AGORASI

 

 

Geçmişi 8 bin 500 yıl öncesine dayanan, İzmir'in ilk kurulduğu yer olduğu kabul edilen Agora, şehir merkezinde kalan ender antik kentlerden biri. Dünyanın "şehir merkezindeki en büyük antik agorası" olarak bilinen İzmir Agorası'ndaki kazılar devam ediyor. MS 2. yüzyıla ait hamam yapısı da ortaya çıkarıldı.

 

Agora'da, Dokuz Eylül Üniversitesi Arkeoloji Bölümü tarafından Yrd. Doç.Dr. Akın Ersoy başkanlığında kazı çalışmaları yürütülüyor. Konu hakkında bilgi veren Ersoy, MS 2. yüzyıla uzanan yıllarda hamamların, siyasetçilerin ve düşünürlerin toplandığı, önemli meseleleri konuştuğu merkezler olduğunu belirtti. Ersoy, şunları anlattı: "Antik kentlerde agoralar, kentin siyasi, idari, adli ve ticari merkezi durumundaydı. Agoralar için her kentin merkezinde birkaç yapı adası ayrılırdı. Agora alanının etrafı portikolarla (sütunlu galeriler) çevrelenirdi. Galerilerin gerisinde bouleuterion (meclis binası), prytaneion (resmi tören ve toplantıların yapıldığı, yemeklerin verildiği yapı), resmi ofisler, mahkeme, borsa, arşiv, et ve balık pazarı, latrina (tuvaletler) gibi kamu yapıları yer alabilirdi. Portikolar güneşli, yağmurlu, aşırı soğuk ve sıcaklarda insanların korunması ve sığınması için kullanılan yarı açık alanlardı. Agora avlusunda önemli kişiler, günler ve anlaşmalar için dikilmiş basamaklı anıtlar, heykeller, dini törenlerde adak yapılan altarlar, eksedralar (mermer oturma yerleri), kentin saygı gösterdiği bir tanrının tapınak ve sabit sunağı yer alırdı."

 

Smyrna (İzmir) Agorası şehrin merkezinde, bu bölgedeki ızgara plana uygun olarak dikdörtgen bir alanı kapsamaktadır. Smyrna'nın idari, siyasi, adli ve ticari merkezi durumundaydı. Agora'nın planlandığı alandaki arazi eğimi, batı ve kuzeyde inşa edilmiş, bugün kalıntıları görülen bodrum katlarıyla giderilmiştir. Agora avlusu, bodrum katların üst seviyesine kadar dolgu yapılarak yükseltilip bir teras haline getirilmiştir. Bu teras düzleminin etrafı ise portikolarla çevrelenmiştir. Smyrna Agorası, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde mezarlık alanı olarak kullanılmıştır. Mevcut kalıntılar ve sondajlar, alanın kentin kuruluş efsanesine uygun olarak Büyük İskender'den hemen sonra, MÖ 4. yüzyılın sonundan itibaren planlandığını ve bu tarihle birlikte çevresindeki yapıların etap etap inşa edildiğini işaret etmektedir.

 

Grekçe bir kelime olan "agora" toplanılan yer, kent meydanı, çarşı, pazaryeri gibi anlamlara geliyor. Antik Çağ'da agoraların ticari, siyasi ve dini fonksiyonlarının yanı sıra sanatın yoğunlaştığı ve birçok sosyal olayların geçtiği veya yapıldığı, kentin odak noktası olduğu biliniyor. Antik Çağ'da her kentte en az bir agora bulunurdu. Kimi büyük kentlerde ise genellikle iki tane yer alırdı. Bunlardan biri devlet işlerinin görüldüğü, etrafında çeşitli kamu binalarının toplandığı devlet agorası, diğeri ise ticari faaliyetlerin yoğunlaştığı ticaret agorasıydı.

Zaman, Haber: Hasan Çilingir, 13.04.2014

AKM'NİN 45 YILI: KÜLTÜR SARAYI'NDAN POLİS KARAKOLUNA

 

 

Sonradan Atatürk Kültür Merkezi adını alan İstanbul Kültür Sarayı, 12 Nisan 1969'da açıldı. Nice badireler atlattı, Haziran Direnişi'nde boyun eğmeyen halkın simgesi oldu. Şimdi ise polis karakolu...

 

İlk açılışı 12 Nisan 1969’da gerçekleştirilen Atatürk Kültür Merkezi, eski adıyla Istanbul Kültür Merkezi, kentin kültürel dokusunun önemli bir parçası.

 

 

Temeli 1946 yılında Lütfi Kırdar’ın valiliği döneminde atılan İstanbul Kültür Sarayı’nın ilk projesi, Mimar Feridun Kip ve Rükneddin Güney tarafından çizildi.

 

 

İstanbul Kültür Sarayı, bir türlü yeterli ödeneğin bulunamamasından ötürü, 23 yılda tamamlanabildi.

 

 

Açılış gününde İstanbul Kültür Sarayı'nda, Ferit Tüzün’ün Çeşmebaşı Balesi ile Guiseppe Verdi’nin Aida Operası sahne aldı. Çeşmebaşı Balesi, ilk Türk bale suiti olma özelliği taşıyor.

 

 

İstanbul Kültür Sarayı’nda 27 Kasım 1970’te, Arthur Miller’ın Cadı Kazanı adlı oyunu sahnelenirken, teknik ihmalden ötürü yangın çıktı.

 

 

Yangın binanın tüm kısımlarına yayıldı. 12 Mart muhtırasına giden süreçte, anti-komünizm, yangını “anarşistlerin çıkardığı” yalanına sarıldı.

 

 

4. Murat’ın, “Cadı Kazanı” için sahneye getirilen özel eşyalarının önemli bir kısmı kül oldu.

 

 

Yangının iki gün sonrasında, binanın enkazı önünde bekleyen halk.

 

 

1 Mayıs 1977'de, solun yükselişi, AKM'nin ön cephesine asılan, dev pankartla taçlandırıldı.

 

 

12 Nisan 1978’de yeniden açılan binanın adı, « Atatürk Kültür Merkezi » olarak değiştirildi. Tiyatronun, balenin, operanın kentteki kalbi oldu.

 

 

30-31 Mayıs 2001 tarihlerinde, AKM’de Kızıl Ordu Korosu sahne aldı.

 

 

2005’te Kültür Bakanı Atilla Koç, binanın, ekonomik ömrünü doldurduğu gerekçesiyle yıkılması gerektiğini söyledi. 2007’de koruma kurulu binayı kültür varlığı olarak tescil edince, yıkım ihtimali bertaraf edilmiş oldu.

 

 

2008’de tadilat adı altında talana yönelen AKP, sanatçıların ve aydınların yükselen tepkisiyle karşılaştı. Kültür Sanat ve Turizm Emekçileri Sendikası’nın açtığı davanın kazanılması sonucu geri adım atmak durumunda kaldı.

 

 

Taksim'de gerçekleştirilen 2011 1 Mayıs mitinginde, 1977'deki pankartın aynısı, yine AKM'nin önündeydi.

 

 

Halkın mücadelesiyle yıkımı durdurulan AKM, Haziran Direnişi’nde önemli bir simge oldu.

 

 

Haziran Direnişi’nin ardından AKP tarafından fiilen polis karakolu haline getirilen AKM, çürümeye devam ediyor.

 


Haber Sol, 12.04.2014

İZNİK ÇİNİSİ
REKOR KIRDI

 

Osmanlı dönemine ait İznik çinisi tabak, Londra'daki müzayedede, 1 milyon 426 bin 500 sterline (yaklaşık 5 milyon TL) alıcı buldu.

 

Christie's müzayede evinde satışa sunulan çiniler arasında en yüksek fiyatlı, 1510'lu yıllara ait olan tabak, selvi ağacı deseni ve mavinin tonlarını içeriyor.

Hürriyet, 12.04.2014

AMERİKA'YA KAÇIRILAN ZEUGMA MOZAİKLERİ İADE EDİLSİN

 

Anadolu'dan kaçırılan 12 parça Zeugma Mozaiğinin Amerika'nın Ohia Eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi'nde dekorasyon amaçlı sergilendiğini belirten Aktüel Arkeoloji Dergisi, bu eşsiz tarihi mirasın ait olduğu topraklara iadesi için harekete geçti.

Kaçırılan mozaiklerin Zeugma'ya ait olduklarının kanıtlandığını belirtildiği ve Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi'ne iade edilmesi gerektiği imza kampanyası ile ilgili detayları aktarıyoruz.

Zeugma'dan Amerika'ya kaçırılan mozaikler iade edilsin
Başlatan: Aktüel Arkeoloji Dergisi
Kampanyanın muhatabı: Bowling Green State University

Anadolu tarihinin özgün eserleri olan Zeugma Mozaikleri, kaçak kazılar sırasında yağmalanmış, parçalanmış ve yasal olmayan yollarla yurt dışına kaçırılmıştır. Arkeolojik eserler; insanlık tarihini aydınlatmada, insanı anlamada ve geçmişin mirasını bilgi olarak topluma aktarmada önemli rol oynarlar. Bu nedenle, eserlerin yağmalanması ve yasadışı yollarla yurtdışına kaçırılması, geçmişin tanıkları olan bu eserleri sadece satın alınacak bir objeye dönüştürür. Her şeyin ötesinde suçtur. Bowling Green State Üniversitesi'nde dekor amaçlı kullanılan ve Anadolu'ya ait olan mozaiklerin en kısa zamanda kendi topraklarına, Anadolu'ya iade edilmesi gerekmektedir.

---

1960'lı yıllarda Zeugma ve çevresinde yapılan kaçak kazılar sırasında yurtdışına kaçırıldığı tespit edilen, MS 2.-3. yüzyıllara tarihlenen 12 parça mozaik, Amerika'nın Ohia Eyaletindeki Bowling Green State Üniversitesi tarafından 1965 yılında Manhattan'daki bir sanat galerisinden satın alınmıştır. 3.500 dolara satın alındığı bilinen mozaikler Bowling Green State Universitesi, Wolfe Center Binası, Eva Marie Saint tiyatrosunun lobisinde dekorasyon amaçlı kullanılmaktadır.

Prof.Dr. Kutalmış Görkay ve Dr. Stephanie Hooper tarafından mozaikler üzerinde yürütülen çalışmalar, bu parçaların Zeugma'dan kaçırılmış olduklarını kanıtlamıştır. Şüphesiz ki bu arkeolojik eserler olmaları gereken yere, modern müzecilik teknolojisine uygun olarak 30 bin metrekarelik alana inşa edilmiş olan Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi'ne derhal iade edilmelidir.

Turizm Habercisi, 12.04.2014

AA BAZİLİKASI RESTORASYONUNDA SONA YAKLAŞILDI

Manavgat İlçesi'ndeki Side Antik Kent AA Bazilikası restorasyon çalışmalarının sürdüğü belirtildi. Proje dahilinde Büyük Kilise, Küçük Kilise ve Anıtsal mezarların restorasyon çalışmalarını yaptıklarını belirten Grup Sayın Mimarlık Mühendislik Restorasyon Limited Şirketi yetkilisi Arkeolog Nedim Badur, şöyle konuştu: “Bu bölgede 2013 Nisan ayında restorasyon başladı. Kültür Bakanlığı’nın amacı, Side’deki tarihi alanların turizme kazandırılması. Burası daha önce bir harabe durumundaydı. Elimizden geldiğince tarihi ve kültürel değerleri koruyarak ülkemize kazandırmak istiyoruz. En geç iki ay içerisinde tüm işlemler bitecek. Daha sonra Bakanlığın isteğine göre daha sonraki aşamaları devam edecektir.”

Alanda temizlik çalışmaları yaptıklarını belirten Badur, şunları söyledi: “Burası çok ciddi bir şekilde ot, bitki ve toprak yığınları altındaydı. Temizlik çalışmalarından sonra yıkama yaptık. Duvarlardaki eksik bölümleri projelendirerek tamamlamaya çalıştık. Önce derzler sonra eksik kısımları belirleyip nasıl tamamlanacağını uzman kadro eşliğinde elimizden gelen en iyisini yapmaya çalıştık. Projenin içeriğinde, Büyük Kilise, Küçük Kilise ve Anıtsal mezarların restorasyonu vardı. Sadece bunları ele aldık.”

Side Antik kentte yapılan kazı çalışmalarının Prof.Dr. Hüseyin Sabri Alanyalı tarafından yürütüldüğü, antik kentte yaz dönemi kazılarının birkaç ay içerisinde yeniden başlayacağı kaydedildi.

haberler.com, 12.04.2014

TARİH GÜN YÜZÜNE ÇIKARILIYOR

 





 

Antalya Büyükşehir Belediyesi tarafından Kesik Minare, Hıdırlık, Hadriyanus Kapısı ile tarihi surlarda temizlik çalışmaları başlatıldı.Antalya Büyükşehir Belediyesinde görev yapan arkeologların eşliğinde gerçekleşen çalışmaların ilk adresi Kesik Minare oldu. Kaleiçi’nin simgesi olan Kesik Minare’deki çalışmalarda otlar ve çöpler temizlenirken, çalışmaların Kesik Minare’nin ardından, Hıdırlık, Hadriyanus Kapısı, tarihi surlarda da devam edeceği belirtildi. Antalya Büyükşehir Belediyesi Koruma Uygulama ve Denetim Şube Müdürlüğü (KUDEP) arkeologu Onur Nugay, Kaleiçi bölgesinin Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerine ait mimari özellikleri üzerinde taşıyan bir çok esere ev sahipliği yaptığını kaybetti.

Mynet Haber, 12.04.2014

DEFİNECİLERDEN KÖYLÜYE KURŞUN

 

Muğla'da defineci terörü…

 

Kaçak kazı yapan yağmacılar, kendilerini fark eden bir köylüye pompalı tüfekle ateş etti. İhbar üzerine olay yerine gelen jandarma, iki otomobildeki dokuz kişiyi gözaltına aldı. Otomobillerde ruhsatsız av tüfeği ve çok sayıda fişek, 4 murç ile kaçak kazıda kullanıldığı belirlenen çekiç, seyyar kablo, manivela, eldiven, fener, çizme bulundu. Mermilerin hedefi olan Mahmut Çeper, "Uzaktan izledim. Bir kişi elinde silahla devriye geziyordu. 'Ne yapıyorsunuz?' dedim, üzerime yürüdü, 5 el ateş etti" dedi. 

Akşam, 12.04.2014

OSMANLI ŞEHZADESİ SARAYLARDAN PAY İSTEDİ

 

Fransa'da yaşayan son Osmanlı sultanı Fevziye Osmanoğlu'nun Paris Büyük Camii'nde kılınan cenaze namazına katılan Şehzade Selim, Almanya'nın Bavyera bölgesi kökenli Wittelsbach hanedanına mensup kişilere, buradaki saraylara girişte ödenen ücretlerden bir pay verildiğini söyledi ve şöyle devam etti: 'Bu gelirle de hayatlarını normal olarak idame ettirebiliyorlar. Ama Osmanlı ailesine Topkapı ve Dolmabahçe gibi saraylara giriş için ödenen ücretlerden hiçbir pay verilmiyor.'

Padişah Abdülmecit'in 4. kuşak torunu Şehzade Selim Efendi, Türkiye'de 1924'den beri ilk kez hanedana sevgi ve hürmet gösterildiğini söyledi. Daha önceki Türk hükümetlerini beğenmediğini ifade eden Şehzade Selim Efendi, Cumhurbaşkanı Abdullah Gül ve Başbakan Recep Tayyip Erdoğanı'ı ise 'olağanüstü' bulduğunu kaydetti.

Abdülmecit'in 4. kuşak torunu, Türk devletinin Osmanlı hanedanına bakışının da değiştiğini belirterek, 'Osmanlı hanedanının yönetimden uzaklaştırıldığı 1924'ten beri Osmanlı ailesine yönelik ilk kez sevgi ve şükran görüyorum. Tabii ki çok yaygın değil ama en azından bir başlangıç.' diye konuştu.

İsviçre'nin Cenevre kentinde yaşayan Şehzade Selim Efendi, Abdülmecit'in tahta çıkmayan oğullarından Mehmet Burhanettin Efendi'nin oğlu İbrahim Tevfik Efendi'nin 2008'de hayatını kaybeden Burhaneddin Cem Efendi'den torunu.

Sabah, 12.04.2014

TARTIŞMALI İSA PAPİRÜSÜ GERÇEK ÇIKTI

 

Üzerinde antik Mısır dilinde "İsa onlara dedi ki 'Benim karım'..." ve "O kadın benim havarim olacak" yazan papirüsün gerçek olduğu ileri sürüldü. Harvard Üniversitesi'nden Profesör Karen King, 2012'de bir koleksiyoncunun elinde bulunan yazının sahte olmadığını duyurdu. Karbon miktarı ölçümüyle madde yaşının tespiti ve kimyasal testlerin uygulandığını belirten King, papirüsün ve mürekkebin orijinal olduğunu kaydetti. Papirüs, Hz. İsa'nın açıkça eşinden bahsettiği iddiası ile uzun süre tartışılmıştı. King'e göre, bu yazıt Hz. İsa'nın evli olduğuna dair ilk kanıt. Daha önce Vatikan kaynakları da yazıtın sahte olduğunu duyurmuştu. Ancak son araştırmanın ardından Vatikan'dan henüz açıklama gelmedi.

Sabah, 12.04.2014

SANATÇILAR VE GALERİCİLERDEN MÜZAYEDE EVLERİNE KARŞI SERT AÇIKLAMA

 
Dün, aralarında çok önemli isimlerin de olduğu bir grup sanatçı ve galerici bir kez daha müzayede evlerini protesto etti. Yayımlanan bildiride sanatçıların haklarına zarar veren keyfi uygulamalara son vermeleri çağrısı yapılıyor. Konuyla ilgili açıklama yapan Antik AŞ'nin sahibi Turgay Artam 'her zaman sanatçıların yanındayız' dedi...

 
Sanatçılar, galericiler ve müzayede evleri arasında son yıllarda süren gerilim dün ültimatom niteliğinde bir bildiriyle yeni bir aşamaya geçti. Müzayede evlerinin piyasayı belirlemesinden zarar gören sanatçılar ve galericiler ortak bir bildiri yaymladı. Bildiride müzalyede evleri için şöyle deniyor: “Bu kurumlar tüm ikazlara karşın, Türk sanat ortamının kırılgan, yeni ve “toy” gerçeklerini zedeleyecek tavırlar sergilemeleri, birçok sanatçı ve galericimizi rencide etmeye devam ediyor.”
Bedri Baykam’ın başkanı olduğu Uluslararası Plastik Sanatlar Derneği (UPSD) ve Doğan Paksoy’un başkanı olduğu Sanat Galericileri Derneği ‘nin(SGD) yayımladığı ortak bildiride müzayede evlerinin ‘keyfi ve sorumsuzca fiyat politikaları uyguladıkları’ belirtiliyor. Müzayede evlerinin fiyat politikalarına sert bir dille karşı çıkan iki dernek, müzayede evlerinin sanat piyasasında kendilerini yönlendirici olarak göstermelerini kınıyor.


Komet, Adnan Çoker, Özdemir Altan, Ergin İnan, Hüsamettin Koçan, Yusuf Taktak, Devrim Erbil, Balkan Naci İslimyeli, Genco Gülan, Tuğrul Selçuk, Ebru Uygun’un aralarında bulunduğu yaklaşık 70 sanatçının imzaladığı bildiride, Dirimart, Galeri Siyah Beyaz, The Empire Project'in aralarında olduğu 20’den fazla galeri ve sanat eleştirmenleri, Şener Tansoy, Yalçın Sadak, Emin Çetin Girgin’le Genç Sanat Dergisi’nin de imzaları bulunuyor.


Miliyet Gazetesi’ne konuşan en büyük müzayede evlerinden Antik Aş’nin Yönetim Kurulu Başkanı Turgay Artam ise ‘UPSD derneğinin değindiği konulara katılıyor ve her zaman sanatçıların yanında yer almaya devam ediyoruz’ dedi. Artam açıklamasında şunları da söyledi: “Gerçek fiyatlara ulaşıldığını gören eser sahipleri müzayedelerimize daha çok ilgi göstermekte ve sanat eserlerini değerlendirmek için müzayedelerimizi tercih etmektedirler.”

Bildiride şu tespitler yapılıyor:
* Galeri veya atölye değerlerinin dörtte birine, bazen beşte birine, alıcılar arası dolaşan eserleri piyasaya sürmek, bunların hızlı sirkülasyonundan para kazanmayı en önemli konu sanmak izlenen tutarsız politikaların başında gelmektedir. Bu yöntemle ömrünü bu işe adamış sanatçıların ve galericilerin kariyerlerine, onurlarına verilen büyük zarar umursanmamakta, Türk sanat ortamının sağlıklı gelişmesi baltalanmaktadır. Sanatçılar ve galericilerin mali ve manevi hakları böylelikle ihlal edilmektedir.


* Kimi sanat aracıları tarafından piyasanın, eser fiyatlarının yapay bir şekilde ateşlendirildiği, spekülatif borsa hareketleriyle kaygan bir alan haline dönüştürülmesi konunun ayrı bir rahatsız edici uzantısıdır. Sanatı maalesef yalnızca bir “borsa yatırım aracı” olarak gören tehlikeli anlayış, eserler üstünden hızlı rant sağlamayı ana işi haline getirmiştir. Bu şekilde, gerek aşağı gerek yukarı doğru ibresi sürekli tutarsız rakamlara oynayan bu “piyasa” nedeniyle sanatçı, yıllar içinde belirlenen kendi satış rakamları göz önünde bulundurulduğunda koleksiyonerine haksızlık yapan bir konuma itilmektedir. Bu çelişkiler sebebiyle gerçek koleksiyonerler rahatsız olmakta, sanat tutkusu bu spekülatörler yüzünden bir karabasana dönüşmektedir.


*Bir diğer akıl almaz olgu da, müzayedecilerin -çoğu zaman bir sanatçının sergisini açarcasına- aynı isimden 20-30 yapıtı aynı müzayedeye doldurup o sanatçının piyasasını neredeyse yok etme noktasına taşımasıdır. Kimi sanat tacirleri veya koleksiyonerler, bu ortamlarda fiyatı yapay şekilde aşağı çekilen sanatçının eserlerine hücum ettiklerinde, başarılı bir işe imza atmış olmamaktadırlar. Bu yoz ortam nedeniyle, sanatçıyla diyalog sürdürerek, onu ve işlerini anlayarak temellendirilen gerçek koleksiyonerlik unutulmakta ve unutturulmakta, onun yerine göz ucuyla birbirini izleyerek parmak kaldıran (ve indiren), beş saniyede tanımadığı sanatçılar hakkında anlamsız yargılar oluşturan, başka tip bir “sanat-yabancısı yatırımcı” tipi oluşmaktadır.


*Müzayedeler, piyasada az ve ender bulunan veya tek tük kalmış eserlerin, eşyaların, belgelerin, klasik işlerin buluşma yeridir. Ele geçirilen her çağdaş yapıtın, o anda aracının aklına esen fiyatta sunulabildiği bir deli kazanı değildir, olmamalıdır.

Ve şunlar talep ediliyor:
* “Müzayedelerin gerçek tarihi amacı dışında, sürekli bir “çağdaş sanatın hızlı pazarlaması” için kullanmaya son vermeliler.
* Sanatçılara ve onların galericilerine danışmadan, müzayedeye sunulan eserlere fiyat koymamalarını, onların etik duruşlarına, kariyerlerine ve onurlarına geri dönülmez zararlar veren bu tavırlardan kaçınmalarını, sanatçıların ve galericilerin mali ve manevi haklarını ihlal etmemelerini,
* Satışa sunulan kimi eserlerin gerekirse sunuldukları doğru fiyattan alıcı bulmamış olmasının, bu yapıtların “sürümden kazanç” adına yok pahasına piyasaya sürülmelerinden daha doğru olduğunu anlamalarını,
* Türk çağdaş sanatının önünü, sanatçılara, galericilere ve sanat piyasasına zarar vermeden bu şekilde açmanın herkese yararı olacak bir ortak tavır gerektirdiğini ve hatta sinerji yaratmanın bir başlangıç olabileceğini anlamalarını,
* Müzayede evlerinin sanatçıları karşılarına alarak ve onların eser sahibi olmasından doğan haklarını yok edecek şekilde, kişinin haklarını zedeleyici, hakkaniyete uygun olmayan davranışlar sergilemelerinin kendi itibarlarına da büyük zarar vereceğinden bu keyfi uygulamaya derhal son vermelerini,
* Sanatçılara ve onların haklarını korumayı görev edinen UPSD ve SGD’ye saygılı olmadan, bu ilişkileri koruyarak geliştirmeden bu ortamda huzur ve gelecek olamayacağını idrak etmelerini Türk sanat kamuoyu önünde saygılarımızla acil olarak rica ediyoruz” deniyor.

Radikal, 11.04.2014

RUSYA'DA TÜRKİYE'DEN GELEN KAŞKALAR HALKINA AİT KİTABE BULUNDU

 

 

Rusya’nın Karadeniz kıyı Soçi kent yakınlarında Bronz çağında Türkiye’de yaşayan Kaşkalar halkına ait tarihi taş bulundu. Taş üzerinde inceleme yapan Rus arkeoloji uzmanları taşın en az 3 bin yıllık tarihi olduğuna inanıyor. Konuyla ilgili basına konuşan Rusya’ya bağlı Adıge Cumhuriyeti İnsani İlişkiler Araştırması Enstitüsü Arkeoloji Bölüm Başkanı Andrey Kizilov taşın Bronz çağına ait olduğu görüşünde. Bölgede üzerinde eski yazılar bulunan tarihi taşların saklandığıyla ilgili iddiaların dolaştığına işaret eden Rus bilimadamı, “Taşı tesadüfen bulduk. Üzerindeki resimleri Türkiye’den Kafkaslara göç eden Kaşkaların çizdiğini tahmin ediyoruz. Yazıyı çizenlerin deniz seyahatını güzel bildiği anlaşılıyor. Gemi, tekne resimleri dikkat çekiyor.” dedi. Bronz Çağı’nda Karadeniz kıyısında Kaşkaların varlığı Hitit kaynaklarında yer almakta. İç Anadolu’da yeralan Hitit Devleti ile Karadeniz kıyıları arasında yaşayan Kaşkalar Karadeniz’in tarihi kaynaklarda adı anılan ilk yerleşik halk olarak biliniyor. Türk kaynaklara göre, yağmacı ve savaşçı bir halk olan Kaşkalar MÖ 1200 yılında Mezopotamya’nın kuzeyindeki dağlık bölgeye çekildi. Hitit İmparatorluğu’nun yıkılışıyla birlikte Kaşkalar hakkındaki bilgiler de son buldu.

Haber US, Haber: Fuad Seferov, 11.04.2014

'KÜLTÜREL MİRAS YÖNETİMİNDE POLİTİK YAKLAŞIMLARIN ETKİSİ' PANELİ

 

Boğaziçi Üniversitesi (BÜ) Turizm İşletmeciliği Bölümü ve İstanbul Bilgi Üniversitesi işbirliğiyle düzenlenen “Sorumlu Somut ve Somut Olmayan Kültürel Miras Yönetiminde Politik Yaklaşımların Etkisi” başlıklı panel, BÜ konferans salonunda gerçekleştirildi.

 

Panelde konuşan Günay, Türkiye’nin eski uygarlıkların beşiği sayılan ülkelerden biri olduğunu belirterek, Mezopotamya, Ön Asya ve Ege Havzası’nın insanların ilk ayak izlerinin bulunduğu bir coğrafya olduğunu anlattı.

 

Türkiye’nin aynı zamanda bir geçiş ülkesi olduğunu ifade eden Günay, ülkenin insanlık tarihinin en önemli merkezlerinden biri olduğunu söyledi.

 

Günay, insanlığın ortak tarihi ve mirasının bir anlamda koruyucusu durumunda olduklarına işaret ederek, Türkiye’de kültürel mirasın korunmasına ilişkin mevzuat hakkında bilgi verdi.

 

Ertuğrul Günay, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu topraklarda bütün mirasa, herhangi bir ayrım yapmaksızın hepsine aynı gözle bakmamız ve insanlığın ortak mirası olarak geleceğe taşımamız lazım. Batı ile kıyaslandığında bizde koruma bilincinin oldukça geriden geldiğini görüyoruz. Batı’da müzeler kurulurken 19. yüzyılda bizde ilk defa koruma mevzuatı çıkmış. Eski kayıtlara göre, 1884′ten sonra ülkede ne kalmışsa onu korumaya başlamışız. 1950-51′deki yeni düzenlemeyle de Gayrimenkul Eski Eserler ve Anıtlar Yüksek Kurulu dediğimiz kurum kurulmuş. 20. yüzyılda Anıtlar Yüksek Kurulu kavramıyla tanıştık. Ondan önce koruma çeşitli kurumlara terk edilmişti. Yeni mevzuat düzenlemesi 12 Eylül’den sonra 1983′lerde yapıldı. Türkiye’de 35′in üzerinde Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Yüksek Kurulu birimleri kuruldu.”

 

Batı’nın kültürel mirası koruma konusuna verdiği öneme dikkati çeken Günay, “Batı’nın topraklarında 200 yıllık eski eserler korunurken, biz 2 bin yıllık eserlerimizi ne yazık ki geçmişte Batı müzelerine kaybetmişiz. 1980′lerden sonra kültürel mirası koruma bilinci gelişirken, son düzenlemeler 2000 yılından sonra oldu. 2007 eylül başında bakan olmuştum. Aldığımda koruma hukuku açısından manzara gerçekten feciydi. Eski bakanlara laf dokundurmuyorum katiyen” ifadelerini kullandı.

 

Bakan olduğu dönem kültürel mirasa sahip çıkma konusunda yaptığı çalışmaları anlatan Günay, şunları kaydetti:

“Ankara’da Kültür Bakanlığı’nın tarihi binası, 1925 yılı yapımı ve erken Cumhuriyet dönemi mimarisi bir eserdir. Arkasına, çeşitli bakanlıklar kullanırken inanılmaz, 8 kat eklenti yapmışlardı. Buradaki bina özgün ve güzel bir yapı. Arkaya bir bina yapıp boyamışlardı. Bütün görünümü bozuyordu. Ben işe, kendi bakanlık binamızın 3 katını yıkarak başladım. Yani bakanlık, kendi dibinden ve binasından bile habersiz haldeydi. Kaleye çıkarken, birinci derece arkeolojik alana rölöve binası yapmışlardı. Sonra birinci derece arkeolojik alan olduğunu anlamışlar, binayı kullanmamışlar. Biz o arkeolojik alandaki binayı yıkmak zorunda kaldık. Ama yapan Kültür Bakanlığı düşünün. Dolayısıyla koruma bilinci konusunda ‘mum dibine ışık vermez’ durumundaydık. Kurulların altı boş gibiydi.”

 

Günay, bakanlığın kültürel mirası koruma bilinci oluşturma konusunda yaptığı hizmetleri anlattı.

haberler.com, 10.04.2014

ASPENDOS 4 AY ZİYARETE KAPALI

 

Antalya’nın geçen yıl en çok turist çeken bölgesi olan Aspendos, restorasyon nedeniyle 4 ay boyunca ziyaretçi kabul edemeyecek. Aspendos, geçen yıl elde ettiği yaklaşık 1.5 milyon lira ile “turizmin darphanesi” gibi çalışmıştı. Aspendos, haziranda kısmen de olsa ziyarete açılıp çeşitli festival ve gösterilere ev sahipliği yapabilecek. Tüm restorasyonun ise eylülde bitirilmesi planlanıyor.

 

Dünyanın en iyi korunmuş antik tiyatrosu olarak gösterilen Aspendos’ta geçen yıl ocak ayında başlayan restorasyon çalışmaları devam ediyor. Bir yılı aşkın süredir yapılan çalışmalarda, restorasyona rağmen turistlerin de Aspendos’u gezebilmesine imkan sağlanıyordu. Ancak Kültür ve Turizm Bakanlığı kararıyla Aspendos bu kez ziyarete kapatıldı.

Habertürk, Haber: Aykan Çufaoğlu, 02.04.2014

DSİ'NİN KANAL ÇALIŞMASINDAN TARİH FIŞKIRDI

 

İzmir’in Ödemiş İlçesi’ne bağlı Türkönü Köyü’nde, DSİ tarafından yapılan yeraltı sulama kanalı çalışması sırasında Hellenistik Döneme ait, 2 bin 300 yıllık olduğu tahmin edilen oyulmuş kaya üzerine oturtulmuş süslü ve kabartmalı dört toprak lahit bulundu.

 

DSİ tarafından Beydağ Barajı’ndan Küçükmenderes Ovası’nın sulanması için yapılan yeraltı sulama kanalı çalışmaları sırasında tarihi buluntulara rastlandı. Bunun üzerine çalışmalar durdurulup, Ödemiş Müze Müdürlüğü’ne bilgi verildi. Müze Müdürlüğü yetkililerinin yaptığı incelemede buluntuların Hellenistik Dönem’e ait oyulmuş ana kaya üzerine oturtulmuş, pişmiş topraktan kabartmalı dört süslü lahit olduğunu belirledi. 2 bin 300 yıllık olduğu tehmin edilen lahitlerin içinden seramik objeler ve yakılan ölülerin külleri çıktı. Mezarlardan çıkan küller ve seramik objeler müzeye taşınırken, lahitler korumaya alındı.

 

Emekli arkeoloji profesörü Veli Sevin, Ödemiş Müzesi’nen yaptığı çalışmalara gönüllü olarak destek verdiğini belirterek, “Bu çalışmalardan bir tanesi geçtiğimiz günlerde Türkönü Köyü’nde Antik Neikeia Kenti’nde yapıldı. DSİ’nin sulama kanalı çalışmalarında, iş makineleri bir kaç mezarı tahrip etti. Bunun üzerine Ödemiş Müze Müdürlüğü olaya hemen müdahale edip, Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın izniyle kurtarma kazılarında bulundu. Neikeia, doğu Küçük Menderes Havzası’nın en büyük antik kentlerinden birini oluşturmaktadır. MÖ 2′inci yüzyıllarda başlayıp MS 4 yüzyıllara kadar yaşamını sürdürmüştür. Tiyatroları, kiliseleriyle, tapınaklarıyla büyük bir antik kenttir. Bu kentin eteklerin de geniş alana yayılmış mezar kalıntıları bulunmaktadır. 2013 bahar aylarında Kaymakçı yolu üzerinde yine DSİ bir kanal kazısı sırasında, aynı alanda benzeri ama biraz daha farklı olarak Roma antik çağlarına ait iki mezar ortaya çıkarılmıştı. Bu yeni durum da ise 4 mezar karşımıza çıkmıştır. Ana kaya oyulmuş, bunun üzerine pişmiş topraktan kabartmalı süslü lahitler oturtulmuş. Bu lahitlerin içinde yakılarak gömülen cesetlerin külleri yerleştirilmiştir. Sadece yakılarak gömülen kişilerin bu mezarlıklarda yer alması ilginç bir durum. Mezarlarda seramik özellikte buluntular var. Bir kısmı ne yazık ki defineciler tarafından tahrip edilmiş” dedi.

haberler.com, 17.03.2014



6 - 12 Nisan 2014

DEFİNE DEDİKODUSU

 

 

Ortaca’nın Dalyan Mahallesi'nde bir süre önce, 5 asırlık Merkez Camisi'nin restorasyon çalışmaları sırasında yıkım yapan ekibin ortadan kaybolması minberini altında altın bulunduğu iddialarını gündeme getirdi.

 

İddiaları yalanlayıp çalışmaların devam ettiğini belirten Aydın Vakıflar Bölge Müdürü Selahattin Katran, "Yükleniciler özel sebeplerden ve cenaze nedeniyle çalışmaya bir süre ara verdi. Restorasyon aslına uygun bir şekilde devam ediyor" diye konuştu.

 

Sıkıntı yaratabilir
Müdürlüğün kontrol mühendisi Cengiz Keskin, 1959’da betonarme olarak yapılan minarenin yıkılarak yenileneceğini belirterek, "Kazıların tamamı Koruma Kurulu'nun 2011 yılında onayladığı projeye uygundur. Bu tür haberler bundan sonraki çalışmalarda sıkıntılar yaratabilir" dedi.

Yüklenici firmanın ustabaşı Cengiz Söğütlü de söylentilerin asılsız olduğunu söyledi, "Cenazeye gittikten sonra arkamızdan laf çıkmış. Bunların aslı yok" ifadelerini kullandı. 

Yenigün Ege, 11.04.2014

BAŞKAN PİRİŞTİNA'DAN FORBES KÖŞKÜ'NE DESTEK

 

Buca Belediye Başkanı Levent Piriştina, Seyfi Demirsoy Eğitim ve Araştırma Hastanesi bahçesinde bulunan tarihi Forbes Köşkü’nün ilçeye kazandırılması için harekete geçti.

 

Görev süresinde henüz bir haftayı doldurmayan genç belediye başkanı, tarihi yapılara da el attı. Seyfi Demirsoy Devlet Hastanesi bahçesinde bulunan ve restorasyonu bitme aşamasına gelen Forbes Köşkü’nün ilçe halkı tarafından kullanılması için çalışma başlatan Piriştina, dün İzmir İl Kültür ve Turizm Müdürü Abdülaziz Ediz’le bir araya geldi. Tarihi köşkte buluşan Piriştina ve Ediz, köşkün kentin kullanımına bir an önce kazandırılması için işbirliği yapma kararı aldı. Köşkün restorasyonunun önemli bölümünü tamamladıklarını, iç kısmında kalan işlerin önümüzdeki aylarda tamamlanacağını belirten Abdülaziz Ediz, Piriştina’dan bahçenin düzenlenmesini talep etti. Ediz köşkü kültür, sanat kompleksi olarak kullanmak istediklerini söyledi.

 

ÇALIŞMA BAŞLATTI

Forbes Köşkü’nün Bucalıların kullanımına açılmasını çok önemsediklerini dile getiren Piriştina, “Bu iş için elimizi değil, vücudumuzu ortaya koyarız” dedi. Ediz, genç başkanın heyecanından memnun olduğunu belirtirken Başkan Piriştina, köşkün bahçesinin tanzimi ve belediyenin neler yapabileceğiyle ilgili meclis üyeleri İlhan Dal ve Mahir Akbaş’ı görevlendirdi. Kısa sürede çalışmayı tamamlayacaklarını ve üzerlerine düşeni yapacaklarını belirten Piriştina, “Forbes Köşkü için ne yapabilirsek onu yapacağız. Bir an önce de köşke, halkımızın ve turistlerin ulaşımını sağlayacağız.


Sadece bu köşk değil, Buca’nın tüm tarihi yapıları ile ilgili özel çalışmalar gerçekleştireceğiz. Restore edilerek kent kültürü ve turizmine kazandırılması için var gücümüzle çalışacağız” diye konuştu.

Yenigün Ege, 11.04.2014

HARRAN EVLERİ İTALYA'DA TANITILACAK

 

 

Dünyanın en eski yerleşim yerleri arasında gösterilen, Asur ve Emeviler'e bir dönem başkentlik yapan, ilk İslam Üniversitesinin kalıntılarının bulunduğu Harran İlçesini ziyaret edenler, geçmişe yolculuk yapma imkanı buluyor.


Halk mimarisinin ürünü konik kubbeli evleriyle meşhur Harran, Şanlıurfa'da en çok ilgi çeken turizm mekanları arasında yer alıyor. Rasathane ve Emeviler döneminden kalma Ulu Cami ise ziyaretçileri adete tarihi yolculuğa çıkarıyor.


Kaymakam Muhammet Selami Yazıcı yaptığı açıklamada, Harran'ın geçmişten günümüze önemli tarihi değerlere sahip olduğunu belirtti.


Harran'daki konik kubbeli evlerin benzerinin İtalya'nın Alberobello kasabası ile Suriye'nin Şam ve Halep kentlerinde bulunduğunu hatırlatan Yazıcı, ilçedeki kale, sur ve tarihin ilk üniversite kalıntılarının da dikkat çektiğini ifade etti.


Yazıcı, Alberobello ile Harran'nın 2013'de kardeş şehir olduğunu anımsattı.


Dünya Kültür Mirası listesinde yer alan Alberobello'nun yılda 1 milyona yakın turiste ev sahipliği yaptığını vurgulayan Yazıcı, şöyle konuştu:
"Potansiyelimizin buranın yaklaşık 10 katı olduğunu düşünüyoruz. Çünkü orada sadece kubbeli evler var. O kubbeli evleri restore ederek kafe, otel, restoran olarak turizmin hizmetine sunarak yıllık 1 milyon civarında turiste hitap ediyorlar. İlçemizde ise kubbeli evlerin haricinde dünyanın ilk üniversitesi kalıntıları mevcut. Yaklaşık 4 kilometrelik bir sur ve kale var. İnanç turizmi var. Fakat bunlara rağmen 21 bin civarında turist alabiliyoruz. Alberobello ile yaptığımız kardeş şehir protokolüyle bu kente gelen bütün turistler Harran'ı da tanıyacaklar. Alberobello'ya göndereceğimiz materyallerle Harran'ı orada tanıtacağız. Kardeş kentimize uğrayan turistlerin bir sonraki ziyaret noktaları umarım Harran olacak."


Harran'ın, Dünya Kültür Mirası listesine adaylık başvurusunu 2005'de yaptığını hatırlatan Yazıcı, bununla ilgili master çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.


Turistlerin kubbeli evlerde kalma isteğine dikkati çeken Yazıcı, Karacadağ Kalkınma Ajansı ile yaptıkları ortak projeyle bölgeye 10 yataklı otel inşa ettiklerini sözlerine ekledi.

Gap Gündemi, 10.04.2014

 

Mevlana Kültür Vadisi Projesi kapsamında Konya’daki tarihi eserlerin restorasyonunu gerçekleştiren Konya Büyükşehir Belediyesi, “Tarihi Osmanlı Buğday Pazarı”nda tarihi ortaya çıkaracak projeyi başlattı. Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek, Konya’daki tarihi eserlere sahip çıkılarak gelecek kuşaklara aktarılması konusunda önemli projeleri hayata geçirdiklerini belirterek, Konya merkezde yapılan restorasyon ve yenileme çalışmasının dünyanın bir kalemde yapılan en büyük yenileme ve restorasyon çalışması olduğunu dile getirdi.

TÜRKİYE’NİN İLK TARIM MÜZESİ
Bu kapsamda Konya’nın tarihi mekanlarından olan “Tarihi Osmanlı Buğday Pazarı”nda başlattıkları sağlıklaştırma çalışmasının önemine dikkat çeken Başkan Akyürek, 27 bin 850 metrekarelik bir alanda Selçuklu mimarisiyle Türkiye’nin ilk tarım müzesi, 129 dükkan ve farklı büyüklüklerde salonlar yapılacağını dile getirdi. Başkan Akyürek, projede yaklaşık 800 araçlık 2 katlı yer altı otoparkı ve meydan da bulunacağını, çalışmaların 1 yıl içinde tamamlanacağını vurguladı. 

Hakimiyet Konya, 10.04.2014

DÜNYANIN İLK AMELİYATLI KAFATASI, AKSARAY MÜZESİ'NDE SERGİLENİYOR

 

 

Kapadokya tarihine ışık tutan önemli arkeolojik ve etnografik eserlerle, mumyalar ve dünyanın bilinen ilk ameliyatlı kafatasının bulunduğu Aksaray Müzesi, teşhir ve tanzim çalışmasının tamamlanmasıyla yeniden ziyarete açıldı.

 

Aksaray Müzesi Müdür Vekili Fariz Demir, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 2012 başında yeni teşhir çalışması için kapatılan müzenin teşhir ve tanzim çalışmasının tamamlandığını söyledi.

 

Müzenin 2 bin metrekaresi kapalı, 12 bin metrekarelik alan üzerinde yer aldığını belirten Demir, “Sekizgen plan üzerine 3 katlı inşa edilen müze ve bahçesinde toplam 15 bin 437 adet eser bulunuyor. Müze içinde 6 salon, 5 depo, konferans salonu ve çalışma odaları bulunuyor” dedi.

 

Müzede, Kapadokya’nın 11 bin yıllık tarihinin birbiriyle koridorlarla bağlanan 6 teşhir salonunda sergilendiğini anlatan Demir, şunları ifade etti:

“İlk teşhir salonunda Aksaray’ın jeolojik dönemlerine ait, içinde mamut fosilinin de bulunduğu hayvan fosilleri ile çeşitli toprak ve taş örnekleri sergileniyor. Bu salonda 11 bin yıl önce Kapadokya’da ilk yerleşimin başladığı Aşıklı Höyük’ten bilimsel kazılarla ortaya çıkarılan eserler sergileniyor. Burada sergilenen kafatası, dünyada en eski kafatası ameliyatının Aşıklı Höyük’te yapıldığını gösteriyor. Vitrinlerde ise Aşıklı Höyük yaşamı ve kullanılan malzemeler sergileniyor.”

 

Demir, Aşıklı Höyük’ü tarihsel olarak Musular ve Güvercinkayası’nın takip ettiğini vurgulayarak, “İkinci teşhir salonunda Neolitik dönem yerleşimi olan Musular ve daha geç bir döneme tarihlendirilen Orta Kalkolitik yerleşmesi Güvercinkayası kazılarından gelen eserler sergilenmektedir” diye konuştu.

 

Asur ticaret kolonileri Acemhöyük’te

Üçüncü teşhir salonunda Asur ticaret kolonilerinin Anadolu’daki en önemli merkezlerinden Acemhöyük’ten, bilimsel kazılarla çıkartılan eserlerin sergilendiğini dile getiren Demir, dördüncü teşhir salonunda ise Demir Çağı, Helenistik Çağ, Roma, Doğu Roma ve Selçuklu dönemlerine tarihlenen eserlerin yer aldığını aktardı.

 

Mumyalar salonu

Beşinci salonun mumyalar salonu olarak düzenlendiğini ifade eden Fariz Demir, şunları kaydetti:

“Aksaray’dan çıkarılan mumyalar ve mumyaların yanında ele geçen boncuk, kolye taneleri, ketene dokunmuş işlemeli giysi parçaları ile Doğu Roma dönemine ait takılar ve kandiller gibi günlük hayatta kullanılan eşyalar, mumyalar salonunda sergileniyor. Yakın döneme ait etnografya teşhiri, ikinci kattaki salonda sergileniyor. Aksaray’da yapılan el sanatlarından halıcılık, sepetçilik, çömlekçilik ve taş işleme ustalığı bu salonda canlandırılıyor.”

 

Demir, teşhir ve tanzim çalışmasının tamamlandığı 6 salon ve müzenin bahçesinde Kapadokya’nın 11 bin yıllık tarihinin sergilendiğine dikkati çekerek, “Teşhir salonları ve bahçesindeki Roma, Bizans ve İslami dönemlere ait taş eserlerle Kapadokya’nın 11 bin yıllık tarihini Aksaray Müzesi’nde sergiliyoruz.

 

Yaptığımız canlandırmalarla, müzeyi ziyaret edenler bölgede yaşamış medeniyetleri tanıma fırsatı bulacak. Müzemiz, turistlerin her yerde göremeyeceği eserlere sahip olduğu için yoğun ilgi olacağını düşünüyoruz” dedi.

Haber 7, 10.04.2014

BİNTEPELER TÜMÜLÜSLERİ TEHDİT ALTINDA

 

  


Parayı icat eden Lidyalılar tarafından MÖ 7. ve 6. yüzyılda yapılan Manisa’nın Salihli İlçesi'ndeki ‘Bintepeler Tümülüsleri’, definecilerin yoğun tahribatı ve yapılan tarım sebebiyle yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalıyor.





Akhisar-Salihli Karayolu’nun her iki kenarında yer alan yaklaşık 2500 yıllık 90 tane tümülüs, definecilerin tahribatı ve yapılan tarım sebebiyle zarar görüyor. Salihli İlçesinin kuzeybatısında yer alan ‘Bintepeler Tümülüsleri’, parayı icat eden Lidyalılar tarafından MÖ 7. ve 6. yüzyıllarda yapıldı. Ünlü Lidya Kralı II. Alyattes’e ait olan en büyük tümülüs, 355 metre çapında, 69 metre yüksekliğinde ve çevre uzunluğu bin 115 metredir. Kral Giges’e ait ikinci en büyük tümülüs ise Amerikalı bir ekip tarafından kazılıyor. Tümülüs, bir mezar ya da mezarlık içeren, üzerine toprak yığılarak oluşturulmuş tepeciklere verilen addır.





“Lidya’da üç hanedan hüküm sürmüştür”
Lidya’da “Atyadlar”, “Heraklidler” ve “Mermnadlar” diye adlandırılan üç kral hanedanı hüküm sürmüştür. İlk iki hanedan ve bunların kralları hakkında fazla bir bilgi yoktur. Lidyalıların bilinen en parlak dönemi MÖ 700-550 yılları arasında yaşanmıştır. Bu dönem Mermnadlar Hanedanı dönemidir. Lidya adı Mermnadlar Hanedanının ilk kralı olan Gyges’ten itibaren kullanılmaya başlanmıştır. M. Ö. 546 yılında Ahameniş İmparatorluğu, Lidya Krallığı’nın başkenti Sardes’i ele geçirip Lidya Krallığına son vermiştir. Böylelikle Anadolu, 200 yıllık Pers egemenliği dönemine girmiştir. Lidya’nın insanlık tarihine en büyük katkısı parayı icat etmiş olmalarıdır.

 




arkeolojihaber.net, 10.04.2014

TDK: UCUBE HAKARET ANLAMI TAŞIMAZ

 

 

Heyketraş Mehmet Aksoy'un Kars'ta yıktırılan 'İnsanlık Anıtı' heykeli için "Ucube" dediği gerekçesiyle Başbakan Recep Tayip Erdoğan hakkında açtığı 100 bin TL'lik tazminat davasında kelimeyle ilgili TDK'nın uzman görüşü geldi.

 

Heyketraş Mehmet Aksoy’un Kars'ta yıktırılan 'İnsanlık Anıtı' heykeli için "Ucube" dediği gerekçesiyle Başbakan Recep Tayip Erdoğan hakkında açtığı 100 bin TL’lik tazminat davasında Türk Dil Kurumu’ndan (TDK) mahkemeye gönderilen yazıda, “Ucube” kelimesinin olumsuz anlam içermesine rağmen hakaret anlamı taşımadığı belirtildi.

TDK tarafından 12 Şubat 2014’de davanın görüldüğü İstanbul 3’üncü Asliye Hukuk Mahkemesi’ne gönderilen yazıda, “Bu söz kişinin, bazı kişi ve varlıklara ilişkin kanaatini anlatan kelimedir” denildi. 

İstanbul 3'üncü Asliye Hukuk Mahkemesi'nde görülen duruşmaya Aksoy'un avukatı Turgut Kazan ile Başbakan Recep Tayyip Erdoğan 'ın avukatı Ferah Yıldız katıldı.

Mahkeme , 286 bin bedel ile ödenen heykelin yapımı ve bu beyan sonrası yıkımını nedeniyle bu işlemi yapan Kars Belediyesi ve yetkilileri hakkında ve daha önce karar veren kişiler hakkında belediyeyi zarara sokmuşlar ise Kars Belediye Başkanlığı'ndan ve ayrıca İçişleri Bakanlığı'ndan sorulmasına karar vererek duruşmayı erteledi.

Hürriyet, Haber: Ayşegül Usta, 10.04.2014

NAZİ GANİMETİ TABLOLAR İADE EDİLİYOR

 

 

Almanya’nın Münih kentinde, geçtiğimiz yıl evinde bulunan milyar dolarlık tablolarına el konulan Cornelius Gurlitt (81) Augsburg Mahkemesi’nin verdiği karar uyarınca bu tablolarını geri alacak.

 

Mahkeme, Gurlitt’in el konulan tabloların tamamının iadesine karar verdi. Karar gerekçesi, “Soruşturmada yeni bulgular ortaya çıktı ve davanın hukuksal durumu yeniden değerlendirildi” şeklinde açıklandı. Savcılık ise soruşturmanın sürdüğünü açıkladı.

 

28 Şubat 2012 yılında Gurlitt’in Münih’teki evinde bulunan bin 280 paha biçilmez tabloya el konulmuştu ve koruma altına alınmıştı. Dava ise, vergi ve servet kaçırılması olarak ele açılmıştı.

Yaklaşık 1,35 milyar dolar değerinde olduğu tahmin edilen eserler arasında Marc Chagall, Pablo Picasso, Henri Matisse, Otto Dix ve Max Liebermann tarafından yapılmış ve kayıp olduğu düşünülen veya var olduğu bilinmeyen resimler vardı. Salzburg'daki son buluntular ise Renoir, Monet ve Picasso'nun resimlerini içeriyordu.

 

Cornelius Gurlitt’in, Adolf Hitler’in sanat uzmanı Hildebrand Gurlitt’in oğlu olması nedeniyle el konulan tablolardan beş yüz tanesinin Nazi ganimeti olduğu şüphesi ortaya çıkmıştı.

Bu hafta başında Gurlitt ve avukatları Alman Hükümeti ve Bavyera Eyalet Hükümeti ile tabloların Nazi ganimeti olup olmadığını araştırılmasına izin vermesi konusunda anlaşma imzalanmıştı. Anlaşmaya göre, Gurlitt, Nazi ganimeti çıkan tabloları sahiplerine geri vermeyi kabul etti.

Habertürk, 10.04.2014

TEKKE İHYASI BİZANS'I YIKAR

 

İstanbul Ayvansaray’da 16. yüzyılda inşa edilen Emir Buhari Tekkesi’nin yeniden yapımı sırasında, tarihi 5. yüzyıla dek uzanan Bizans Blakhernai Saray Kompleksi kalıntılarına zarar verildi.

 

 

Ayvansaray’da17 gecekondunun yıkılması sonrasında Emir Buhari Tekkesi’nin temel kalıntıları ortaya çıktı. Bunun üzerine tekkenin olduğu yere bir mescit ve yanında bulunan haremlik bölümüne ise ney sanatının icra edildiği bir yapı inşa edildi. Ancak bu ihya projesinin bulunduğu arazinin hemen altındaki Blakhernai Saray Kompleksi kalıntıları görmezden gelindi. “Bizans döneminden kalma tarihi kalıntıların 

 

bu şekilde korunmadan bırakılması tam bir rezalet” diyen TMMOB Mimarlar Odası İstanbul Büyükkent Şubesi Genel Sekreteri Mücella Yapıcı, “En büyük problem tekkenin istinat duvarının Bizans döneminden kalma yapıların üzerine oturtulması. Ayrıca üst kısma ördükleri duvar yeni ve sıkı örülmüş bir duvar. Bu nedenle aşağıdaki duvara baskı yapıyor. Zamanla saray kalıntıları bu ağırlığı taşımayıp yıkılabilir” şeklinde konuştu. 

Taraf, Haber: Billur Özgül, 09.0.2014

HER 5 TURİSTTEN BİRİ...

Türkiye'de yılın ilk 3 aylık döneminde, geçen yıl olduğu gibi yerli ve yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği yer, Topkapı Sarayı Müzesi oldu. ,

 

Kültür ve Turizm Bakanlığından aldığından derlenen bilgiye göre, yılın 3 aylık döneminde, Türkiye'deki müze ve ören yerlerini toplam 4 milyon 2 bin 128 kişi ziyaret etti.

 

Yerli ve yabancı turistlerin yılın ilk 3 ayında en çok ilgi gösterdiği yer, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478'de yaptırılan ve Osmanlı Devleti'nin 380 yıl idare merkezi ve resmi ikametgah olarak kullandığı Topkapı Sarayı Müzesi oldu.

 

Topkapı Sarayı Müzesi'ni 606 bin 689 ve müze içindeki Harem Dairesi'ni 189 bin 899 olmak üzere toplam 796 bin 588 kişi ziyaret etti.

 

Geçen yıl ziyaretçi sayısında en yüksek artış, Harem bölümünün desteğiyle Topkapı Sarayı Müzesi'nde yaşandı. Topkapı Sarayı Müzesi'ni geçen yıl 3 milyon 397 bin, Harem Dairesi'ni de 1 milyon 30 bin 556 kişi gezdi. Topkapı Sarayı Müzesi, 2013 yılı öncesinde Ayasofya Müzesi'nden sonra en çok ziyaret edilen yerdi. Bu gelenek geçen yıl bozulmuştu. Bu yılın ilk 3 aylık döneminde de Topkapı Sarayı Müzesi, Ayasofya Müzesi'nin önüne geçti.

 

İstanbul'un Tarihi Yarımadası'ndaki Topkapı Sarayı Müzesi'nden sonra Türkiye genelinde en çok ziyaretçi çeken ikinci mekan, dünyadaki en önemli mimari yapılardan biri kabul edilen 1449 yaşındaki Ayasofya Müzesi oldu.

 

Ayasofya Müzesi'ni ilk 3 aylık dönemde 576 bin 326 kişi ziyaret etti. Müzeyi geçen yıl 3 milyon 275 bin 337 kişi dolaştı. Türkiye'deki müze ve ören yerleri arasında en çok ziyaret edilen diğer mekan ise Konya'daki Mevlana Müzesi oldu. Burayı, 303 bin 90 kişi ziyaret etti.

 

İzmir'in Selçuk İlçesi'ndeki, kuruluşu MÖ 6000'li yıllara dayanan Efes Ören Yeri'ni de 205 bin 389 kişi gezdi.

Habertürk, 09.04.2014

ZEUGMA MOZAİK MÜZESİ'NE BÜYÜK İLGİ

 

 

Gaziantep’teki Zeugma Mozaik Müzesi’ni bu yılın ilk çeyreğinde 31 bin 200 kişi ziyaret etti.

Resmi açılışının gerçekleştiği 9 Eylül 2011′de Tunus Bardo Müzesi’nden, “dünyanın en büyük mozaik müzesi” sıfatını devralan ve önceki yıl “Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”ne layık görülen müze 2012′de 175 bin, 2013′de ise 173 bin kişiyi ağırladı.

 

Havaların ısınmasıyla yerli ve yabancı turistlerin ilgi göstermeye başladığı müzeyi bu yılın ilk üç ayında 31 bin 200 kişi ziyaret etti.

 

İl Kültür ve Turizm Müdürü Ergün Özuslu, AA muhabirine yaptığı açıklamada, müzenin, sergilenen 2 bin 464 metrekare mozaik ile dünya çapında önemli bir yere sahip olduğunu söyledi.

 

Dünyanın en büyük mozaik müzesi unvanını elinde bulunduran müzenin, şehrin ve ülkenin tanıtımında önemli rol üstelendiğini belirten Özuslu, “Müzeyi geçen yıl 173 bin kişi ziyaret etti. Bu yılın ilk çeyreğinde 31 bin 200 ulaşan ziyaretçi sayısı her geçen gün artıyor. Yıl sonundaki ziyaretçi sayısının geçen yılın da üzerine çıkacağını tahmin ediyoruz” dedi.

 

Müze hakkında

Çingene kızı ile özdeşleşen müze, Mars heykeli, bir kısmı kazı alanında çalınan Dionysos-Ariadne’nin Düğünü mozaiği, yaklaşık 150 metrekarelik duvar resmi, 4 Roma dönemi çeşmesi, 20 sütun ve mezar stelleriyle dikkat çekiyor.

 

Hamam mozaikleri ve 1. yüzyıla ait ünlü savaş tanrısı Mars’ın heykeli bodrum katta bulunduğu müzenin giriş katında da Fırat Nehri’nin kenarındaki villalarda bulunan mozaikler yer alıyor. Kazılarda çıkarılan Poseidon ve Euphrates ikiz villaları, mozaikler, duvar resimleri, çeşmeler, sütunlar ve duvarlar orijinal pozisyonlarında ve kazıda bulunduğu boyutlarıyla sergileniyor.

 

İkinci katta “Çingene kızı” olarak adlandırılan ve simge haline dönüşen Mainad mozaiği için yapılan özel oda var. Çingene kızı mozaiği, hangi açıdan bakılırsa bakılsın ziyaretçiye bakıyormuş izlenimi vermesiyle dikkat çekiyor. Labirent şeklinde dizayn edilen odanın duvarında, kaçakçılar tarafından büyük oranda tahrip edilen Mainad mozaiği de yer alıyor. İkinci katta ayrıca Doğu Roma dönemi kilise mozaiklerinin yanı sıra 6. yüzyıla kadar devam eden mozaikler sergileniyor.

haberler.com, 09.04.2014

GEÇMİŞE GİTMEYE HAZIR MISINIZ?

 

 

Konya'nın merkez Selçuklu İlçe Belediyesi tarafından 2012 yılında restorasyonu tamamlanarak turizme kazandırılan Sille Şapeli "Zaman Müzesi" olarak turizme kazandırıldı. Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait eserler ile Roma dönemine kadar uzanan zaman kavramı ile ilgili birçok eserin sergilendiği müze Türkiye'de bir ilk.

 

Selçuklu Belediyesi, hayata geçirdiği çalışma, projeler ve özellikle de "Tarihe Vefa Projesi" kapsamında Sille'nin binlerce yıllık tarihi mirasını yeniden canlandırmaya devam ediyor. Kilise Müze, (Aya Elenia Müzesi), Mormi, Orta, Çay ve Ak Cami yanı sıra, Şapel (Süt Kilisesi) gibi birçok tarihi mekanın restorasyonları tamamlanarak hizmete sunuldu.

 

 

Selçuklu Belediyesi ayrıca Sille Deresi su tutma ve çevre düzenlemesi, sokak sağlıklaştırması, taş kaplama işleri, PTT ve elektrik hatlarının yeraltına alınması ve Sille evleri restorasyonu gibi Sille'yi yeniden inşa çalışmalarına hummalı bir şekilde devam ediyor. Selçuklu Belediyesi tüm bu çalışmalarla Sille tarihini ve Konya turizmini canlandırmayı planlıyor.

 

Sille turizminin geliştirilmesi kapsamında Selçuklu Belediyesi tarafından restorasyonu tamamlanan Sille Şapeli'nde kurulan Türkiye'nin ilk Zaman Müzesi'nde, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait "zaman" ile ilgili birçok nadide eser sergileniyor. Müzenin ilgi çeken eserleri arasında; Osmanlı ve Cumhuriyet dönemine ait özel tasarım saatler, Osmanlı paşaları tarafından düzenlenen ve genel kullanıma tanzim edilen ruznameler, cep ve masa takvimleri ve resmi dairelerde kullanılan el yazma- baskı takvimler yer alıyor. Ayrıca altın, gümüş köstekli cep saatleri, Türk Hava Kurumu'na ait illere göre coğrafik ve ekonomik verilerin bulunduğu cetvelli takvim, Roma dönemine ait arkeolojik güneş saati örneği ve halen Konya Hacı Hasan Cami Şerifi kıble duvarında bulunan Osmanlı dönemi güneş saati reprodüksiyonu gibi birçok kıymetli eser yer alıyor. Zaman Müzesi'nde sergilenecek eserlerin restorasyon ve sergileme işlemlerinin tamamlandığını bildiren yetkililer, çevre düzenlemesinin ardından müzenin açılacağını belirtti.

Habertürk, 09.04.2014

ANTİKA STRADİVARİUS'U KEMANCILAR TANIMADI

 

Fransa'nın başkenti Paris’teki Pierre ve Marie Curie Üniversitesi’nde görevli akustik uzmanı Prof. Claudia Fritz’in araştırmasına göre ünlü kemancılar antika değerindeki Stradivarius'ları tanımadı.

Fritz, aralarında Rus Ilya Kaler, Kanadalı Susanne Hou, ABD’li Giora Schmidt’in de bulunduğu 10 ünlü kemancının gözünü kapayarak onlara 6’sı eski, 6’sı yeni 12 farklı keman çaldırdı.

Ünlülerin seçtiği modern keman oldu.

Habertürk, 09.04.2014

İSTANBUL ÜNİVERSİTESİ'NİN KAPISINA 'TC' YERİNE 'TUĞRA'

 

İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüsü'nün ana giriş kapısındaki restorasyon yaklaşık 10 ay süren çalışmaların ardından bugün son buldu. Öğrenciler aylar sonra ilk kez üniversiteye ana kapıdan giriş çıkış yaptı. Bu açılışın ardından, 1933 yılında Sultan Abdülaziz tuğrasının yerine getirilen 'TC' ibrasenin tekrar tuğraya dönmesi sosyal medyada tartışma yarattı.

 

 

Restorasyon çalışmaları sırasında kapının üzerinde bulunan T.C ibaresinin altındaki Sultan Abdülaziz tuğrasının tekrar ön plana çıkarılıp çıkarılmayacağı tartışmalara yol açmıştı. Bugün açılan giriş kapısının üzerinde bulunan Sultan Abdülaziz Osmanlı tuğrası dikkati çekerken, T.C ibaresi ise üniversitenin adının başına getirildi.

SOSYAL MEDYADA KAMPANYA BAŞLATILMIŞTI

Restorasyonla birlikte, kapının üst kısmındaki 'T.C.' ibareli madalyon yeniden gündeme geldi. 2 yıl önce İstanbul Üniversitesi öğrencileri ve Ulusal Öğrenci Konseyi'nin sosyal medyadan başlattığı "Tarihimi Geri Ver" kampanyasında, şu an 'T.C.' harflerinin olduğu noktada 1933 yılına kadar Sultan Abdülaziz tuğrasının bulunduğu, bu tarihi değerin yeniden gün yüzüne çıkarılması gerektiği belirtilmişti.

KÜLTÜR VARLIKLARINI KORUMA BÖLGE KURULU TUĞRALARIN ÖNE ÇIKMASINA KARAR VERDİ
Üniversite yönetimi, yaptığı yazılı açıklamada, kapının üzerindeki kitabeler ve tuğraların 1933 yılında kapatıldığına dikkat çekerek, "1949 yılında Prof.Dr. Süheyl Ünver'in gayretleri sonucunda, sülüs yazı ile yazılmış olan kitabelerin üzerindeki beyaz mermer plakalar tekrar açığa çıkarılmış, fakat tuğralar açılamamıştır. Bugün ise, tuğraların günümüze ulaşıp ulaşmadığı bilinmiyordu.

 

İstanbul 4 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 23 Şubat 2007 tarihli kararında, yapı üzerindeki mermer madalyonların açılarak altında bulunduğu düşünülen tuğraların üniversite tarafından tespit edilmesi ve korunmuşluk durumunun bildirilmesi istenmiştir. Restorasyon çalışmalarına başlandığında, madalyonların altında tuğraların bulunduğu görülmüştür. İstanbul 1 Numaralı Yenileme Alanları Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu'nun 19 Şubat 2014 tarihli kararı ile tuğraların tekrar gün yüzüne çıkarılmasına karar verilmiştir" dedi.

Radikal, 09.04.2014

MİMARLAR SORUYOR: MİMAR SİNAN'IN ESERLERİ DE YIKILACAK MI?

 

Mimarlar, Büyük Usta Mimar Sinan’ı unutmadı. Mimar Sinan, ölümünün 426. yılında Mimarlar Odası Ankara Şubesi, Mimarlar Derneği 1927 ve Serbest Mimarlar Derneği tarafından düzenlenen ortak bir anma etkinliği ile anıldı. Mimarlar, "Mimar Sinan’ın depremden zarar görmüş yapıları da yıkılacak mıdır?" diye sordu.

 

Etkinliğe TSMD temsilcileri Çiğdem Girgin, Çiğdem Alp, Mimarlar Derneği 1927 Yönetim Kurulu Üyesi Nahide Tan, Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan, Mimarlar Odası Ankara Şube Yönetim Kurulu Üyesi Muteber Osmanpaşaoğlu ve Ankara Şube sekreter Üyesi Gökhan yıldırım katıldı.

 

Mimarlık örgütleri  Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi bahçesinde bulunan Mimar Sinan anıtına çelenk bıraktı. Anıtın önünde mimarlık örgütleri adına basın açıklamasını Mimarlar Odası Ankara Şube Başkanı Tezcan Karakuş Candan okudu.  Candan: “ Mimar Sinan çağının karakterine uygun özgün ve yüzyıllara meydan okuyan mimari eserleriyle günümüze ulaşmıştır. Eserleri çağının görkemine uygun yaratıcılıkta ve hassasiyettedir. Ses, akustik, ışık, gölge, hacim, renk, benzeri bir çok konuda yapısal zenginlikleri etkileyici sakinliği ve mühendislik dehası günümüzde bizi şaşırtmaya devam etmektedir. Eserleri ışığında günümüzde bizlere önemli sorumluluklar düşmektedir. Ankara’da kent kapıları altında üretilenler üzücü ve yorucudur.  Ülkemizdeki kirlenmenin de doğal yansımasıdır.“ ifadelerini kullandı. 

 

Ayrıca mimarlar yapılan açıklama ile şu soruları yöneltti: “'Afet Yasası', koruma alanındaki ilke kararları değişiklikleri ile  tüm kentlerimiz tarihi, kültürel ve doğal mirasımız, yapılaşmaya açılmakta, yeni düzenlemeler tarihi eserler üzerindeki korumayı da kaldırmakta, koşulsuz olarak kamu yapılarının yapılmasına olanak sağlamaktadır. Bu yıkmak ve yapmak  eski eserleri de kapsadığına göre Mimar Sinan’ın depremden zarar görmüş yapıları da yıkılacak mıdır?  Mimar Sinan’ın eserlerinin de  yanına  ya da üstüne kamu yapıları yapılacak mıdır?, Bugün mimarlık adına topluma sunulan ise tasarım özgürlüğünün kaldırıldığı bir dayatma sürecidir. Mimar Sinan’ın üzerinde tasarım özgürlüğünü kısıtlayan baskılar olsaydı bugün övündüğümüz eserlerini yaratabilir miydi? Kentsel dönüşüm projeleri uygulamalarında her yerde aynı tip uygulamalar yapılarak mevcut kültürel zenginlik yok edilmektedir.  Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tip proje kavramına bir de tip kentler kavramını mı eklemiştir? Mimar Sinan’ın eserlerindeki yapı-kent ilişkisini bugünkü yaklaşımla şekillenen kentlerde kurmak mümkün müdür?.”

 

Mimarlık örgütleri, ülke yöneticilerine ve yerel yöneticilere “Sorularımızın yanıtlarını bekliyoruz, sorularımız ülkemiz mimarlığında sürekliliği ve yenilikçiliği korumaya yöneliktir. Sorularımız, topluma karşı duyduğumuz sorumluluğunun gereğidir.  kentlerimize ve mimarlığımıza sahip çıkacağız. Bu ülkenin sahipsiz olmadığını Mimar Sinan’ın anıtı önünde bir kez daha yineliyoruz.” şeklinde seslendi.

Yapı, 09.04.2014

BU KASEYE
36 MİLYON DOLAR!

Ming Hanedanı (1368-1644) döneminden kalan bir Çin porseleni, Sotheby’s Müzayede Evi’nin Hong Kong’da düzenlediği açık artırmada 36 milyon dolara (75.5 milyon TL) alıcı bularak rekor kırdı.

Küçük beyaz kasenin Çin’in Shangay kentinde yaşayan koleksiyoner Liu Yiqian’ın satın alındığını söyleyen müzayede evi yetkilileri, “Bu,

Çin porseleni için yeni bir dünya rekoru” dedi. 500 yılı aşkın geçmişi ve çapı 8 santimetre olan kase porselen üzerinde horoz ve tavuk deseni bulunduğu için “tavuk kasesi” diye nitelendiriliyor.

Habertürk, 09.04.2014

HAMİDİYE TABYALARI'NA KEPÇE!

 

 

Çanakkale’de tarihi sit alanında yer alan Hamidiye Tabyaları’na Koruma Kurulu onayı olmadan iş makineleriyle girildi. Araziye spor alanı ve açık hava tiyatrosunun da yer aldığı  bir proje yapılıyor.

Tarihi Hamidiye Tabyaları’nın restorasyonu için yapılan çalışmalarda tabyalara kepçelerle girildi. II. Abdülhamit döneminde yaptırılan ve Çanakkale Savaşı’nda boğaz savunmasında önemli rol oynayan Hamidiye Tabyaları tarihi sit alanında yer alıyor. 1.derece korunması gereken kültür varlığı olarak tescilli yapılara Çanakkale Kültür Varlıklarını Koruma Bölge  Kurulu’nun onayı olmadan iş makineleriyle müdahale edildi. Sahil kıyısında Hamidiye Tabyaları’nın bulunduğu 105 dönümlük arazinin kullanım hakkı alanın restorasyon çalışmaları yapılarak işlevlendirilmesi için Genelkurmay Başkanlığı tarafından Kültür ve Turizm Bakanlığı’na verilmişti.

 

BirGün’e açıklama yapan Çanakkale İl Kültür ve Turizm Müdürü Özcan Alarslan, “Koruma Kurulu izni olmadan müteahhit firma alanda iş makineleriyle çalışma yapmış. Koruma Kurulu müdürünün de yer aldığı bir heyet olarak orada incelemelerde bulunup tutanak tuttuk. Gözlemlerimiz neticesinde orada herhangi bir yıkılma, çökme, tahribat tespit etmedik. Koruma Kurulu da ayrıca yerinde inceleme yapacak. Şu an alanda iş makineleriyle yapılan işlem durdurulmuş durumda” dedi.

‘TEŞHİR SALONLARI OLACAK’
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından yapılan  projeye göre Hamidiye Tabyaları’nın bulunduğu tarihi sit alanı olan arazide içinde gezi parkuru, spor alanı, açık hava tiyatrosunun da bulunduğu bir proje yapılıyor. Proje kapsamında alanda yer alan 2 büyük bonet müze yapılacak, diğer bonetler ise Çanakkale Savaşı’na ilişkin görsellerin yer alacağı ve hediyelik eşyaların satıldığı teşhir alanları olarak düzenlenecek.

 

Yapılan çalışmaya ilişkin bilgi veren Alarslan, “Tabyaların bulunduğu arazi  gezinti alanlarının, çocuklar için spor alanlarının, açık hava tiyatrosunun, kafelerin olduğu bir peyzaj alanı olarak düzenleniyor. Tabyalar restore edilerek işlevlendirilecek. Bonetler müzeye, el sanatlarının sergilendiği ve savaşların anlatıldığı teşhir salonlarına dönüştürülecek. Peyzaj alanının sahille bağlantısının kurulduğu deniz tarafından bir yol da yapılacak” dedi. Çalışmanın 2015 yılının Nisan ayına kadar tamamlanması planlanıyor.

Birgün, Haber: Olgu Kundakçı, 09.04.2014

 

******


TARİHİ TABYA'DAKİ ÇALIŞMALAR YENİDEN BAŞLADI

 

Çanakkale'de birinci derece korunması gereken kültür varlığı olarak tescilli olan Anadolu Hamidiye Tabyası'ndaki çalışmalar, ruhsat alınması sonrası tekrar başladı.

 

DHA'nın haberine göre, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 17 milyon lira ödenekle restore edilmesi için proje hazırlanan 105 dönümlük alana sahip Anadolu Hamidiye Tabyası'ndaki restorasyon çalışmaları, 17 Şubat tarihinde başladı. Çanakkale Deniz Savaşları sırasında boğaz savunmasında kullanılan Barbaros Mahallesi'ndeki 10 bonetten oluşan Anadolu Hamidiye Tabyası restorasyon çalışmaları, önceki gün ruhsatsız olduğu gerekçesiyle belediye ekiplerince durduruldu. Yüklenici firmanın eksikleri tamamlayıp ruhsat alması sonrası bölgedeki çalışmalarda tekrar başladı.

 

Kepçeler de gitti

Ayrıca, 'Birinci derecede korunması gereken kültür varlığı' olarak tescil edilen tabyadaki çalışmalarda kepçe kullanılmasına gelen tepkiler, yüklenici firmanın araçlarını çekmesiyle ortadan kalktı. 2. Abdülhamit döneminde yaptırılan Anadolu Hamidiye Tabyası'ndaki bonetlerin üzerindeki toprakların izolasyonunu bölgeye getiriler işçilerle sağlanacağı açılandı. İşçilerden önce, bonetlerin yağışlar sırasında su alması nedeniyle üzerlerindeki toprak yığınları, kepçelerle alınarak kaldırılmıştı.

 

Çanakkale Savaşları'nın 100'ncü yıldönümü olan 2015 yılına kadar tamamlanması planlanan çalışmalar kapsamında Anadolu Hamidiye Tabyası'nda gezinti alanları, çocuklar için spor alanları, açık hava tiyatrosu, kafeteryaların olduğu bir peyzaj alanı olarak düzenlenecek. Bonetler ise müzeye dönüştürülecek. Peyzaj alanının sahille bağlantısının kurulduğu deniz tarafından bir yol da yapılacak.

Yapı, 10.04.2014

BARUTHANE MECLİS GÜNDEMİNDE

 

CHP Grup Başkanvekili Akif Hamzaçebi, İstanbul’un Bakırköy İlçesi'ne bağlı Ataköy sahilinde bulunan ve tarihi Baruthane yapılarının da içinde bulunduğu alanın korunması gerekli kültür varlığı olarak tescil edilmesi kararı alınmasına karşın, alanın TOKİ’ye devri konusunda protokol imzalandığına işaret ederek konuyu TBMM gündemine taşıdı.

 

Hamzaçebi ve arkadaşlarının TBMM Başkanlığı’na sunduğu araştırma önergesi, kültür varlıklarının korunması prensibine aykırı olan bu iddiaların araştırılması amacıyla TBMM’de Araştırma Komisyonu kurulmasını içeriyor.

Milliyet, Haber: Meriç Tafolar, 09.04.2014

'PHASELİS' İÇİN ÇEVRE RAPORU İSTENMEMİŞ

 

Çevre Mühendisleri Odası Başkanı Baran Bozoğlu, 23 Haziran 1997’ye kadar yıllık yatırım programına alınan projelerin ÇED sürecinden muaf tutulduğunu açıkladı.

 

Bozoğlu, Phaselis’te, ÇED yönetmeliğindeki eksikliklerden dolayı, ÇED zorunluluğu olmadan basit içerikli proje tanıtım dosyası ile otel yapılmasının önünün açıldığını vurguladı.

Milliyet, Haber: Mithat Yurdakul, 09.04.2014

BAKSI MÜZESİ'NE ÖDÜL

 

Hüsamettin Koçan’ın Bayburt’un 45 kilometre dışında kurduğu Baksı Müzesi Avrupa’nın en prestijli müze ödüllerinden, Avrupa Konseyi Parlamenter Meclisi (AKPM) tarafından verilen ‘Avrupa Konseyi Müze Ödülü’ EMYA’nın 2014’teki sahibi olmuştu.

 

Bununla ilgili haber ve bilgileri yazdığımız yazılarda veya haberlerde sizinle paylaşmıştık...
Baksı Müzesi bu ödülü, Letonya’dan Zanis Lipke Memorial ve İsveç’ten Bildmuseet’i geçerek almaya hak kazandı.


Nihayet, bu gurur verici ödülü almak üzere, Strasbourg’daki ödül törenine geldik.
Katılanlar arasında Bayburt Valisi Mükerrem Ünlüer, Erzincan Valisi Abdurrahman Akdemir, Bayburt Ticaret ve Sanayi Odası Başkanı İbrahim Yumak da vardı.


Ödülün onuruna Avrupa Konseyi Nezdinde Türkiye Daimi Temsilcisi Büyükelçi Rauf Engin Soysal ve eşi sefire Tülay Soysal bir davet verdi. Rezidansta başta Orhan Peker olmak üzere tanınmış Türk ressamlarının tablolarını görünce sanatın tüm dallarına önem verdiklerine bir kere daha tanık oldu davetliler... 


Büyükelçi şiir çevirilerini okuduğumuz bir diplomat. Özellikle ünlü Fransız şairi Henri Michaux’dan çevirileri var. Kitap meraklısı!


Eşi de bir piyanist, rezidansta zaman zaman konserler veriyor. Tanınmış Türk piyanistleri de farklı zamanlarda burada çalmış. Aralarında Gülsin Onay da var.

 

* * *

 

Hüsamettin Koçan dün Avrupa Konseyi’nde Baksı Müzesi sunumu yaptı. Soruları da yanıtladı. Ayrıca dün gece ödül töreni gerçekleştirildi.


Baksı Müzesi’nin gelişmesi, uluslararası alanda da tanınması sanırım herkesin övünmesine bir vesiledir...


İstanbul’dan, başka kentlerden bu müzeyi kimlerin ziyaret ettiğini doğrusu çok merak ediyorum.
ArtBasel’e yurtdışındaki birçok müzeye kilometrelerce yol kat ederek gidenlerin, bu başarıyı görmezden gelemeyeceklerini düşünüyorum, eğer gitmeyenler varsa hemen o mucizeyi yerinde ve kendi gözleriyle görsünler.


Biz ihmal ederiz, ama yabancıların gözlerinden kaçmıyor.
Bu ödül en çok da onun ispatı!
Hüsamettin Koçan’a bir Amerikan heyetinin geleceğini söylemişler.
O da konuklarını karşılamış meğer ziyaretçilerin başında Amerikan Büyükelçisi Francis Ricciardone varmış. Yanında da uzmanlar...
Koçan büyükelçinin bilgisini, yazıları okuyuşunu anlatırken ben de müzeyi ziyarete gelen ziyaretçilerinin bilgi düzeyini düşündüm.
Çok şey geliyor insanın aklına...


Ayrıca Koçan, dün öğleden sonrasını röportajlar ve televizyon konuşmalarıyla geçirdi.
Anadolu’da açılan bir müzenin bırakın açıldığı bölgeyi, kenti tanıtmasını; oradaki insanların sanat üreticisi kimliği kazanmalarını sağlamasını yurtdışında ödül alması bile üzerinde durulması gereken, örnek alınması gereken bir girişim. Eğer benim gibi kuruluşundan bugüne öyküsünü biliyorsanız sevinciniz büyür.


Büyük kentlerde özellikle İstanbul’da büyük özel müzeler açıldı. Ama bu girişimler Anadolu’ya yayılmadıkça belli bir müze kültürünü oluşturmak zordur. Anadolu’daki küçük müzeleri de devlet desteklemeli.


Orada sanatçı için, bölge için üretici bir potansiyel yaratmalı.

Hürriyet, Yazı: Doğan Hızlan, 09.04.2014

VEFA'DA BÜYÜK VEFASIZLIK

 

 

Vefa’daki Molla Gürani Camii’nde tarihi izler siliniyor. Agios Theodoros Kilisesi olarak anılan ve Fatih Sultan Mehmet’in hocası tarafından camiye çevrilerek ‘Molla Gürani’ adını alan yaklaşık 800 yıllık yapı, UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde bulunan Süleymaniye Koruma Alanı içinde ancak kaderine terk edilmiş durumda. Vefa’da ‘Kilise Cami’ olarak da bilinen yapıda Bizans döneminde ‘papaz odası’ olarak kullanılan bölüm fayans döşenerek tuvalet haline getirilmiş, aynı döneme ait kapılar beton dökülerek kapatılmış. Sütunların büyük bölümü, detaylar ve bezemelerin üzerleri de sıva, boya, kaplama ve halıyla örtülü.


Yapının içinde giriş bölümünde prefabrik bir ‘ev’ inşa edildi, tuvaletin hemen yanından çıkan merdivenlerle ulaşılan üst kata da bir başka ‘daire’ oluşturuldu. Ayrıca Molla Gürani Camii’nin kapalı tutulan bahçesine de ‘gecekondu’ inşa edildi. Yani eski kilisede üç ailenin yaşayabileceği alan meydana getirilmiş durumda.


2010 yılında basında yer alan haberlerin ardından Vakıflar Genel Müdürlüğü restorasyon kararı aldığını açıklayıp 2011 projelerine dahil ettiğini duyursa da aradan geçen üç senede hiçbir değişiklik yapılmadı. Halbuki Vakıflar Genel Müdürlüğü’nden yapılan açıklamada, “İlgili koruma kurulunun onayını müteakip onaylı restorasyon projeleri doğrultusunda gerekli restorasyon çalışmalarına başlanılacaktır” denilmişti. Uzmanlarsa eski Bizans kilisesi için yetkilileri uyarıyor.

 

Müzeye çevrilmeli
Prof.Dr. İlber Ortaylı / Tarihçi: Bu yapı geç Paleologos dönemine aittir. O dönem İtalyan etkisiyle yapılan mozaiklerin bir kısmı açılmıştı. Hepsi de çıkartılmadı. Fakat çok önemli mozaikler bulunuyor. Çok harap vaziyette. Duvarlarına birtakım musluklar açılmış, usulsüz eklemeler yapılmış. Duvarlarındaki yonca süslemelerinin ise haç zannedilerek üstü harçla kapatılmış durumda. Binanın çevresi de çok kötü durumda. Acilen korumaya alınması gerekiyor. Zaten cemaati de çok fazla değil. Özellikle ön cephesindeki giriş bölümü yani narteksin restore müzeye çevrilmesi lazım. Örnek olarak Fethiye Camii’nin alınması gerekiyor.

 

Emniyet devreye girsin
Prof.Dr. Semavi Eyice /
Sanat tarihçisi: 1. derece önemde bir tarihi eser. Avrupa ’daki ilk sanat tarihi kitaplarına ilk giren yapılardandır. Güya din adamı yetiştiren bir kesimin elinde. Mozaikleri de berbat ettiler. Üstelik resmedilenler Hıristiyan azizleri değil Tevrat peygamberleri. Yani İslam’ın da tanıdığı peygamberlerin kral betimi ile portreleri bulunuyordu. 40-50 sene önce ortaya çıkartılan bu eserlerin üstünü badana ile kapattılar. Bu konuda Emniyet teşkilatının devreye girmesi gerekiyor.

Radikal, Haber: Serdar Korucu, 09.04.2014

İZNİK ROMA TİYATROSUNA ÖDENEK YETMEDİ, ÇALIŞMALAR DURDU

 





 

Tarihi MÖ 4′üncü yüzyıla kadar uzanan, Bitinya, Roma, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarına ev sahipliği yapan İznik İlçesinin, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilmesi planlanırken, İznik Roma Antik Tiyatrosu'nda ödenek yetersizliği nedeniyle kazı çalışmaları durduruldu. Yerel seçimlerle birlikte kapatılan İl Özel İdaresi'nin ayırdığı 1 milyon 350 bin lira kaynakla tiyatronun toprak altında kalan pek çok bölümü gün yüzüne çıkarken, daha fazla ödeneğe ihtiyaç duyulan tiyatro sahipsiz kaldı.

 

Tarihi MÖ 4′üncü yüzyıla kadar uzanan, Bitinya, Roma, Selçuklu ve Osmanlı uygarlıklarına ev sahipliği yapan İznik İlçesinin, UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesine dahil edilmesi için çalışmalar başlatılırken, İl Özel İdaresi tarafından gün yüzüne çıkarılan Roma Antik Tiyatrosu'nda ödenek yetersizliği nedeniyle kazı çalışmaları durduruldu. 30 Mart'ta yapılan yerel seçimlerle birlikte kapatılan İl Özel İdaresi'nin geçtiğimiz yıllarda 1 milyon 350 bin lira kaynak ayırdığı Roma Antik Tiyatrosu'nun kapısına kilit vuruldu. Anadolu'da ayakta kalmış tiyatroların en önemlilerinden birisi olan Roma Antik Tiyatrosu, Kültür ve Turizm Bakanlığı'ndan destek bekliyor.

 

BAKANLIK SAHİP ÇIKMADI

İznik Antik Roma Tiyatrosu'nda 2 yıldan bu yana sürdürülen kazı çalışmalarında bugüne kadar 300'den fazla sikke, çok sayıda pişmiş toprak kandil, haç, kemer tokası, çivi ve günlük kullanım seramikler gün ışığına çıkarıldı. Günlük kullanım seramiklerinin çıkartıldığı kazılarda bu kez de 2 bin yıllık olduğu belirlenen Helence Yazıt bulundu. Ayrıca İznik Müze Müdürlüğü yetkilileri bu yazıtın, 2 bin yıl öncesine ait tiyatro bileti olup olmadığı üzerinde de çalışmalar yaptı. Roma Tiyatrosu'na AB fonlarından 700 bin lira kaynak aktarılması için girişimlerde bulunulurken, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından sahiplenilmeyen kazı çalışmaları durduruldu.

SAHİPSİZ KALDI

Doğu-batı yönünde 84 metre genişliğinde kuzey-güney yönünde de 63 metre genişliğinde olan tiyatronun kuzeyinde bulunan skene (sahne binası) son kazılarda ortaya çıkarıldı. Kazı çalışmalarında ekipler, şimdiye kadar toprak altında çok da bilinmeyen tiyatronun bölümlerini yeniden gün yüzüne çıkardı. İl Özel İdaresi'nin destekleriyle pek çok bölüm toprak altından çıkarılırken, restorasyon çalışmaları için daha fazla ödeneğe ihtiyaç duyulan tiyatro sahipsiz kaldı.

Bursa'da Bugün, Haber: Rabia Deniz, 08.04.2014

CUMHURBAŞKANI ABDULLAH GÜL'DEN YILDIZ SARAYI SİTEMİ: TALAN EDİLMİŞ GİBİ

 

 

Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Yıldız Sarayı’nın talan edilmiş bir görüntüye sahip olduğunu belirterek, tek elde toplanması ve ciddi bir bakımdan geçirilmesi halinde Topkapı Sarayı’ndan daha çok ziyaretçi çekebileceğini söyledi. Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) 90. Yıl Özel Konseri’ne katılan Cumhurbaşkanı Gül konser arasında gazetecilerle sohbet etti.

Cumhurbaşkanlığı seçimi, Başbakan Tayyip Erdoğan ’la bu konudaki görüşmelerle ilgili sorulara hiç yanıt vermeyen sessiz kalan Gül, saraylarla ilgili sohbet yaptı.

 

‘Topkapı’dan çok ziyaretçi çekebilir’ Dünyadaki bütün ülkelerin eski saraylarına çok iyi baktıklarını ve çok iyi değerlendirdiklerini anlatan Gül, sözü Yıldız Sarayı’na getirerek şunları söyledi: “Talan edilmiş bir görüntü var. Eskiden mahallelerde elektrik direkleri vardı. Elektrik telleri birbirine dolanmış bir görüntü. Sarayda durum aynen böyleydi. Sarayın bölümleri parçalanmış kimi Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne, kimi Turizm Bakanlığı’na, kimi İstihbarat örgütüne, kimi başka birimlere tahsis edilmiş. Böyle olmaz. Orası derlenip toparlansın Topkapı Sarayı’ndan fazla ziyaretçi çekebilir. Sarayda bir tiyatro var, çok etkileyici. Başka bölümleri de böyle.”


Cumhurbaşkanı Gül’ün yanındaki TBMM Başkanı Cemil Çiçek’in araya girerek, “Oranın tek elde toplanması lazım, biz devretmeye hazırız” sözleri üzerine Gül bu görüşe katıldığını söyleyerek, Resim Heykel Müzesi’nde iyi bir çalışma yapıldığını vurguladı.


Gül, bir iki yıl öncesine kadar çok dağınık olduğunu milyonluk resimlerin kötü bir durumda olduğunu ama toparlandığını anlattı. Çiçek, tekrar devreye girerek oranın da bir bölümünü 15 gün önce açtıklarını ve iyi olduğunu söyledi.

Radikal, 08.04.2014

ARKEOPARK HAYALİ HALA GERÇEKLEŞMEDİ








 

İzmir’de Konak Belediyesi’nin en önemli projelerinden biri olan Basmane Altınpark’taki Arkeopark, kazıların bitmesine rağmen hala yapılmadı. Kazı alanı ilgisizlikten otlarla kaplandı ve tarlaya dönüştü.

Bölgede, Antik Smyrna Kazı Başkanı Yrd. Doç. Akın Ersoy ve ekibi tarafından yürütülen kazılarda, bugüne kadar birçok bulgu ve eser ortaya çıkarıldı. Bunun ardından hazırlanan Arkeopark prajesinde, Akropolis benzeri bir çalışma yapılması, sütunların çıktığı alanların üzerinin camla kaplanıp, turistlerin bunun üstünde dolaşarak gezmeleri planlandı. Roma dönemine ait yol, altyapı kalıntıları, camların üzerinde yürünerek görülebilecekti. Agora ve Kadifekale eteklerinde bulunan antik tiyatronun güzergahı üzerinde olan Arkeopark tamamlandığında, her yıl binlerce turistin ziyaret etmesi hedeflenirken, çevredeki esnafa da ticari açıdan büyük katkılar sağlaması öngürüldü.

Vatandaşlar ve çevredeki esnaf, projenin bir an önce tamamlanmasını bekliyor.

DHA, Haber: Mustafa Oğuz, 08.04.2014

KESAB'DA KÜLTÜREL MİRAS İŞGAL ALTINDA

 

Kesab’ın 21 Mart’ta işgal edilmesiyle, hem yörenin altı bin yıl öncesine dayanan tarihinden bugüne kalmayı başaran kültür varlıkları tehdit altına girdi, hem de kasabanın geleneksel karakteri kısmen de olsa korunan günlük yaşamı kesintiye uğradı. Kasabadaki sayısız mimari ve kültürel eserin geleceği ne yazık ki belirsiz. Kesab’ın son yıllarda yaşadığı değişimi, yörenin Ermeni sakinlerinin ekonomik faaliyetlerini ve kültürel mirası korumak için gösterilen çabaları, Agos okurları için derledik.

 

 

Kesab, yalnızca geleneksel Ermeni mimarisini yansıtan kiliseleri ve tarihi eserleri ile değil, Ermenilerin Soykırım öncesinde de yoğun olarak yaşadığı en eski yerleşimlerden biri olması sebebiyle de, Ermeniler için önemli bir kültürel merkez. Agos yazarlarından Vahakn Keşişyan son yıllarında yakından tanıdığı kasabayı anlatırken işgalin, resmi nüfusun çok üstünde sayıda insanı etkilediğinin altını çiziyor: “Kesab uzun zamandır, Halep, Beyrut ve Şam’dan gelenlerin yanı sıra, dünyanın çeşitli yerlerinden Ermenilerin yaz aylarında buluştuğu bir yerdi. Yazlarını Kesab’da geçirenlerin çoğu, buradan ev ve çiftlik satın alıyordu. Bölge yalnızca Ermeniler için değil, başta Körfez ülkelerinden gelenler olmak üzere, farklı etnik kökenli turistler için bir cazibe merkezi haline geldiğinden, Kesab’da da, komşu kasabalarda olduğu gibi, gayrimenkul fiyatları artmış ve dolayısıyla, toprakların tarım amaçlı kullanımı karlı olmaktan çıkmıştı.”

 

Keşişyan’a göre, bu durum geleneksel yaşayış şekillerini değiştirmeye başladı. Kasabanın yerlileri 21. yüzyılın ilk on yılında yaşanan turizm patlamasını karmaşık hislerle izlediler. Bir yandan Körfez ülkelerinden gelen turistlerden ve Ermenilerden kazanılan para çok çekici bir hal alırken, diğer yandan da, geleneksel toplumsal normlar ve cemaatin yaşam biçimindeki değişimler huzursuzluğa neden olmuştu.

 

Yeni apartmanlara, kasabanın ortasındaki otellere ve fast food restoranlarına ilişkin olumsuz yargılar çok yaygındı fakat durumdan şikayetçi olan insanlar, aynı zamanda para kazandıklarından, çelişkili duygular içindeydi.

 

Defne sabununun anavatanı

Son 10 yılda yaşanan pek çok değişikliğe rağmen, Kesab halkı birçok geleneğe sadık kaldı. Mart 2011’de savaş başladığında, Kesab elması Suriye’nin dört bir yanında sahip olduğu ününü hala koruyordu. Kesab’da yaygın olarak yetiştirilen diğer iki ürün olan tütün ve defneye nazaran, finansal olarak daha güvenilir olduğundan gittikçe popülerleşen elmanın yanı sıra, üzüm yetiştiriciliği de tarımın önemli bir kısmını oluşturuyordu. Bölgede faaliyet gösteren Fransa merkezli bir sivil toplum kuruluşu olan ‘Yergir yev Mışaguyt’un (Terre et Culture / Yurt ve Kültür) kurucularından Aram Kerovpyan ise, Kesab’ın meşhur defne sabununu hatırlatıyor.

 

Kasaba, Kilise’nin paganlıktan devralıp dönüştürdüğü ‘üzüm bayramı’ Surp Asdvadzadzin Yortusu’yla anılan yerlerin başında geliyor. Ağustos ayının ikinci pazar gününe denk gelen yortudan önce üzüm tüketmeyen Ermeniler arasında bu yortuyu en coşkulu kutlayanlar, Kesab’da, Vakıflı Köyünde ve Lübnan’daki Anjar gibi yerlerde yaşayan Musa Dağı Ermenileri. Vahakn Keşişyan, binlerce insanın o gün Kesab’a akın ettiğini ve kasabanın sakin havasından eser kalmadığını anlatıyor: “Pek çok Ermeni çiftin birbirlerini ilk gördükleri gün Asdvadzadzin Yortusu olurdu. Genç kızlar ve oğlanlar Kesab’da, kasaba meydanında, Armen’den dondurma alırken bakışırlardı. Yortunun arifesinde, Jedelduz’daki yaşlı, koca ağacın yanında harisa (keşkek) hazırlanır, bütün gece pişmesi gereken bu geleneksel yemek, kutsanan üzümlerle birlikte dağıtılırdı. Bu uzun gecede ‘Hele hele ninno ye’ gibi şarkılar söylenir, dans edilir, ‘şurçbar’ (halay) oynanırdı.”

 

Keşişyan, Kesab’ın Asdvadzadzin Yortusu zamanı dışında sakin bir yer olduğunu; gençlerin pek çoğunun, anne babaları gibi Kesab’da yaşamayı sürdürmek yerine dışarıya gidip çalışmayı tercih ettikleri hatırlatıyor: “Bir kısmı yazın gelen turistlerin pek çoğunun memleketi olan Körfez ülkelerine, bir kısmı da, başta ABD olmak üzere, Batı ülkelerine göçüp, oralarda bir Kesab diasporası oluşturmaya başladı. Ancak ailelerini ve akrabalarını Kesab’da bırakan bu insanlar, Kesab’la sıkı bağlarını korudular.”

 

Yurda ve geleneğe sahip çıkmak

1978 yılında Fransa’da kurulan ve Ermeni kültür mirasının korunması ve gelişmesi için çalışan bir dernek olan ‘Yergir yev Mışaguyt’, 1982 yılından, Suriye’deki iç savaşın başlamasına kadar, Kesab bölgesinde çalışmalar yürüttü. Derneğin birçok ülkeden gönüllülerin katılımıyla yürüttüğü çalışmalar kapsamında hem Kaladuran Vadisi’nde, hem de Kesab’da kültür varlıkları restore edildi ve korumaya alındı.

 

Derneğin tüm faaliyetleri Halep Dini Önderliği aracılığıyla gerçekleştirildiğinden, bölgedeki her tür kültürel varlık Ermeni toplumu varlıkları envanterine dahil edilmiş oluyordu.

 

Dernek, 1986-1987’de, Kaladuran Surp Isdepanos Şapeli’nin restore edilerek ibadete açılmasını sağladı. 1990-1991’de Pabuçyan evleri, 1992-2006 arasında da Aşkaryan Evi kapsamlı bir restorasyondan geçirildi. Aşkaryan Evi, bölgeyi ziyaret eden Fransızlar ve Avrupalılar genelde orada konakladığından, ‘Fransızların evi’ diye biliniyor.

 

1998’den sonra, Aşkaryan Evi restorasyonun uzantısı olarak, kasabanın bir ana avluyu çeviren beş evden oluşan, kapalı bir mimari yapının hakim olduğu eski mahalleleri kurtarma çalışmaları başladı. Yergir yev Mışaguyt, evlerin geleneksel yerel mimariye göre yenilenmesine özen gösterdi. Her bina yığma taş işçiliği, çatılar ve teras, sütunlardan taşan çatılar ve balkonlar ise ahşap işleme zanaatı ile yenilendi.

 

Etnografya Müzesi kuruldu

Kesablı mimar Hagop Bedırcikyan’ın yönetiminde ‘geleneklerin ve maddi kültürün gözeticisi olmaya tahsis edilmiş bir mekan yaratmak’ hedefiyle ve Kalust Gülbenkyan Vakfı’nın desteğiyle hayata geçirilen bir proje olan Etnografya Müzesi, 2008 yılının Eylül ayında ziyaretçiye açıldı. Dernek, 2010 yılına kadar müze için çalışmaya devam ederek, koleksiyonları oluşturacak ve konsepti yaratacak bir müze komisyonunun kurulmasını sağladı.

 

2009 ve 2010’da, Kaladuran Vadisi’ndeki büyük meyve bahçelerinin sulama sorununun giderilmesi için çaba gösteren dernek, 22 bin metrekarelik bir alandaki bahçelerin sulanması için sondaj çalışmalarına başladı.

 

2011 yılı için de Kesab’da bir kampanya planlanıyor, mahalle düzenlenmesi ve müzenin yönetimi üzerinde çalışmalara devam ediliyordu. Ancak Suriye’de patlak veren savaş, bölgedeki pek çok şeyle birlikte Yergir yev Mışaguyt’un faaliyetlerinin de sonunu getirdi. Dernek, 2011 yılında kasabadaki etkinliklerini tamamen durdurmak zorunda kalmıştı, ancak derneğin kampanyalarıyla Ermeni toplumuna yeniden kazandırılan varlıklar, bir kahya ve bahçıvan vasıtasıyla gözetiliyordu. Buralarda işgalden sonra ne olduğunu kestirmek ise çok güç.

Agos, Haber: Evrim Kaya, 07.04.2014

MİLAS'TA ALTYAPI ÇALIŞMASINDA TARİHİ MEZAR BULUNDU

 

 

Milas İlçesi'nde yapılan kanalizasyon çalışması sırasında Helenistik dönemine ait bir mezar ortaya çıktı.

 

Hacıapdi Mahallesi Fabrika Sokak'ta yürütülen altyapı çalışmalarında, ”sanduka” tipi mezar kalıntılarına ulaşıldı. Milas Belediyesi görevlilerinin haber vermesiyle Müze Müdürlüğü ekipleri bölgede inceleme yaptı.

 

Ekipler, Helenistik döneme ait olduğu belirtilen mezarda insan kemiği buldu. Ortaya çıkan kemikler incelenmek üzere Milas Müze Müdürlüğüne götürüldü. Mezarın bulunduğu alanda çalışmalar durduruldu.

 

Milas Kaymakamı Fuat Gürel, gazetecilere yaptığı açıklamada, 4 ay önce başlayan altyapı çalışmaları sırasında 2 tarihi esere ulaşıldığını söyledi.

 

Bölgede Müze Müdürlüğü görevlilerinin çalışma başlattığını belirten Gürel, “Arkadaşlarımızın yaptığı inceleme sonucu son bulunan mezarın Helenistik döneme ait olduğu belirlenmiş. İlçedeki altyapı çalışmaları sırasında sık sık tarihi eserlere rastlanıyor. Bu da ilçemizin zengin bir kültürel varlığa sahip olduğunu göstermesi açısından son derece sevindirici” dedi

haberler.com, 07.04.2014

ANTİK THYATEİRA AMERİKA'DA TANITILDI

 

 

Enviromental and Enginering Geophysical Society tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nin Boston kentinde 16-20 Mart 2014 tarihleri arasında düzenlenen sempozyumda Akhisar'daki antik kent Thyateira’da yapılan jeoarkeolojik çalışmalar hakkında bilgi verildi.

 

Prof.Dr. Engin Akdeniz, Yrd. Doç.Dr. Fethi Ahmet Yüksel, Jeofizik uzmanı Kerim Avcı, Jeofizik Uzmanı Nihan Hoşkan tarafından hazırlanan bilimsel metin Yrd. Doç.Dr. Fethi Ahmet Yüksel tarafından “Archeogeophysical (GPR) Studies at the Turkey-Manisa-Akhisar Thyateira Ancient City Archeological Excavation Site” başlığı ile jeofizik araştırmaların arkeolojik kazılarda kullanılmasına ilişkin veriler şeklinde anlatılddı.

 

İzleyiciler tarafından büyük ilgi gören sunumda Fethi Ahmet Yüksel sempozyuma katılanlara Akhisar-Thyateira hakkında bilgi verdi. Bilindiği üzere Thyateira kazılarında arkeolojik çalışmaların yanı sıra çok farklı disiplinler tarafından çeşitli bilimsel faaliyetler de yürütülüyor. Bu çalışmalardan birisi Boston’da sunulan ve içerik olarak toprak altındaki kalıntıların belirlenmesine yönelik faaliyetler arasında yeralıyor.

Haber 3, 07.04.2014

BÜKLÜKALE ÖREN YERİNDEKİ KAZILAR

 

Kırşehir Ahi Evran Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi ve Kazı Başkanı Yrd. Doç.Dr. Kimiyoshi Matsumura, Vali Ali Kolat’ı ziyaret etti.

 

Vali Kolat, burada yaptığı konuşmada, kış mevsiminde ara verilen Karakeçili İlçesi Büklükale mevkisinde yapılan kazıların tekrar başladığını söyledi.

 

Buradaki kazıların Kırıkkale’nin tarihine ışık tutacağını belirten Vali Kolat, buradan çıkan eserlerin Kaman Kalehöyük Arkeoloji Müzesi’nde sergilendiğini kaydetti.

 

Yrd. Doç.Dr. Matsumura da Kırıkkale’nin Karakeçili İlçesi Büklükale mevkisinde yapılan kazılarlarda, geçmişi milattan önce 2000 yılına kadar dayanan bir şehrin gün ışığına çıkarıldığını bildirdi.

 

Hititlerden kalan bu şehirle ilgili buluntuları gün ışığına çıkarmak istediklerini anlatan Matsumura, “Şehir sadece tepeden ibaret değil. Tepenin alt taraflarında da bir şehir olduğunu düşünüyoruz. Kuzey ve güney yönünde 600 metre, doğu ve batı yönünde ise 500 metre olan büyük bir şehir. Bunun için araştırmaların, kazıların bitmesi 50 100 yıl sürebilir. Biz de mümkün olduğu kadar buradaki çalışmaları devam ettirmek istiyoruz” diye konuştu.

 

Matsumura, şu ana kadar yapılan kazılarda bölgede büyük bir bina tespit ettiklerini belirterek, sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bu binanın başta Hitit dönemine ait olduğunu düşünüyorduk. Kızılırmak’a bakan kısımda 7 metre yüksekliğinde büyük taşlarla yapılmış olan bir duvar bulduk. Bu kalıntıların hepsinin Hititlere ait olduğunu düşünüyorduk. Ancak bu binanın yaklaşık milattan Önce 2000 yılında inşa edilerek, 1600 yılına kadar kullanılmış olduğunu yani bu mimarının Hititler’den önceye ait olduğunu tespit ettik. Yine burada ilattan önce 600′lü yıllara ait kültürlerin olduğunu belirledik.”

 

Matsumura, geçen yıl son olarak Hitit dönemine ait olduğunu düşünülen bir tablet bulduklarını belirterek, çalışmalarının devam ettiğini kaydetti.

haberler.com, 07.04.2014

ANADOLU HAZİNESİ AÇIK ARTTIRMADA SATILDI

 

 

Londra Christie’s müzayede kuruluşu, Türkiye’den kaçırıldığını bile bile 4-5 bin yıllık iki tarihsel mirası sattı.


Christie’s, Kültür Bakanlığı’nın uyarı olarak gönderdiği her türlü bilimsel belgeleri dikkate almadı ve bu yapıtları açık artırmaya çıkardı.

Birinci yapıt, 90’lı yılların sonlarında Urfa Suruç İlçesi'ndeki Amabor Höyük’ün 5 binyıllık tarihsel mezarında kaçak kazılarda bulunan 26 cm. uzunluğunda, tunçtan bir arabadır.

Urfa Müzesi’nde çeşitli örnekleri bulunan bu tunç arabalar İÖ 4. binyıla tarihleniyor. Konu hakkında Prof.Dr. Fikri Kulakoğlu’nun İngilizce yazılmış bilimsel makalesi Christies’e belge olarak gönderildi. Genelde bu yöredeki mezarlara konulan bu tunç arabaların pişmiş topraktan benzerleri de bulunuyor.

Ayrıca kısa bir süre önce Adana-Konya yolunda arabaları aranırken kaçakçılarda yakalanan benzeri iki yapıtın bilgi ve görselleri de müzayede evine iletildi. Geçen kasım ayında kaçakçılar yakalandıklarında “…” demişlerdi.Yolda bulmuştuk. Müzeye götürüyorduk

Christie’s, müzayede katalogunda arabanın “Anadolu” kökenli olduğunu açıkça yazmaktan çekinmemişti. Arabanın Nev York Metropolitan Müzesi’nde de bazı benzerleri bulunuyor.

Müzayede evi bu verilere ek olarak bakanlığın gönderdiği belgeleri de dikkate almaksızın tunç arabayı 50 bin sterline (yaklaşık 178 bin liraya) adı açıklanmayan bir alıcıya sattı.

İkinci yapıt ise Afyonkarahisar’ın Sandıklı İlçesi yakınındaki Kusura Höyüğü’nde sıkça bulunan 4700 yıllık bir idoldür. Müzayede evi 13.4 cm yüksekliğindeki mermer yapıtın da Anadolu Kusura kökenli olduğunu katalogda açıkça yazmıştı.

Bu yapıt 43.750 sterline (yaklaşık 155 bin liraya) satıldı.

Vatan, 07.04.2014

TOKİ'NİN RESTORASYON KREDİSİ BAŞVURULARI BAŞLADI

 

 

Başbakanlık Toplu Konut İdaresi Başkanlığınca (TOKİ) tarihi yapılar için verilen ve üst limiti 125 bin lira olarak belirlenen restorasyon kredisi başvuruları başladı.

 

TOKİ'den yapılan açıklamaya göre, modern şehirler inşa eden İdare, bir yandan da unutulmaya yüz tutan, yıkılma ve yok olma tehlikesi bulunan tarihsel değerleri, sağladığı restorasyon kredileriyle gelecek nesillere kazandırıyor. İdare, sivil mimari örneği, özel hukuka tabi gerçek ve tüzel kişilerin mülkiyetinde bulunan, korunması gerekli tescilli taşınmaz kültür varlıklarının bakımı, onarımı ve restorasyonu için rekor miktarda kaynak sağladı.

 

Bu kültür varlıklarının restorasyonuna katkı sağlamak amacıyla 2005'te restorasyon kredisi uygulaması başlatan TOKİ, 9 yılda 530 kültür varlığına kredi desteği verdi. Başlatılan restorasyon projelerinden 335'i tamamlanarak kültür değerleri arasındaki yerini sağlamlaştırdı.

 

530 restorasyon projesi için 46 milyon lira kredi

İdare, 2010'da 38 restorasyon projesi için 3 milyon lira kredi tahsis etti. 2011'de 72 restorasyon projesine 6,2 milyon, 2012'de 106 proje için 10,5 milyon lira kredi verilirken, geçen yıl 80 projeye yaklaşık 9 milyon lira kredi sağlandı. 2005'te 16, 2006'da 50, 2007'de 34 projeye kredi veren TOKİ, 2008'de 54, 2009'da 80 yapının yeniden hayat bulmasını sağladı. İdare, 2010'da 38, 2011'de 72, 2012'de 106 ve geçen yıl 80 olmak üzere toplam 530 projeye 46 milyon lira kredi tahsis etti.

 

Kredi üst limiti 125 bin lira

Kredi üst limiti 2005 ve 2006'da 75 bin lirayken, 2010'a kadar üst limit 80 bin, 2011'de 90 bin, 2012'de 105 bin ve 2013'te 115 bin liraya çıkarıldı. TOKİ, bu yıl kredi üst limitini 125 bin lira olarak belirledi.

 

Başvurular başladı

İdare, bu yıl restorasyon kredisi başvurularını 2 Mayıs'a kadar kabul edecek. Her proje için keşif özetinin yüzde 70'ine kadar ve en fazla 125 bin lira kredi kullandırılabilecek. Başvurularda, özel mülkiyetteki yapıların Kültür ve Tabiat Varlıklarınca alınan tescil kararının ve onaylı röleve ile restorasyon projelerinin bulunması gerekiyor. Kredilerde özelikle tarihi kent dokularının iyileştirilmesine yönelik ve yerel yönetimlerin öncülüğündeki projelere öncelik verilecek. Bakım, onarım ve restorasyon işlemleri yapılacak taşınmaz kültür varlığının mimari ve kültürel değeri, fiziki durumu, bulunduğu çevrenin özellikleri, kullanım amacı göz önünde bulundurulacak. Taşınmaz kültür varlığının bakımı, onarımı ve restorasyonu için yapılacak işlemlerin, yapının kültür varlığı niteliğinin devamını sağlaması, gerekirse sağlıklaştırılması ve işlev kazandırılması amacına yönelik olması zorunluğu bulunuyor.

 

TOKİ'nin bugüne kadar kredilendirdiği projeler, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Gaziantep, Hatay, Amasya, Bartın, Çanakkale, Elazığ, Muğla, Mardin, Uşak, Kastamonu, Tokat, Trabzon, Giresun, Edirne, Isparta, Tekirdağ, Şanlıurfa ve Artvin ile Safranbolu, Kalecik, Bergama, Ürgüp, Bolaman, Bandırma, Ayvalık, Milas, Ula, foça, İnegöl, Mudanya, Midyat, Seydiler, İnebolu, Alanya, Akçaabat, Osmaneli, Mudurnu, Kemaliye, göynük, Taraklı, İncesu, Zile, Daday, Mustafapaşa, Birgi, Kalkan, Çavuşin ve Uzungöl gibi ilçe ve beldelerde yer alıyor.

Milliyet, 07.04.2014

'İSVEÇLİ ATLANTİS' BULUNDU

 

 

Dalgıçlar, Baltık Denizi’nin dibinde taş devrine ait eşsiz eserler buldu. Arkeologlar, bu eşyaların bundan 11 bin yıl önce yaşamış göçebelere ait olduğunu düşünüyor.

Bulgu, burada modern bilim tarafından bilinen en eski İskandinav yerleşimlerinden birinin bulunduğunu gösterebilir. Yerleşim şimdiden “İsveçli Atlantis” adını aldı.

Proje yöneticisi Södertörn Üniversitesi’nin arkeoloji profesörü Bjorn Nilsson, İsveç’in The Local gazetesine demecinde, araştırmacıların Hano koyunda denizin dibine indiğini anlattı. Burada üç yıl boyunca 16 metre derinlikte kazı işlerini yürüttüğünü belirtti.

Bulunan eserlerin oksijen eksikliği ve Skone açıklarında deniz dibinin organik çamurla dolu olması nedeniyle günümüze iyi korunarak ulaştığını ifade eden profesör, bilim adamlarının ahşap parçalar, silikon aletler, hayvan boynuzları ve ipe rastladığını anlattı. Nilsson, “11 bin yıl önce burada yapılar vardı. Yerleşim, şu anda karanın bulunduğu yerde olsaydı, şimdi sadece taştan ürünler bulabilirdik, hiçbir organik ürün bulamazdık” dedi.

Arkeologların burada, günümüz büyükbaş hayvanların soyu tükenmiş ataları olan turlara ait boynuz ve kemiklere rastlaması dikkat çekiyor. Son turun, 1600’lü yılların başlarında modern Polonya’nın topraklarında öldüğü kabul ediliyor.

Bilim adamları, bu bölgede insan kalıntılarına da ulaşacakları olasılığını dışlamıyor. Böyle bir bulgu, bu topraklarda eski insanın yaşadığı gerçeğine kanıt olurdu.

Vatan, 07.04.2014

NARMANLI HAN'INA SIRASI GELDİ

 

 

Narmanlı Han, Beyoğlu'ndaki başka hiçbir yapıya benzemez. Antik çağdan beri orada duruyormuş hissi yaratan bina, metruk halinden kurtulacak. Fakat kimse buna sevinemiyor. Neden acaba?

 

İstiklal Caddesi’nde sıra Narmanlı Han’a da geldi. İstiklal Caddesi’ne Tünel tarafından girince karşılaştığımız bu yapıyı, ister istemez yadırgarız. Caddedeki diğer 19. yüzyıl yapılarından hiç birine benzemez. Onlar gibi köşeli, altı yedi katlı, işlemeli ve süslü değildir. Üç katlı künt, tek süsü fil ayağı denilen hantal sütunları olan, caddeden yandaki sokağa doğru hafif bir kavisle dönen, ortasında kocaman avlusuyla bir başka binadır bu. İnsana, sanki antik zamanlardan beri orada duruyormuş gibi gelir. Ya da onu yaptıran Rus diplomatlar mimara “Şöyle kale gibi bir şey olsun” diye sipariş vermiş gibi.

Narmanlı Han, Beyoğlu’ndaki en eski binalardan biri. 1831 yılında yaptırılmış. Rusların İstanbul’daki ilk elçilik binası. Dolayısıyla biraz dönemin Rus mimarisini yansıtıyor. Bir apartman olarak değil, modern öncesi zamanların hanları gibi düşünülmüş sanki. Büyük kapıdan girilen geniş avlu ve oraya açılan diğer yapılar topluluğu... Mimarlık tarihçileri, Narmanlı Han’ın zamanında Rusya’da geçerli olan antik mimari merakının etkisiyle tasarlandığını da yazıyor.

Yakın zamana kadar Beyoğlu’nun terkedilmiş zamanlarının simgelerinden biriydi. Sarı, yer yer dökülmüş boyaları, toprağa gömülmüş ve belli ki bir daha asla kapanamayacak ağır büyük kapıları, girişin iki yanına eklenmiş büfeler, avluya girdiğinizde sonradan ilave edildiği belli o döküntü yapının içinde çalışan noter ile 80’lerden günümüze yadigar bir Beyoğlu hanıydı. Noter gitti, avludaki otlar iyice büyüdü, caddeye bakan dükkanlardaki eczane, fotoğrafçı, ayakkabıcı taşındı, bir tek tam köşedeki ucuz tişörtçü dükkanı duruyor. Kapalı kepenkler ve duvarlardaki grafitiler binanın terk edilmişlik halini daha da artırıyor. Ama nedense bu çok özel yapı yakında yenilenecek diye kimse sevinemiyor. Binanın sahipleri ve Misbah Demircan hariç...

Kimse sevinmiyor çünkü her yenilemenin mazinin kazınıp yok edilmesi olduğunu, sadece birilerini daha zenginleştirmeye yaradığını biliyoruz. Vaktiyle Aliye Berger’in, Bedri Rahmi Eyüboğlu’nun resim yaptığı avludan, Tanpınar’ın belki de ‘Huzur’ romanını yazarken inip çıktığı eski merdivenlerden, oturduğu odalardan, baktığı pencerelerden geriye ne kalacak? Sıradan Beyoğlu insanlarının noterden bir evrak almak için, İddia kuponu yatırmak için, ağacın gölgesinde biraz takılmak için girip çıktıkları Narmanlı Han’a bir daha adımlarını atmaları mümkün olacak mı? Önünden gelip geçenlere eski zamanları antik çağları filan hatırlatan bina, üzerinden ek katlar fışkırdığında ne çağrıştıracak? Narmanlı Han’ın fil ayakları o cam giydirmelerin, dükkanların, rezidansların yükünü taşıyabilecek mi, yoksa altında ezilip gidecek mi? Evet ezilip gidecek.

İşte bu nedenle kimse sevinemiyor. Herkes tedirgin bekliyor. 2000’lerin başında Koray İnşaat’ın projesi avluyu kazacak, bir otopark yapıp rezidans ve AVM inşaatıyla binaya üç yeni kat daha ekleyecekti. Çok tepki çekmişti. Öyle Emek Sineması için olduğu gibi binlerce kişi İstiklal Caddesi’nde filan yürümemişti ama çok yazılıp çizilmişti. O vakitler hala sivil toplum filan önemsenir, mahkemeler filan kaale alınırdı; dolayısıyla biraz da o tepkiler sayesinde proje uygulanamadı. Ama şimdi tek adamın ‘okeyi’ her şeye yeter. İcabında kadim düşmanımız Ruslar’dan kalan o bina komple yıkılır yerine gökdelen dikilir, kimse de bir şey yapamaz.

Neyse, şimdilik öyle gökdelen filan dikilmiyor. Projenin yeni sahipleri eski binaları aynen koruyacaklarını açıklamış. Muhtemelen yine avlu, arzın merkezine kadar kazılacak, daha sonra eklenen binalar, Sofyalı sokağa bakan yapı silsilesi yıkılacak ve yerlerine gerekli modern alış veriş üniteleri eklenecek. Yapının caddeye bakan tarafı ise, Serkildoryan ne kadar korunduysa o kadar korunacak. Öyle titiz bir yenileme yapılacak mı? Hiç sanmam. ‘Şöyle güzelce içini boşalt, kabuk kalsın; sonra kafana göre yeniden doldur’ tekniğiyle yeniden yaratılacak.

Bizim gibi tek bir tahta tırabzanın bile bir hafızası olduğunu düşünen, aşınmış mermer basamakların, hala işleyen giyotin doğramaların, kat kat sıva altındaki tuğla duvarların anlatacaklarını merak edenler ise bu binaya girdiklerinde tarihi hiçbir şeyin kalmadığını görüp, bunu yapana da izin verene de ‘kızacak’...

Neticede artık geçmişi hatırlatma kabiliyeti kalmamış bu tarihi binanın önünden, o yöne bakmadan hızlı hızlı geçilip gidilecek. 
Radikal, Yazı: Cem Erciyes, 07.04.2014

EMEK SİNEMASI İNŞAATI MÜHÜRLENDİ

 

Emek Sineması inşaatı İstanbul halkı tarafından mühürlendi!

 

Emek Sineması için dün Cercil D’Orient binasının önünde ve Emek’in bulunduğu Yeşilçam sokakta bir eylem gerçekleştirildi. Eylemciler, Emek Sineması yetkililere seslenerek Emek’in de içinde bulunduğu yapı adasında devam eden inşaatın cephesine “Bu inşaat İstanbul halkı tarafından mühürlenmiştir” yazılı afişler yapıştırdı.

 

Eylemciler, Emek Sineması’nın yerine yapılmak istenen AVM projesi iptal edilene kadar hatta Emek Sineması’nın özgün haliyle yeniden inşaa edilene kadar bu mücadelenin içinde olmaya devam edeceklerini belirtiyorlar. Her ne kadar Emek Sineması’nı yıkmış olsalar da, sinemaya, sokağa açılan kapısından girmeye devam edeceklerini, tıpkı kullanım dışı bırakılan Haydarpaşa Garı gibi “Hiçbir alanımızı, meydanımızı, mekanımızı haramzadelere bırakmayacağız” diyor kentin asıl sahipleri...

 

“‘Emek’ emek ister, bu kent EMEK ister!” diyor kentin değerlerine sahip çıkan eylemciler. Emek Sineması mücadelesi devam ediyor; “Bu daha başlangıç mücadeleye devam” diyorlar ilk günden bu yana.

 

‘Demirören’e afiş astılar’

Defne Halman, Mehmet Güleryüz, Aydın Orak da eyleme destek veren sanatçılar arasındaydı. Eyleme ‘Tuncel Kurtiz aramızda’ yazılı pankartlar taşıyanlar da kısa bir süre önce yitirdiğimiz, Emek eylemlerine destek veren usta oyuncu Tuncel Kurtiz’i temsil ettiler.

 

Eylemde, “Hey dostum o Emek’i yavaşça yere bırak”, “Emek’te son film: Büyük Soygun”, “Yayındayız Misbah” “Gezi sanatı Emek’ten yana”, “ Bu inşaat duracak”, “Emek’i AKP’ye yedirmeyiz”, “Emek’te yeniden film izleyeceğiz”, “Eller yukarı bu inşaat kaçak”, Emek’i yıktılar ama hala buradayız” yazılı pankartlar taşındı.

 

Eylemciler, “Sermayenin mekanları yıkılacak, Emek sermayeyle uzlaşmayacak” yazılı bez afişi Demirören AVM’nin balkonuna astı. Bez afiş, Demirören AVM’nin güvenlik görevlileri tarafından hemen kaldırıldı. Dana sonra eylemciler “Bu daha başlangıç, mücadeleye devam” sloganları eşliğinde afişi yeniden balkona astı.

‘Vazgeçmiyoruz’

Kent Hareketleri, Kuzey Ormanları Savunması ve İstanbul Park Forumları inisiyatifleri de ortak bir bilidiri kaleme aldı. Bildiride özetle şu ifadelere yer veriliyor:

“Bu kenti yağmalayanlara, talan edenlere karşı yıllardır mücadele eden onlar, yüzler; Gezi direnişiyle birlikte artık yeter dediler; binler, on binler oldular ve bir araya geldiler. Bu kentin bütün değerlerine; ormanına, suyuna, mahallesine, sokağına, tarihine, kültürüne, parkına, meydanına göz dikerek, bütün bu değerleri yağmalayarak varlığını sürdüren iktidar ve sermaye sahipleri, kentin üzerine karabasan gibi çöktüler. Ama Gezi Direnişi bu karabasandan çıkışın yolunu hepimize gösterdi! ‘Bu daha başlangıç’ sesleri milyonların haykırışıyla birleşti! Onlar vazgeçmiyorlar, biz de vazgeçmiyoruz!”

Cumhuriyet, Haber: Ceren Çıplak, 07.04.2014

5 YAŞINDAKİ ÇOCUK DEFİNE BULDU

 

Almanya'da ailesiyle gezmeye çıkan 5 yaşındaki çocuk, naylon poşet içinde on binlerce euro değerinde takı buldu. Bulunan altınların, ocak ayında bir kuyumcudan çalındığı açıklandı.

 

Almanya'nın Fürth kenti yakınlarındaki Weiher Gölü kıyısında beş yaşındaki bir erkek çocuk, on binlerce euro değerinde ziynet eşyası buldu. Anne ve babasıyla yürüyüşe çıkan çocuğun bulduğu poşetten, yüzük, kolye ve bileziklerden oluşan takılar çıktı. Çocuğun babası, gazetecilere "Poşeti ilk gördüğümüzde içindekilerin tel olduğunu zannettik. Ancak içine baktığımızda gözlerimize inanamadık" dedi. Polis, bulunan altınların bir kısmının ocak ayında Erlangen'de soyulan bir kuyumcuya ait olduğunu açıkladı.

Sabah, 07.04.2014

'USTA' İŞİ ESERLER SATIŞA SUNULACAK

 

Çağdaş sanatın önde gelen örnekleri 12 Nisan’da Antik A. Ş. tarafından düzenlenecek bir müzayedede meraklılarıyla buluşacak. Türkiye’den ve dünyadan farklı isimlerin eserlerini buluşturan müzayedede 170 eser satışa sunulacak. Müzayedede çağdaş Türk resminin usta isimlerinden Erol Akyavaş, Fahrel Nisa Zeid, Burhan Doğançay, Mübin Orhon, Orhan Peker, Cihat Burak’ın aralarında olduğu isimlerin eserleri yer alıyor. Usta sanatçı Erol Akyavaş’ın ‘Kuşatma’ serisinin son eseri, müzayedede ilk kez satışa sunulacak. Sanatçının aile koleksiyonundan müzayedeye gelen eser, Akyavaş’ın 1982 New York döneminden ve açılış fiyatı 400 bin TL.

 

Müzayededeki diğer görkemli eser, geçtiğimiz ekimde Dubai’de 5.7 milyon liraya satılarak en değerli Çağdaş Türk sanatçısı dünya rekorunu kıran Fahrünissa Zeid’in tuval üzerine yağlıboya bir portre çalışması. Eser, 400 bin TL açılış fiyatı ile müzayedeye çıkacak. Geçen yıl kaybettiğimiz usta isim Burhan Doğançay’ın çağdaş müze koleksiyonlarında yer alan ‘Kapı’ serisinden bir başyapıtı ile kurdeleler serisinden 3 eseri müzayedede satışa sunuluyor.

Milliyet, 06.04.2014

MÜZE İÇİN MÜZAYEDE

 

İlk Türk kadın opera sanatçısı olma özelliğinin yanı sıra kariyerine dünyaca ünlü ressamlığı da ekleyen Semiha Berksoy'un 10 eseri 13 Nisan'da açık artırmaya çıkıyor. Sanatçının kızı Zeliha Berksoy, "Satıştan elde edeceğimiz gelirle müze açacağız" diyor.

 

Gelecek hafta, 13 Nisan Pazar günü Zorlu Performans Sanatları Merkezi'nde 27. Beyaz Müzayede düzenlenecek. Fahrelnisa Zeid, Mübin Orhon, Erol Akyavaş, Burhan Doğançay... Türk çağdaş ve modern sanatının değerli isimlerine ait tablolar teker teker açık artırmaya çıkacak, sanatseverler ve koleksiyonerler eserlere sahip olabilmek için kıran kırana yarışacak şüphesiz... Ama o gün belki de o salonda en büyük heyecanı 2004 yılında kaybettiğimiz opera sanatçısı ve ressam Semiha Berksoy'un kızı Zeliha Berksoy yaşayacak. Çünkü 13 Nisan günü, yüksek dramatik soprano sesiyle dünyanın birçok yerinde hayranlık kazanan Türkiye'nin primadonna'sı Semiha Berksoy'un resimleri ilk kez açık artırmaya çıkacak. Semiha Berksoy'un resimleri bugüne kadar dünyanın birçok farklı yerinde sergilendi. Venedik Bienali'nde, Arsenal Salonu'nda sanatçının resimlerini görmeye gelenler arasında dünyaca ünlü eleştirmenler, koleksiyonerler ve sanatseverler de vardı. Üstelik eleştirmenlerden tam not almayı başarmıştı. Hiçbir akımdan etkilenmeyen resimleri Londra'da Tate Modern'de bile sergilenmişti. Ama bu kadar ilgiye rağmen Berksoy resimlerini hiç satmamıştı. Kızı Zeliha Berksoy, "Resimle ön plana çıkmak istemiyordu. Opera kimliği bitti izlenimi yaratmaktan çekiniyordu" diye açıklıyor bu durumu. Sadece sevdiği dostlarına hediye ettiği portreleri ve bir de İstanbul Modern, İstanbul Resim Heykel Müzesi gibi kurumlara verdiği resimleri vardı Berksoy'un. Şimdiyse 10 eseri birden açık artırmaya çıkıyor. "Türkiye'de maalesef kendi müzelerini açmak sanatçıların kaderi" diye hayıflanıyor Zeliha Berksoy. Annesinin en büyük hayali olan müze projesini hayata geçirmek istediklerini söylüyor. Bunun için Galatasaray'da dört katlı bir bina temin etmişler, proje çizimlerini tamamlamışlar, Anıtlar Kurulu'na başvurmuşlar bile. Ama maddi sıkıntılar yüzünden müze projesini sürekli ötelemek zorunda kalmışlar. Zaten tam da bu yüzden eserleri satmaya karar vermişler. Satıştan elde edecekleri gelirle hep istedikleri müzeyi açmayı hedefliyorlar.

MÜZEDE NELER OLACAK?
Evliyalı Ev, Lola Blau, Annem ve Ben, Zeki Müren, Cihangir'de Boğaz açık arttırmaya çıkacak eserlerden bazıları. Berksoy, "Annemin resimlerini kimin alacağını çok merak ediyoruz. Onu seven sanatseverlerin alacaklarını tahmin ediyorum" diyor. Üstelik bu eserleri alan sanatseverlerin isimleri, açılacak olan Semiha Berksoy Müzesi'nde pirinç harflerle plaketlere yazılıp, bir duvara asılacakmış. Zeliha Berksoy'a müzede nelerin sergileneceğini soruyorum. Anlatmaya başlıyor: "Dört katlı ve her katı 100 metrekareden oluşan bir bina var elimizde. Elbette bütün eşyaları aynı anda sergilememiz olanaksız. Bu yüzden geçici sergiler olacak." Semiha Berksoy'un sadece yağlı boya tabloları ve çarşaf resimleri değil, sahne performanslarının videoları, yazdığı mektuplar, kendi diktiği kostümler, sahne kıyafetleri, takıları ve posterleri de müzede ziyaretçilerini bekliyor olacak. Berksoy, annesinin aynı zamanda bir moda ikonu olduğunun altını ise şu sözleriyle çiziyor: "Trussardi, anneme 'primadonna' derdi. Onu Milano'ya davet etti ve modaevini gezdirdi. Jean Paul Galutier de kendisini çok beğenirdi. Mutlaka Paris'te bir sergi açması gerektiğini söylerdi. Şapka merakı vardı. Söz konusu şapkaysa paraya hiç acımazdı. Gittiği yerde en pahalı şapkacıyı bulur, satın alırdı. Açılacak olan müzede annemin şapkaları da sergilenecek." Müzenin kalkınması için de hediyelik eşya dükkanı ve kafeterya açılacak. Ayrıca vakıf şan, enstrüman, tiyatro gibieğitimlerine de devam edecek.

Saba, Haber: Burcu Aldinç, 06.04.2014

DÜNYANIN EN GİZEMLİ KİTABININ ŞİFRESİ ÇÖZÜLDÜ

 

 

İngiliz dilbilim profesörü Stephen Bax, 600 yıldır gizemini koruyan Voynich el yazmasının gizli dilini çözdü. Bax, kitaptaki 10 sözcüğün ve 14 sembolün ne anlama geldiğini ortaya çıkardı

Egzotik bitkiler, gizemli insanlar ve yıldızlar... Sayfaların altı, üstü, sağı, solu çizimlerle dolu. Çizimlerden arta kalan boşluklarda ise metinler yer alıyor. Belli ki metinlerle resimler arasında bir bağlantı var. Ama ortada önemli bir problem var. 600 yıllık el yazması kitapta yazılanlar bilinen hiçbir dilde anlam ifade etmiyor. Kitap, 1912 yılında antika kitap koleksiyoncusu Wilfrid Voynich tarafından İtalya'da satın alınmasının ardından kamuoyunun dikkatini çekti. El yazmasında kullanılan dil ise farklı alanlardan uzmanlar tarafından incelenmesine rağmen günümüze kadar gizemini korudu. 15. yüzyıla ait olduğu anlaşılan kitabı inceleyen kriptologlar, şifre çözücüler, bilim adamları metindeki tek bir sözcüğün bile ne anlama geldiğini bulamadı. Botanikçilerin bitki çizimleri üzerinden metni anlama çalışmaları da sonuçsuz kaldı. Taa ki geçen aya kadar... İngiltere'deki Bedfordshire Üniversitesi'nde çalışan uygulamalı dilbilim profesörü Stephen Bax, Yale Üniversitesi'nde korunan kitaptaki 10 sözcüğün şifresini çözdüğünü, 14 sembolün ise ne anlama geldiğini tespit ettiğini açıkladı. Üniversitenin ödüllü profesörü, adeta Indiana Jones'un ayak izlerini takip edip analitik bir yaklaşımla 600 yıllık el yazmasının şifresini kırdı.

TÜRKİYE'DE DE YAZILMIŞ OLABİLİR
200'den fazla sayfadan oluşan el yazması kitapla ile ilgili bugüne kadar bilinen hiçbir şey kesin değil. İlginç şekiller ve bitki çizimlerini içeren kitap, karbon tarih saptamasına göre 1404-1438 yılları arasında yazılmış. Rönesans dönemi İtalyası'na ait olma ihtimali yüksek. Ama bu teoriyi de sarsan bazı çelişkiler var. Örneğin sayfalardaki ay çiçekleri. 15. yüzyıl Avrupası'nda ayçiçeği henüz yetişmiyordu. Profesör Pax'a göre de el yazması en az 600 yıllık. Kitabın bir çalışma grubu tarafından elde edilen bilgileri aktarma amaçlı yazılmış olma ihtimali yüksek. Bu grup, Avrupa'ya yakın bir yerde, örneğin Türkiye, İran ya da Kafkasya'da yaşamış olabilir. Savaş sırasında ölmüş olmaları da ihtimal dahilinde.... Profesör Bax, Voynich el yazmalarını çözerken ortaçağ el yazmalarına ilişkin bilgi birikimini, Arapça gibi Sami dillerine olan yatkınlığını kullanmış. Dikkatli bir dil analiziyle metni kelime kelime incelemiş. Çalışmalarını şöyle özetliyor: "Metindeki belli kelimeleri incelerken zamanında Mısır hiyeroglifleri ve diğer gizemli metinleri başarıyla çözümleyen yaklaşımları takip ettim. Sonra da bu kelimeleri kullanarak metni anlamaya çalıştım. El yazması yıldızların ve bitkilerin illüstrasyonlarını içeriyordu. Bazılarını Arapça ve ortaçağa ait diğer dillerdeki bitki reçetelerinden isimleriyle teşhis etmem mümkün oldu. Ve sonra şifre çözümlemelerine başladım ve heyecan verici sonuçlar elde ettim." Pax'ın çözümlediği sözcükler arasında yedi yıldız çiziminin hemen yanında yer alan 'Taurus' (Boğa burcu) ve kantoron bitkisinin resminin yanında görülen 'Kantairon' sözcüğü bulunuyor. Bax'ın çözümlemeleri el yazmasının bir kısmını içerse de dilbilim ve kriptoloji dünyasında heyecan yaratmaya yetti. Çalışmalar, metnin tamamen çözülmesi yolunda bir dönüm noktası olarak görülüyor.

Sabah, Derleme: Meltem Fıratlı, 06.04.2014

ALTYAPI ÇALIŞMASI SIRASINDA TARİHİ KALINTILARA RASTLANDI

 

 

Milas Belediyesi adına özel bir firma tarafından yürütülen altyapı çalışmalarında sur yapısı olduğu sanılan tarihi kalıntılara rastlandı. İnönü Caddesi'nde yürütülen altyapı çalışmalarında, tarihi eser kalıntılarına ulaşıldı. Milas Belediyesi ekiplerinin haber vermesiyle Milas Müze Müdürlüğü ekipleri alanda inceleme yaptı. Sur yapısına ait olduğu düşünülen kalıntıların araştırılması için caddedeki çalışmalar durduruldu.

Milas Müze Müdürü Arkeolog Ali Sinan Özbey, yaptığı açıklamada, kalıntının hangi döneme ait olduğunun araştırıldığını bildirdi. Özbey, "Belediye görevlilerinin bilgi vermesiyle ekiplerimiz inceleme yaptı. İncelemenin ardından kalıntıların hangi döneme ait olduğu belirlenecek. Şu an kazı çalışmaları durduruldu" dedi.

Yeni Asır, 05.04.2014

TÜRKİYE'NİN SU ALTI TARİHİ GÜN YÜZÜNE ÇIKIYOR

 

 

Denize kıyısı olmayan Konya'da Selçuk Üniversitesi (SÜ) Sualtı Arkeolojisi ekibi, yaklaşık 15 yıldır Kültür ve Turizm Bakanlığının izniyle yaptığı çalışmalarla, Türkiye'nin su altındaki değerlerini tespit ediyor. Ekip, Antalya'nın Kemer İlçesi'nde kurulacak su altı araştırma merkeziyle de bu çalışmalarını taçlandırmaya hazırlanıyor. SÜ Edebiyat Fakültesi Arkeoloji Bölümü Sualtı Arkeolojisi Anabilim Dalı Öğretim Üyesi ve SÜ Sualtı Arkeolojisi Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürü Hakan Öniz, yaptığı açıklamada, UNESCO ile su altı kültür mirasının korunması amaçlı kapasite yapılandırma konusunda uluslararası faaliyetler yürüttüklerini söyledi. Öniz, bu kapsamda uluslararası çalışmalar yapmak amacıyla, geçen yıl Kemer'de Sualtı Arkeolojisi Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin temelini attıklarını belirtti.

 

15 YILDIR ARKEOLOJİ FAALİYETİ YÜRÜTÜLÜYOR

Yaz aylarında belirli günlerde deniz kıyılarına giderek, su altında araştırma yaptıklarını anlatan Öniz, şöyle devam etti: "Merkezimizi kuran Prof.Dr. Ahmet Adil Tırpan'a 'Konya'da deniz yok, su altı arkeoloji çalışmalarını nasıl yapacaksınız?' diyorlardı. O da 'Bu doğru ama bundan 55 yıl önce Teksas'taki bir üniversitede su altı arkeolojisiyle ilgili eğitimlere başlanmış. Dünyada ve Türkiye'de su altı arkeolojisini başlatan kurumların bazılarının denize kıyısı yok' diyordu. Biz de bu anlamda yaklaşık 15 yıldır Kemer'de su altı arkeolojisi faaliyetlerimizi yürütüyoruz. Rektörümüz Prof.Dr. Hakkı Gökbel'in önderliğinde, üniversitemiz de bunu kazanıma dönüştürdü. Bu kapsamda, birkaç ay içinde kütüphane, sınıflar, misafirhane bölümleri ve laboratuvarlarıyla Kemer'de bir su altı merkezimiz hizmete girecek."

 

ARKEOLOJİK KALINTILARIN TESPİTİNİ YAPTIK

Öniz, Türkiye kıyılarında yapılan su altı çalışmalarının büyük bölümünün, SÜ kadrosu tarafından yürütüldüğünü vurguladı. Öniz, sözlerini şöyle sürdürdü: "640 kilometre uzunluğundaki kıyı şeridine sahip Antalya'da şu ana kadar Alanya, Manavgat, Muratpaşa, Konyaaltı, Kemer, Kumluca, Finike ve Demre ilçelerinde Tunç Çağı'ndan Osmanlı dönemine kadar batık, liman, demirleme yeri ve başka arkeolojik kalıntıların tespitini yaptık. Türkiye'de SÜ ekibin yüz katı da olsa, yine herkes için keşfedilecek kültürel miras vardır."

Yeni Şafak, 05.04.2014

LYKOS'UN GÜZEL MANZARASI DEPREM GERÇEĞİNİ SAKLIYOR

 

İtalya’daki Lecce Üniversitesi Arkeoloji Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Francesco D’andria, “Lykos (Çürüksu) nehri vadisinin güzel manzarası aslında dramatik bir jeolojik gerçekliği saklamaktadır. Arka arkaya olan depremler başta Maiandros üzerindeki Tripolis, Hierapolis ve Laodikeia olmak üzere bölgenin önemli kentlerini tahrip etmiştir” dedi. 

 

Hierapolis Antik Kenti Kazı Heyeti Başkanı Prof.Dr. D’andria, Suna İnan Kıraç Akdeniz Medeniyetleri Araştırma Enstitüsü’nce (AKMED) düzenlenen “Cehennemden Cennete, Hierapolis’te Yeni Arkeolojik Buluntular” konulu söyleşide, yaptığı çalışmalar hakkında bilgi verdi.

 

D’andria, Pamukkale yakınlarındaki Hierapolis kalıntılarının yer aldığı, Termal suyun oluşturduğu beyaz travertenlerin, “Beyaz Cennet” diye adlandırıldığını söyledi. “Beyaz Cennet”i oluşturan kalsiyum karbonat açısından zengin Termal suyun, sismik fayın ana kayada oluşturduğu derin bir yarıktan yeryüzüne çıktığını anlatan D’andria, “Lykos (Çürüksu) nehri vadisinin güzel manzarası aslında dramatik bir jeolojik gerçekliği saklamaktadır. Arka arkaya olan depremler, başta Maiandros üzerindeki Tripolis, Hierapolis ve Laodikeia olmak üzere, bölgenin önemli kentlerini tahrip etmiştir” diye konuştu.

 

Hierapolis sismik kırığının, sadece 35 derecedeki suyun çıktığı mağara ve oyukları oluşturmadığını vurgulayan D’andria, aynı zamanda oksijene oranla yüzde 95 yoğunluğa ulaşan karbondioksit gazı da yaydığını ifade etti.

 

D’andria, bu alana yaklaşan canlıların boğulma tehlikesiyle karşılaştığına dikkati çekerek, şunları kaydetti:

“Antik Çağ’da gözlemlenmiş bu olay, günümüzde de devam etmektedir. Geceleri toprağın derinliklerinden çıkan sıcaklığa doğru gelen kuşlar, gazla zehirlenmekte ve bu olay yeraltı tanrılarıyla onların kralı Hades-Pluton ile bağlanarak doğaüstü olarak yorumlanmıştır. Beyaz Cennet’in şelalelerini oluşturan ana Termal kaynak, ‘Cehennem Kapısı’ olarak adlandırılan girişten çıkmaktadır. Böylece olumsuz ve korkutucu gerçeklik, insanların hayal gücü tarafından tam tersi olan Beyaz Cennet’e çevrilmiştir.”

 

D’andria, 2011 ve 2012 yılı araştırmalarında gerçekleştirilen topoğrafya çalışmalarının ciddi sonuçları ortaya koyduğunu belirtti. Aziz Philippus mezarının etrafında inşa edilen kilise ile taban döşemesinde restorasyon yapıldığını anlatan D’andria, Antik Çağ’da “Cehennemin girişi” olarak kabul edilen ve “Pluto’nun Kapısı” (Ploutonion) adı verilen yapıyı da ortaya çıkardıklarını hatırlattı.

Prof.Dr. D’andria, bu buluntuların tüm dünyada geniş yankı uyandırdığını, kazılarda ortaya çıkan verilerin tanıtılması amacıyla iki de makale yayınladığını sözlerine ekledi.

haberler.com, 05.04.2014

KUTSAL KASE BULUNDU MU?

 

 

İspanya'nın Leon kentindeki San İsidero Bazilikası'na ait küçük müzede 1950 yılından beri sergilenen, akik taşından yapılma ve altın kaplama kasenin, yaklaşık 2 bin yıl önce İsa'nın kullandığına inanılan ‘kutsal kase' olduğu iddia edildi.

 

Biliminsanları, 11'inci yüzyılda yaşayan İspanya Kraliçesi Urraca'ya ait olduğuna inanılan kasenin binlerce yıldır izi sürülen ‘kutsal kase' olabileceğini söylediler. Araştırmacılar Margarita Torres ve Jose Ortiza del Rio, söz konusu kasenin İsa'nın ölümünden sonra Filistin'de Müslümanlarca çalınıp Mısırlı Hıristiyanlara verildiğini iddia ettiler. Mısırlı Hıristiyanların kaseyi bir süre sakladıktan sonra, yaklaşık 1050 yılında kendilerine kıtlıkta yardım gönderen Kraliçe Utteca'nın babası, Castiles Kralı 1. Fernando'ya hediye ettiğini tespit ettiklerini söylediler.

Hürriyet, 05.04.2014

AKP BOĞAZ'I ÇOK SEVDİ!

 

Tarabya’daki birinci derece sit alanı 20 dönümlük arazi, 12 milyon 150 bin dolara İller Bankası’na satıldı. Banka, bir özel şirkete 42 bin 800 TL karşılığında ‘Ekolojik Değerlendirme Raporu’ hazırlattı. Rapor doğrultusunda arsanın sit alanı statüsü kaldırıldı.

 

 

Başbakan Tayyip Erdoğan, “Yeşile hayranım, hastayım. Bize adeta çevre düşmanı gibi bir yaklaşım içinde olmak, çok büyük haksızlık olur” derken, İller Bankası’nın, sahte raporlarla Boğaz’ın incisi Tarabya sırtlarındaki ormanlık alanı talan etmeye hazırlandığı ortaya çıktı. İmarda “çamlık” olarak geçen 20 bin metrekarelik alan, alelacele hazırlanan sözde “bilimsel” raporla birinci derece sit alanı statüsünden çıkarıldı. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı, yapılan tüm işlemleri anında onayladı.

 

İstanbul Sarıyer’deki Tarabya Mahallesi’nde yer alan 74 pafta 1108 ada, 10 parsel numaralı 22 bin 954 metrekare yüzölçümlü ve 1/10 hissesi İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne ait olan orman vasıflı arsanın 9/10’luk bölümü, İller Bankası Yönetim Kurulu’nun 17.01.2013 tarih ve 2/32 sayılı kararıyla 12 milyon 150 bin dolar karşılığında satın alındı.

 

Ekspertiz raporuna göre çamlık

İller Bankası tarafından satın alınan arsanın ekspertiz raporunda, arsanın mevcut imar planına göre imar durumunun, “tarla ve çamlık” olduğu ve “Sarıyer, Geri Görünüm ve Etkileme Bölgeleri Koruma Amaçlı Uygulama İmar Planı” dahilinde “Koru Alanı, Park Alanı ve Yol Alanı” lejantlarında kaldığı, 2960 sayılı Boğaziçi Kanunu İmar Planına tabi olduğu ve birinci derece doğal sit alanı olarak belirlenmiş olduğu belirtildi.

 

43 günde rapor!

İller Bankası tarafından Boğaziçi’nde yer alan arazinin rahatlıkla kullanılabilmesi için “Birinci Derece Doğal Sit Alanı” statüsünün kaldırılması çalışmalarına başlandı. Bunun için “Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu” hazırlanması amacıyla “AKS Planlama Mühendislik Ltd. Şti” ile 27.02.2013 tarihinde sözleşme imzalandı. Bu çalışma için firmaya 42 bin 800 TL ödendi. Sözleşme gereği AKS firması 43 gün içinde raporu hazırlayıp 11.04.2013 tarihinde İller Bankası’na teslim etti.

 

Yönetmeliği çiğnediler, raporu “uydurdular”

Ancak AKS firması tarafından hazırlanan raporun “Korunan Alanların Tespit, Tescil ve Onayına İlişkin Usul ve Esaslara Dair Yönetmelik” hükümlerine aykırı olduğu ortaya çıktı. Yönetmeliğe göre “Ekolojik Temelli Bilimsel Araştırma Raporu” hazırlanabilmesi için, biyolojik çeşitlilik, hidroloji, hidrojeoloji başta olmak üzere her açıdan arazi durumunun en az ardışık dört mevsim (1 yıl) boyunca araştırılması, araştırma sonucuna göre en az ardışık dört mevsimi kapsayan ekolojik temelli bilimsel araştırma raporun hazırlanması gerekiyordu.

 

Banka yönetimi yönetmeliğe göre en az ardışık dört mevsim (1 yıl) boyunca araştırılarak hazırlanması gereken raporu 45 gün içinde AKS firmasından sahte rapor hazırlanmasını istedi.

 

Rapor istedikleri gibi çıktı

Diğer taraftan AKS firması tarafından hazırlanan raporun giriş bölümünde “… bu rapor 1 yıl boyunca teknik esaslarda belirtilen dönemlere ve metotlara uygun olarak gerçekleştirilen arazi çalışmaları ve yerinde gözlem ile geniş çaplı literatür taraması yapılarak hazırlanmıştır” denilerek sahtecilik gizlenmeye çalışıldı.

 

Özetle yönetmelik hükümleri çiğnenerek hazırlanan sahte raporla Boğaziçi’nde bulunan birinci derece doğal sit alanındaki Ta­rab­ya arazileri talan edilmeye başlandı.

 

Hazırlanan sahte rapor üzerine, İller Bankası tarafından Tarabya arazilerinin birinci derece doğal sit alanı durumunun değerlendirilmesi için Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne 16.04.2013 tarih ve 11206 sayılı yazı yazıldı. Yazı üzerine Çevre ve Şehircilik Bakanlığı İstanbul 4 Numaralı Tabiat Varlıklarını Koruma Bölge Komisyonu’nun 27.08.2013 tarih ve 04-406 (1/2) sayılı kararıyla Tarabya arazilerinin birinci derece doğal sit alanı statüsünün değiştirildiği ve nihai kararın alınmak üzere Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü’ne gönderildiği ortaya çıktı.

Cumhuriyet, Haber: Fırat Kozok, 05.04.2014

OTURMA ODASINDAN MEZAR TAŞI ÇIKTI

 

Evlerini onaran İsveçli bir aile, oturma odasının zemininde 1800'lü yıllardan kalma bir mezar taşı buldu.

 

Trelleborgs Allehanda gazetesine konuşan ev sahibi Gert Nilsson, mezar taşı ile ilk karşılaşınca şoke olduğunu ve çok şaşırdığını söyledi.


Taşın üzerinde 1843, 1851, ve 1884 yıllarında ölmüş üç kişinin isminin yazılı olduğunu anlatan Nilsson, araştırmaları sonucu bu şahısların 1800'lü yıllarda İsveç'in güney kenti Fuglie'de yaşadıklarını öğrendiklerini kaydetti.

27 yıldır bu evde yaşadıklarını söyleyen Nilsson, iki metre uzunluğunda ve 10 cm kalınlığındaki mezar taşının buraya nasıl geldiği konusunda henüz bir kanıya varamadıklarını söyledi.

Nilsson, mezar taşını dışarı çıkararak, onarıma devam edeceklerini söyledi.

Sabah, 04.04.2014

NEW YORK'LU MÜTEAHHİT PICASSO PERDESİNE KARŞI

 

 
vNew York’un ünlü Four Seasons restoranının duvarına asılı devasa bir Picasso çizimi mahkemelik oldu.

 

Four Seasons restauranı Seagram Binası’nın giriş katında yer alıyor. Pablo Picasso’nun 1919 yılında Le Tricorne adlı bale gösterisinin perdesi olarak yaptığı 5.8 metre yüksekliğindeki çizim ise, Four Seasons restoranının 1959’da kapılarını açmasından bu yana bir duvarda asılı duruyor. Çerçevesiz olan boyanmış tiyatro perdesinde, bir boğa güreşi arenasına bakan insanlar resmediliyor.


Reuters’ın haberine göre Seagram Binası, Aby Rosen adlı bir müteahhite ait. Rosen, Picasso’nun elinden çıkan perdenin yapışık olduğu duvarın yıllar boyunca bitişikteki mutfaktan gelen buhar ve nem yüzünden hasar gördüğünü ve tamir edilmesi gerektiğini savunuyor.

‘Cips gibi kırılır’
Perdenin duvardan sökülmesini istiyor. Picasso çiziminin sahibi ise kar amacı gütmeyen The New York Landmarks Conservancy (New York Simgelerini Koruma) adlı bir grup.


Sökme girişimini mahkeme kararıyla şimdilik durduran grup perdenin çıkartıldığı anda büyük zarar göreceğini belirtiyor. Binanın sahibi olan Rosen’in söz konusu sanat eserini sevmediğini ve ‘kilim’ diyerek küçümsediğini iddia eden grup, çizimin kaldırılmasının şehrin simgelerinden olan restoranın bütünlüğünü bozacağını da belirtiyor.

Son kararı hakim verecek
Rosen de duvarın tamir edilmesinden sonra Picasso çizimini tekrar yerine asıp asmayacağı konusunda da yorum yapmıyor. Zaten Rosen’in avukatları başkasına ait bir resmin sonsuza kadar müvekkillerinin binasında kalamayacağını savunuyor. Bir sanat eseri nakliye uzmanı ise perde yerinden söküldüğü an “patates cipsi gibi kırılacağı” uyarısını yapıyor. New York’ta görülen davada çizim ile ilgili son kararı hakim Carol Edmead verecek.

Milliyet, 04.04.2014

İSTANBUL'DA BULUNDU

 

Zeytinburnu'nda bir evin bahçesinde yapılan kaçak kazıda Roma dönemine ait lahitten çıkarıldığı belirtilen, "Şans Tanrıçası Tykhe" işlemeli altın yüzüğün de aralarında bulunduğu 9 parça tarihi eser ele geçirildi.

 

 

Alınan bilgiye göre, Kaçakçılık Suçlarıyla Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, yaptıkları çalışmalar neticesinde M.B adlı kişinin Zeytinburnu'nda bir mezarda ele geçirdiği tarihi eserleri yurt dışına çıkarmak üzere olduğu bilgisine ulaştı.





Zeytinburnu'ndaki adrese 31 Mart'ta baskın düzenleyen polis, içerisinde müstakil bir evin de bulunduğu duvarlarla çevrili bahçede 10 metre derinliğindeki kuyuyla karşılaştı. Merdivenle kuyuya inen ekipler, 1. yüzyıla ve Roma dönemine ait lahitin açılarak, içindeki tarihi eserlerin alındığını belirledi.





Bahçe içerisindeki evde bulunan M.B'yi gözaltına alan polis, evde gerçekleştirdiği aramada, "Şans Tanrıçası Tykhe" işlemeli altın yüzük, zümrüt, akik ve mercan işlemeli kolye, küpe ve bileziklerin de aralarında bulunduğu 9 parça tarihi eser ele geçirdi.

 

 

Emniyette sorgulanan şüpheli, savcılık talimatıyla serbest kalırken, tarihi eserler incelenmek üzere müzeye teslim edildi.Yetkililer, ele geçirilen tarihi eserlere paha biçilemediğini dile getirdi.

Habertürk, 04.04.2014

İTALYA POMPEİİ'Yİ UYDULARLA İZLEYECEK

 

İtalya, antik Pompeii kentinin hidrojeolojik durumundan fresklerin durumuna ve güvenliğine kadar pek çok hassas konuyu uydular aracılığıyla takip edecek.

 

Milattan sonra 79 yılında Vezüv yanardağının patlaması sonucu küller altında kalan ve bugün turistlerin İtalya'da akın ettiği yerlerin başında gelen Napoli yakınlarındaki Pompeii antik kenti için, ülkenin uzay, havacılık ve savunma alanlarında ileri teknoloji kurumu Finmeccanica devreye girdi.

 

İtalya Kültür Bakanı Dario Franceschini'nin imzaladığı anlaşmayla Finmeccanica'nın finanse edeceği projeye göre, tarihi sit alanı uydu ve sensörlerin yardımıyla en çok sıkıntı çekilen ekolojik ve güvenlikten kaynaklanan konularda detaylı şekilde izlenecek.

 

Finmeccanica'nın 3 yıl garanti verdiği 1,7 milyon avro maliyetli projenin bu yılın eylül ile aralık ayları arasında operasyonel hale gelecek.

 

Kültür Bakanı Franceschini, Finmeccanica'nın attığı adımın sponsorluk olmadığının altını çizerek, bunun gerçek bir cömertlik adımı olduğunu ifade etti.

 

Finmeccanica Başkanı Gianni De Gennaro da kurumlarının böylesine bir sosyal sorumluluğu gözardı edemeyeceğini söyledi.

 

Antik kent kısa bir süre önce aşırı yağışların neden olduğu duvarların çökmesi ve birtakım hırsızlık olaylarıyla gündeme gelmiş, meydana gelen hadiseler birçok otoritenin ve kamuoyunun tepkisini çekmişti.

Timetürk, 03.04.2014




.. TAY Projesi . Kuruçeşme Cad. 67/B
34345 Kuruçeşme İstanbul
Tel: 0 (212) 265 7858 - Faks: 0 (212) 287 1298
e.posta: info@tayproject.org

Copyright©1998 TAY Projesi